MİLLİ TEŞKİLATIN YENİDEN DÜZENLENMESİ
MİLLİ TEŞKİLATIN YENİDEN DÜZENLENMESİ
Efendiler, millî teşkilâtın bir düzene sokulması önemliydi. Bunun
için özel tedbirler alındı. Seçimler dolayısıyla ortaya çıkan bazı
görüş ayrılıklarının giderilmesi için çareler arandı.
Maraş'taki bazı Çerkez vatandaşlar sözde Maraş'ın bütün Çerkezleri
adına Cebel-i Bereket guvernörünün Maraş'a gönderilmesini, Antep'teki
Fransız askerî komutanından telgrafla istemişlerdi. Buna izin veren
Maraş mutasarrıfına teessüflerimiz duyuruldu. Adı geçen guvernör
geldiği takdirde, Maraş eşraf ve ileri gelenlerinin karşılamamaları
bildirildi. İstanbul Hükûmeti'nin de dikkati çekildi.
Bolu bölgesinde güvensizlik gittikçe artıyordu. İzmit'te Asım Bey'den
sonra, 1 nci Tümen komutanı olan Rüştü Bey' e bu konuda direktif
verildi.
Efendiler, 20 Kasım 1919 tarihinde, İstanbul'daki teşkilâtımızdan,
Kara Vasıf ve Albay Şevket Bey imzalarıyla gelen bir şifrede : "Gebze
kaymakamının Millî Mücadele'ye karşı olduğu, bu kaymakamın, birçok
korkunç olaylara cür'et eden Yahya Kaptan'ın kötülüklerini örtbas
etmeye ve daha başka şeylere başlayarak Kuva-yı Milliye'ye leke
sürmeye çalıştığı" bildiriliyor ve kaymakamın yerinin değiştirilmesi
söz konusu ediliyordu.
Biz de bu görüşe samimiyetle katılarak cevabımızda, konunun Cemal
Bey vasıtasıyla çözüme götürülmesini bildirdik.
Efendiler, bu Yahya Kaptan konusu, inkılâp tarihimizin önemli safhalarından
birinde yer aldığı ve pek anlamlı olduğu için biraz genişçe bilgi
vermeyi uygun görüyorum.
Şimdiye kadar verilen bilgilerden anlaşılmış olacağına hiç şüphe
yoktur ki, bir araya gelerek anlaşmış bulunan ortak iç ve dış düşmanların
uygulamaya çalıştıkları plânın önemli bir noktası da, memleket içinde
güvensizlik olduğunu ve Hristiyan azınlıklara saldırılarda bulunulduğunu,
elle tutulur, gözle görülür delil ve olaylarla dünya kamuoyuna ispat
etmek, bu olayların Kuva-yı Milliye tarafından yapıldığına inandırmaktı.
Bu gizli ve iğrenç maksadın gerçekleşmesi için de, bildiğiniz gibi,
birtakım çeteler kurarak, bunları özellikle Hristiyan halk üzerine
saldırtmak ve bu çetelerin işleyecekleri cinayetleri, millî teşkilâta
yüklemek yolunu tutuyorlardı. Bu teşebbüsler azçok memleketin her
tarafında filiz vermeye başlamakla birlikte, en önemli gelişme ve
faaliyet, İstanbul'a yakınlığı dolayısıyla Biga, Balıkesir ve özellikle
İzmit, Adapazarı ve Bolu bölgelerinde görülür ve dikkat çekici bir
durum gösteriyordu.
Biz, bu haince fakat - itiraf olunmalıdır ki - çok ustaca teşebbüse
karşı olağanüstü tedbir almak ve teşebbüse geçmek zorunda kaldık.
Çünkü, İstanbul Hükûmeti, düşmanın bütün bu oyunlarını gerçekten
Kuva-yı Milliye'nin üzerine yüklüyor ve yok edilmeleri için sert
tedbirler alacak yerde, durmadan Hey'et-i Temsiliye'yi suçlayarak
ve baskı yaparak, bu faciaları yaratan düşman çetelerinin faaliyetine
son vermeyi bizden istiyordu. Ne yazık ki, hükûmet, bu düşünce ve
kanısını, İstanbul'daki teşkilâtımızın başında bulunanlara da iyiden
iyiye aşılamayı ve telkini başarabilmişti.
Efendiler, bizim özellikle İstanbul'a yakın olan İzmit bölgesinde
uygulamayı düşündüğümüz tedbir, orada silâhlı millî müfrezeler kurmak
ve o bölgede, kendilerine güvenilir komutan ve subaylarımızın, bu
millî müfrezelere yapacakları yardım ve desteklerle, hain çetelerin
peşine düşerek kötülüklerine ve varlıklarına son vermekti.
YAHYA KAPTAN KONUSU
İşte bu maksatla oluşturabildiğimiz millî müfrezelerin en önemlisi
ve kuvvetlisi, Yahya Kaptan diye tanınmış olan fedakâr bir vatanseverin
müfrezesi idi.
Merhum Yahya ile ilk ilişkimiz şöyle oldu :
Bir gün telgrafçılar, Sivas Telgraf Merkezi'ne şu bilgiyi veriyorlardı
: Çok acele bir telgrafı durdurdular, yani İstanbul'da durdurulmuştur.
Telgraf metni aşağı yukarı şöyledir :
Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Dün İzmit'ten tavsiye edilen Yahya benim. Yarın akşam Kuşçalı telgrafhanesinde
emrinizi bekliyorum.
Kuşçalı, Üsküdar ile Gebze arasında bir köydür. Gerçekten de Yahya
Kaptan, bana İzmit'te teşkilâtımız tarafından tavsiye edilmişti.
4 Ekim 1919 tarihinde Kuşçalı merkezinden şu telgrafı aldım :
Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Önemli ve çok ivedi
Bendeniz, size iki gün önce İzmit'ten tavsiye edilen Yahya'yım.
Emriniz üzere, telgraf başında emirlerinizi almaya geldim. En geç
yarın akşama kadar Kuşçalı telgrafhanesindeyim.
Yahya
Anlaşıldığına göre, Yahya Kaptan, İstanbul'dan telgrafının çekilmediğini
anlayınca, kendisi daha Kuşçalı'ya gelmeden, bu telgrafı Kuşçalı
merkezine göndererek çektirmiş. Ben de şu emri verdim.
4.10.1919
İzmit Merkezi Vasıtasıyla Kuşçalı Telgrafhanesi'nde Yahya Efendi'ye
Bulunduğunuz bölgede güçlü bir teşkilât kurunuz. Adapazarı Kaymakamı
Tahir Bey vasıtasıyla, bizimle bağlantı sağlayınız. Şimdilik hazır
bulununuz.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Mustafa Kemal
Efendiler, Yahya Kaptan, aldığı bu emir üzerine, teşkilât kurdu
ve aylarca İstanbul ile ilişkisi bulunan çevrelerde hain çetelerin
faaliyetlerine engel oldu.
Sonunda, İstanbul Hükûmeti tarafından öldürtüldü. Gerçi, Yahya
Kaptan'ın faaliyeti ve feci bir şekilde şehit edilmesi, bundan sonraki
ayları ilgilendirir bir olay ise de, burada, olaydan söz edilmişken,
konuya bir daha dönmemek için şimdi açıklanma sı yerinde olur sanırım.
24 Kasım 1919 tarihinde Kartal Merkezi'nden şu telgrafı aldım :
Köy içinde suçsuz adam öldürme, nahiye müdürünü herkesin önünde
dövme ve köylerdeki yağma olaylarından dolayı Yahya Kaptan'ı hükûmete
teslim mecburiyeti doğmuştur. Dahiliye Nezareti bu konuyu titizlikle
takip ediyor. Hükûmetin güç durumda kalmaması, Yahya Kaptan'ın teslimini
gerektiriyor. Zâtıdevletlerinin emirlerini makine başında bekliyorum,
efendim.
İmza:
Kartal Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Hey'et-i
Temsiliye Başkanı Binbaşı
Ahmet Necati
Askerlerin ve devlet memurlarının, açıktan açığa bizim millî teşkilât
şubelerimizin başkanlıklarını almaları usulden değildi. Bir de bizim
teşkilât tüzüğümüzü bilmesi gereken şube başkanlarının, Hey'et-i
Temsiliye'nin yalnız bir tek hey'et olduğunu, her yerde birer Hey'et-i
Temsiliye bulunamayacağını bilmesi gerekirdi. Bu t elgraf üzerine,
İzmit'teki Tümen Komutanı'na şu telgrafı yazdım.
Şifre Sivas, 25.ll.l9l9
İvedi
İzmit'te 1'inci Tümen Komutanı Rüştü Beyefendi'ye
Kartal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı ünvanı ile Ahmet Necati
Bey tarafindan gönderilen bir telgrafta : Öldürme, bucak müdürünü
dövme ve köylerdeki yağma olayından dolayı Yahya Kaptan'ın hükûmete
teslimi mecburiyetinin doğduğu ve Dahiliye Nâzırı'nın da bu konuyu
titizlikle takip ettiği bildirilmektedir.
Basından beri Millî Mücadele'de büyük yararlıklar göstermiş olan
bu zatın, memleketimizin bu bunalımlı günlerinde hükümete teslimi
asla uygun görülmemekte olduğundan, işin, hükûmetin otoritesini
de dikkate almak suretiyle, Yahya Kaptan'ın şu aralık kanunî kovuşturmadan
kurtarılması şeklinde çözüme bağlanması, Kartal'da Necati Bey'e
gereken direktifin verilmesi ve sonucun bildirilmesi önemle rica
olunur.
Hey'et-i Temsiliye adına
Mustafa Kemal
26 Kasım 1919 tarihinde Hereke merkezinde de şu telgrafı aldım :
Millet adına istirham ediyorum; bugünlerde Binbaşı Necati Bey'in
yolsuzlukları, Kuva-yı Milliye'yi lekelemektedir. Hemen soruşturma
açılmasına emir buyurulmasını rica ederim.
Gebze İlçesi Milis Komutanı
Yahya
İzmit'teki Tümen Komutanı'ndan aldığım cevap aynen şudur :
İzmit, 29.11.1919
Sivas'ta 3' üncü Kolordu Komutanlığı'na
İlgi : 25.11.1919
Hey'et-i Temsiliye Başkanlığı'na : Şimdiye kadar yaptığım soruşturmaya
göre Yahya Kaptan'ın adam öldürme, bucak müdürünü dövme gibi suçlar
işlemediği, yalnız Binbaşı Necati denilen zatın kendi şahsî çıkarlarını
yürütebilmek için Yahya Kaptan'ın vücudunu ortadan kaldırma gayesini
güttüğü ve bu konuda zâtıalinize telgrafla müracaatta bulundukları
zaman Yahya'yı da aldatarak yanlarına getirip öldürme plânı kurdukları
ve Yahya'nın durumu sezerek kendisini kurtarmış olduğu anlaşılmıştır.
Soruşturmayı gerektiği şekilde derinleştiriyorum. Sonucu arz ederim.
1'inci Tümen Komutanı
Rüştü
Tümen Komutanı Rüştü Bey'in birkaç gün sonra verdiği tamamlayıcı
bilgi şuydu :
Sivas'ta 3' üncü Kolordu Komutanlığı'na
Hey'et-i Temsiliye'ye :
Binbaşı Necati Bey'in, Maltepe Atış Okulu'nda görevli memur olmasına
rağmen, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatını takınarak, Kuva-yı
Milliye adına başına topladığı Arnavut Küçük Aslan çetesiyle ortalığı
soydurmakta olduğu ve Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail Efendi'nin de
bununla işbirliği yaptığı hususunda, bende şüphe kalmamıştır. Son
zamanlarda, hükûmetin başına dert açan Danca Rum bekçilerinin öldürülmesi
ve Stelianos adında bir zenginin dağa kaldırılarak para istenmesi
gibi eylemlerin adı geçen çete vasıtasıyla yaptırılması ve bütün
bu yapılanların, böyle bayağılıklara yanaşmayan Yahya Kaptan'a yükletilerek,
kendisi hakkında gerek oraya gerek hükûmete asılsız ihbarlarda bulunulması,
her halde bunların millî teşkilât perdesi altında halkın ve hükûmetin
başına dert açarak kendi keselerini doldurmaktan başka bir maksat
beslemedikleri ve belki de daha başka siyasî bir maksatlarının bulunduğu
yargısını doğuruyor. Şimdiye kadar pek namuslu hareket etmiş ve
etmekte olan Yahya Kaptan'ın bu gibi eylemlere katılmaması ve yukarıda
adı geçen çetenin kendi koruma bölgesinde hiçbir rezaletine meydan
vermemesi dolayısıyla, onun vücudunu resmî veya gayri resmî olarak
ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Dün Yahya Kaptan yanıma gelerek
hayatının tehlikede olduğunu, bu yüzden adamlarının silâh ve cephanelerini
getirip teslim ederek kendisinin de buradan uzaklaşacağını bana
resmen söyledi. Kendisine gereken öğütleri vererek ve dah a hizmet
edecek önemli zamanlar bulunduğunu anlatarak, tekrar yerine gönderdim.
Her şeyi iyi bilmesi gereken Gebze ilçesi kaymakamından durumu resmen
sorunca, aldığım cevap da tamamen yukarıda arz ettiğim şekilde,
yani Necati ve Nail Efendi' lerin aleyhinde, Yahya Kaptan'ın lehindedir.
Necati Efendi' nin İstanbul'da nere ile haberleştiğini bilemiyor
isem de, bir yerden arasıra para aldığı söyleniyor. Bunların varlığı
ve cana kastetmiş olmaları dolayısıyla, Yahya Kaptan bu bölgede
durmak istemiyor. Bu bakımdan zaten muvazzaf bir subay olan Necati
Efendi' nin başka bir yere, Nail Efendi' nin de daha başka bir yere
gönderilmesinin zarurî olduğuna hükmediyorum. Oraları İstanbul ile
haberleşmekte olduklarından, tabiî bendenizce bir şey yapılamamaktadır
. Gereğinin oraca yerine getirilmesi arz olunur.
1'inci Tümen Komutanı
Rüştü
Rüştü Bey'in verdiği bilgilerden uzun uzadıya bahsederek, durumu
8 Aralık 1919 tarihinde, Harbiye Nâzırı Cemal Paşa' ya yazdım.
Aynı tarihte, durum ve Cemal Paşa' ya yapılan müracaat açıklanarak,
işin takibi, İstanbul'daki teşkilâtımızın başkanlarına da bildirildi.
On dokuz gün sonra, yani 27 Aralık 1919 tarihli ve şifreli, şifrenin
altında Vasıf, dışında Albay Şevket Bey' in imzalarını taşıyan uzun
bir telgrafla, şu bilgi veriliyordu :
Güvensizlik ve huzur yokluğunun başlıca sorumluları Yahya Kaptan
ile arkadaşı Kara Aslan ve Alemdağı'nda dolaşan Sadık çeteleridir.
Yahya Kaptan'ın birtakım şımarıklıklarından bahsettikten sonra,
"... Bizi, artık bu haydutu zarar veremeyecek bir duruma getirmeye
teşebbüs ettirmişti."
Öteden beri araları iyi olmayan Küçük Aslan çetesinin itibarda
olması kendisini çeşitli yollarla suçlarını örtbas etmeye yöneltmiştir.
Yüzbaşı Hail, Yahya'nın aleyhindedir. Necati Bey'e gelince, düşmüş
olan eski hükûmet zamanında Kartal ilçesine başkan seçilerek, Kuva-yı
Milliye adına merkezle ilgisini kesmiş, Millî teşkilâtı kuvvetlendirmiş...
Yeniköy Rumlarının etraftaki sarkıntılıkları üzerine, Küçük Aslan
çetesini dolaştırmaya başlamış. . . Tarafınızdan para da verilmiştir.
Yahya Kaptan her şeyi sonuçsuz bırakmak manevrasına başvurmaktadır.
Binbaşı Necati, biraz idaresiz ise de cezayı hak etmiş değildir.
Gebze kaymakamının. . . bir an önce başka bir yere alınarak Rum
ve Ermeni entrikalarına son verdirilmesi. . .
Efendiler, bu bilgiler arasında, benim bilmediğim noktalar da vardı.
Söz gelişi, ben Küçük Aslan çetesinden ve onun itibarlı olduğundan
habersizdim. Bu çeteye Necati Bey vasıtasıyla para verdiğimi kesinlikle
hatırlayamıyordum.
Yahya Kaptan'ın, verdiğimiz direktif gereğince, düşman çetelerini
yok etmeye ve hiç olmazsa, onların, Hristiyan halka saldırarak düşmanın
maksadını gerçekleştirmeye yönelmiş olan bütün teşebbüslerini başarısız
kılmaya çalıştığını pekâlâ biliyorduk.
Gebze kaymakamının içyüzü, şimdi ekleyeceğim belgelerle anlaşılabilecektir,
sanırım.
4 Ocak l92l tarihinde, Tümen Komutanı Rüştü Bey'e, Vasıf Bey'in
verdiği bilgiyi olduğu gibi özetleyerek, bu bilgilerin kendisince
verilen bilgilerle çeliştiğini bildirdim. Bu bakımdan durumun güvenilir
ve inanılır kimseler vasıtasıyla bir kere daha soruşturulup incelettirilmesini
ve kendi düşüncesiyle birlikte açık olarak bildirilmesini rica ettim.
Efendiler, bu konuda, gerçeğin ortaya çıkmasına yarayan belgeler
üzerinde bilgi sahibi olmanızı istediğim için, Rüştü Bey' in cevabını
olduğu gibi bilginize sunmama müsaade buyurunuz :
Düzce, 7/8.1.1920
20' nci Kolordu Komutanlığı'na
İlgi : 4.1.1920 tarihli şifre :
Hey'et-i Temsiliye Başkanlığına,
Yahya Kaptan' la ilgili türlü suçlamalar üzerine, birkaç defa,
Yüzbaşı Ali Aguş Efendi vasıtasıyla yaptırdığım soruşturma, onun
lehinde çıktı. Bununla birlikte kendisi cahil olduğundan, hizmet
ediyorum zannı ile bazı şeyler yapmış olabilir. Büyük ve Küçük Aslan'
lar zaten eşkiyadır. Ancak, millî teşkilâtın aleyhinde bir görüşe
sahip olduğu şüphesiz olan ve Yahya hakkında herkesten çok şikâyetçi
olması gereken Gebze kaymakamına bu konuda yazdığım yazılara almış
olduğum 1.12.1919 tarih ve 17 sayılı cevabın sureti aşağıda olduğu
gibi verilmiştir.
Bendeniz, bu telgraftaki bilgilere kısmen olsun inanmak zorunda
kaldım ve aynı inançla bu yazıları İstanbul'a, bizzat Şevket Bey'
e de gösterdim. Bendenizin bilemediği bazı sebeplerle, İstanbul'ca
hakkında bir muamele yapılmasına gerek duyulduğu takdirde, elbette
bir şey denemeyeceği arz olunur.
Suret
İlgi : 30.11.1919 tarih ve 53 sayılı yüksek emirleri.
Kartal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Binbaşı Necati Bey' in,
adam öldürme ve bucak müdürünü dövme ile ilgili ihbarları, şahıs
ve zaman belirtilmediği için gerçek olarak kabul edilemez. Çünkü,
dövüldüğü bildirilen bucak müdürü Burhaneddin Bey, Yahya Kaptan
tarafından dövülmediğini ve tecavüze uğramadığını yazılı olarak
bildirdiği gibi, hu konuda bendenizin makamına herhangi bir şikâyette
de bulunmamıştır.
Adam öldürme konusuna gelince, Yahya Kaptan hakkında hükûmete ve
adliyeye hiçbir yerden böyle bir cinayetle ilgili müracaat ve şikâyet
olmadığı gibi, aleyhinde, yakalanması için bir tebligat bile yoktur.
Eğer bununla, Darıca Rumlarından iki Rum'un öldürülmesi ve Kartal'ın
Paşa köyünden Stelianos Çorbacı' nın dağa kaldırılarak fidye istenmesi
kastediliyorsa, bu cinayetlerin Küçük Aslan çetesi tarafından işlendiği
kanaati yaygın ve doğrudur. Bu çete Yahya Kaptan' a öteden beri
düşman olduğundan ve esasen Yüzbaşı Nail Efendi tarafından kanat
gerilip korunurken, sayısı on sekiz kişiye ulaşan bu çetenin, şimdi
Binbaşı Necati Bey' in emrine verildiği ve hattâ kendilerine ellişer
lira maaş bağlanmakta olduğu haber alınmıştır. Bu çetenin köyleri
soymaktan geri durmadığı bilinmektedir. Binbaşı Necati Bey' in,
Yüzbaşı Nail Bey' in eski okul arkadaşı olduğu, kendisiyle bir buçuk
ay önce Aydınlı köyünde, Küçük Aslan çetesi üyelerinden Ali Kaptan'
ın dağa kaldırdığı Çorbacı' dan alınan parayla yaptığı meşhur düğününde
görüştüğü bilinmektedir. Daha sonra Binbaşı Necati Bey , birçok
defa Yüzbaşı Nail Bey' in evine gelerek misafir olmuştur. Her ikisi
de aynı düşüncede oldukları için, Yüzbaşı Nail Bey öteden beri Yahya
Kaptan' ın aleyhindedir. Yahya Kaptan teşkilatı kurduğu sırada,
yüzbaşı Nail Bey, onu bulunduğum kazanın sınırları dışına çıkarmaya
ve uzaklaştırmaya çalıştığı gibi, Küçük Aslan çetesi tarafından
işlendiği söylenen ve doğruluğuna şüphe olmayan yukarıdaki iki cinayet
olayının, Kuva-yı Milliye'yi kirletmek ve Yahya Bey' i lekelemek
düşünce ve maksadını taşıdığı hissedilmiştir. Oysa, bu cinayetler,
Aslan çetesinin faaliyet ve hareket alanı içinde işlenmiştir. Hattâ,
Yüzbaşı Nail Bey' in, kovuşturma yapmak üzere gönderilecek olan
İstanbul Muhafiz Alayı'na mensup Süvari Müfrezesi Komutanı Hakkı
Bey' i, artık gelmesine lüzum kalmadığı gerekçesi ile, haberleşme
sırasında İstanbul'a naklettirip işi takipsiz bıraktırmış olduğu
da bir gerçektir. Eğer sözü edilen adam öldürme olayı bundan başka
bir olay ise, durumun açıklığa kavuşması için, şahıs ve zaman belirtilerek
bildirilmesi gerekir. Darıca Rum bekçilerinin öldürüldüğü gün, cinayetin,
çarşıda serbest gezen Küçük Aslan çetesi tarafından, işlendiği haberinin
yayılması üzerine, Yüzbaşı Nail Bey, korkusundan başka bir yere
naklini istemiş ve kesinlikle burada oturmayacağını söylemiştir.
Ancak, alay ve tabur komutanları ile Binbaşı Necati Bey buraya gelerek
ve Yahya Kaptan hakkında bir işlem yapılması için temsilci Sırrı
Bey' e yazı yazdıracaklarına söz ve güvence vererek, Nail Bey' in
burada kalmasını istemişlerdir. Bunun üzerine yüzbaşı, 25 Kasım
1919 salı günü, gidip gelen Necati Bey' i aldatarak ona gerçeğe
aykırı suçlamalar yaptırdığı gibi, bir yandan telefonla Yahya Kaptan'
ı merkeze davet ettirirken bir yandan da Küçük Aslan çetesini kendi
evinde hazır bulundurarak yakalamayı tasarlamıştır. Arıcak, her
nedense, bu işi gerçekleştirmeye cesaret edemeyerek teşebbüsünden
vazgeçtiği için, Necati Bey de Kartal'a dönmek zorunda kalmıştır.
İşte bundan dolayıdır ki, Yüzbaşı Nail Bey, gerek Necati Bey ve
gerek kendine âlet ettiği Küçük Aslan çetesi vasıtasıyla, Yahya
Kaptan aleyhinde suçlama ve tertiplere başvurmaktan bir an geri
kalmamaktadır. Yahya Kaptan, kendisine karşı çıkan ve düşman olan
Küçük Aslan çetesi gibi köyleri yağmalamaya ve Hristiyanları öldürüp
yok etmeye izin vermemiştir. Kendi emrinde bulunan Büyük Aslan Bey
çetesi tarafından bazı uygunsuzluklar yapıldığında, derhal bunları
önleme ve cezalandırma yoluna giderek, millî bir gaye olan vatanın
istiklâli ve kurtuluşu için disiplin ve güvenliğin korunmasına hizmet
etmektedir. Daha önce de Büyük Aslan Bey çetesinin aman dilemesine
ve sığınmasına yardımda bulunarak, hükümetçe affedilmesini sağlamak
suretiyle yaptığı hizmetler takdire değer. Aleyhindeki suçlamaların,
yüzbaşının şahsıl emellerine boyun eğmemiş olmasından, Küçük Aslan
çetesi tarafından işlenip Yahya Kaptan' ın üstüne yıkılmak istenen
cinayet olaylarının eksik olmamasından ve bunlâra cür'et edenlerin
korunması dolayısıyla teessüf ederek yüzbaşıya şiddetli uyarılarda
bulunmasından ileri geldiği arz olunur.
(Gebze Kaymakamı Nurettin)
1' inci Tümen ve Bolu Bülgesi
Komutanı
Rüştü
Efendiler, bu bilgilerin alınmasından önce şöyle bir haber verdiler
: Tavşancıl'da Yahya Kaptan' ın etrafı sarıldı. Bunu yapan İstanbul'dan
gelen bir askerî birliktir.
Bu haber üzerine, İzmit'teki Tümen Komutanlığı'ndan, 7 Aralık 1920
tarihli şifre ile, makine başında durumu sorduk. Eğer bu haber doğru
ise, "İstanbul'dan geldiği bildirilen birlik komutanına, Yahya
Kaptan'ın bizim adamımız olduğunu, eğer bir kusur ve kabahati varsa,
tarafımızdan gereğinin yapılmasının tabiî bulunduğunu, Yahya Kaptan
'ın sarılmasına ve tutuklanmasına hiçbir şekilde razı olmadığımızı
bildiriniz" dedik.
Efendiler, 7 Ocak 1920'de yazılıp, 8 Ocak'ta aldığımız iki telgraf
vardır. Bunlardan biri İzmit'ten, 1' inci Tümen Komutanı Vekili
imzasıyla Fevzi Bey 'dendir. Şunlar yazılıdır : " Bu gece iki
bin kişilik bir kuvvet Tavşancıl'a çıkarak Kuva-yı Milliye Komutanı
Yahya Bey 'i çevirmişlerdir. Yapılacak işlemin bildirilnıesi arz
olunur."
Diğer telgraf, Düzce'de bulunan asıl Tümen Komutanı'ndan geliyordu.
Rüştü Bey, merkezde bulunan vekilinden aldığı aynı bilgileri veriyordu.
Tümen Komutan Vekili Fevzi Bey'in, 7 Ocak 1920 tarihli açıklama
bekleyen telgrafımıza verdiği 7/8 Ocak 1920 tarihli cevabında, Yahya
Kaptan'ın daha ele geçmediği, Kuva-yı Milliye ile gelen müfreze
arasında bir çatışma ihtimalinin bulunduğu ve gelen müfreze komutanına
emrimizi bildireceği haber veriliyordu .
Efendiler, o tarihte milletvekili olarak İstanbul'da bulunan yaverim
Cevat Bey' den,10 Ocak 1920 tarihinde şöyle bir telgraf geldi :
Harbiye, 10.01.1920
20' nci Kolordu Komutanlığı'na
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne :
6.1.1920 gecesi sabaha karşı Genel Jandarma Komutan Yardımcısı
Hilmi Bey ve Üsküdar Jandarma Komutanı Nazmi Bey komutasında dört
subay, elli jandarma ve Yüzbaşı Nahit Efendi komutasında, İstanbul
Muhafız Alayı'ndan doksan er, Bandırma vapurunun ışıkları söndürülerek
Hereke'ye götürülmüş ve sabahleyin erkenden Hereke'ye çıkan müfreze
derhal Tavşancıl'ı kuşatmış ve birçok ev basılmıştır. Gelen Hey'et,
köy ihtiyar hey'etini toplayarak, vatan haini olan Yahya' yı teslim
etmez veya nerede olduğunu s öylemezlerse, Tavşancıl'ı insanlarıyla
birlikte yakacaklarını bildirirler. İhtiyar hey'eti, Yahya Kaptan'
ın iki günden beri köylerinde olmadığını ve nerede bulunduğunu bilmediklerini
ısrarla söyledi. Yahya, sağ olarak ele geçemeyecektir. Fakat Yahya'
nın yok edilmesinden sonra Marmara Bölgesine sahip ve hâkim olan
ve her gün İngilizler ve Fransızlar tarafından silâhlandırılan Rumların
ve İstanbul'daki rezillerin pek büyük bir başarıya ulaşacakları
bellidir. Kuva-yı Milliye adını taşımakta olan Yahya' nın ortadan
kaldırılması, İzmit, Adapazarı ve İstanbul dolaylarında, düşmanlarımız
hesabına birçok fesat çetelerinin de doğmasına yol açacaktır. Bundan
dolayı, Cemal Paşa Hazretleri' nin işe el koymasıyla, Yahya' nın
da ad değiştirerek daha önce arz ettiğim şekilde serbest bırakılmasının
sağlanması için gerekenlere emir buyurulması istirham olunur (Cevat).
Harbiye Nâzırı
Cemal
Bu telgrafın, "Harbiye şifresiyle ve Cemal Paşa imzasıyla
kapatılmış olmasına rağmen, içinde Cemal Paşa 'nın işe el koymasıyla
Yahya' nın kurtarılması" çaresinin bulunması cümlesi dikkat
çekicidir. Demek ki, Cemal Paşa, Cevat Bey' in telgrafını , okumaya
gerek duymadan, kendi şifresi ve imzası ile çekilmesine müsaade
etmiştir. Çünkü, bir defa Yahya' yı takip ettiren Cemal Paşa'dır.
Bundan başka serbest bırakılması için kendi yardımlarının kendisi
tarafından emrolunmasını, kendi bilgisi dahilinde elbette yazdırmazlardı.
İzmit'ten Tümen Komutanı Vekili'nden gelen 9 ve 10 Aralık 1920
tarihli iki telgrafla, duyulduğuna göre iki çarpışmadan sonra, Yahya
Kaptan'ın ölü olarak ele geçirildiği bildirildi.
11 Ocak 1920'de, Tümen Komutan Vekili'nden, İstanbul'dan gelen
müfreze komutanına, benim adıma tebligatta bulunup bulunmadığını
sordum. Üç gün sonra 14 Ocak 1920 tarihli raporunda Tümen Komutanı
Vekili şu bilgiyi verdi: "Bizzat yaptığım soruşturmadan...
çarpışma olmadığı ve yalnız, Yahya Kapta n 'ın teslim olduktan sonra,
köy dışında kesici bir âletle öldürüldüğü anlaşılmıştır. Kafatasının
olmaması bunu doğrulamaktadır".
Efendiler, bu uğursuz haber üzerine, İstanbul'daki teşkilâtımıza,
20 Ocak 1920 tarihinde, Albay Şevket Bey vasıtasıyla şu telgrafı
yazdık :
Yahya Kaptan' ın öldürülmesinin sebepleri ile, teslim olduktan
sonra kasten şehit edildiği anlaşıldığından, öldürülmesinde kimlerin
elinin ve etkisinin bulunduğunun, İstanbul'dan müracaat eden pek
çok fedakâr arkadaşa açıklama yapılmak üzere acele bildirilmesi
rica olunur, efendim,
Hey'eti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Eski bir yazımıza karşılık olmak üzere, İstanbul'dan 20 Ocak 1920'de
yazılıp bir gün sonra elimize geçen telgraf da şuydu :
Beşiktaş, 20.1.1920
Ankara'da 20' nci Kolordu Komutanlığı'na
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Özel :
İlgi :17.1.1920.
1- Olay yerinde bulunan güvenilir bir zatın ifadesine göre, Yahya
Kaptan yakalanıp köy dışında bulunan karakola götürülürken, çevreden
on kadar eşkıyanın karakol üzerine ateş etmesi üzerine, kaçmaya
çalışmış ve bu sırada öldürülmüştür. Bununla birlikte, iyi bir soruşturma
yapılması için hükûmete başvuruldu.
2 - Yahya Kaptan' ın Kuva-yı Milliye adına pek çok kötülükler yaptığı
söylentisi ağızdan ağıza yayıldığı gibi, özel ve resmî yoldan yapılan
soruşturma da bunu doğruladığı için, hükûmet kovuşturmaya karar
vermişti. Ancak Hey'etimizce kendisinin geçici bir süre için gizlenerek
Kuva-yı Milliye işlerine karışmaması ve kötülüğe cür'et etmemesi,
yanında bulunan kaçak er ve jandarmaları geri göndermesi şartıyla
kovuşturma yapılmaması istenmiş ve ilgililer katında teşebbüslerde
bulunulduğu gibi, Gebze'ye özel olarak bir memur da gönderilmişti.
Bu sırada hükûmet, birdenbire gizlice asker göndermiş; yalnız Yahya
Kaptan' ı ele geçirmek istediğini ilân etmiş ve arz edilen durum
meydana gelmiştir, efendim.
Çanakkale Müstahkem
Mevkii Komutanı
Şevket
Efendiler, "Köy dışındaki karakola götürülürken çevreden ateş
edilmiş (?) . Kaçmaya çalışmış, bu sırada öldürülmüş (?)."
Bu sözlerin, bu gibi suikastlerde bir formül gibi kullanıldığını
anlamamak için, çok safdil olmak lâzımdır.
Yahya Kaptan' ı ortadan kaldırmak için, birlikte çalıştıkları ve
karar verdikleri hükûmetin, gizlice, birdenbire bir oldubittiye
getirivermiş olduğu yolundaki sözler de dikkate değer. İstanbul'da,
jandarmadan, İstanbul Muhafız Alayı'ndan subay ve asker görevlendiriliyor...
İstanbul'da duruma hâkim olduklarını iddia eden teşkilât başkanlarımız
bunu öğrenemiyorlar.
Kara Vasıf Bey'in bu telgrafına verdiğimiz cevapta şu hususu sorduk
:
Şifre
Ankara, 22.1.1920
İstanbul'da Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Şevket Bey'e, Yahya
Kaptan' ın öldürülmesi olayını ciddî olarak takip eden ve özellikle
İstanbul'da hesabını isteyen pek çok kimse vardır. Gerçeğin anlaşılabilmesi
için, yaygın söylenti derecesine vardığı bildirilen kötülüklerin
nelerden ibaret olduğunun bildirilmesi rica olunur.
Hey'et-i Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Efendiler, bu açıklama isteğimize gelen cevabı da, sabrınıza sığınarak
olduğu gibi, bilginize sunacağım :
Beşiktaş, 24.1.1920
Ankara'da 20' nci Kolordu Komutanlığı'na
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Özel :
İlgi : 20.1.1920
1 - Yahya Kaptan'ın teslim olduktan sonra öldürüldüğünü işittik.
Soruşturma yapıyoruz. Sonucu arz edeceğiz.
2 - Öldürülmesinin sebebi hiç kimseyi dinlememesi, Kuva-yı Milliye
adına açıktan açığa zulüm ve eşkıyalık yapması, eşkiyayı öteden
beri gizlemesi veya gösterilen yere gitmesi için verilen emirleri
dinlememesi üzerine hükûmetin, kendisine köylerden ve çevreden müracaat
edenlerin ısrarına dayanamayarak, kendiliğinden ve hattâ hey'etimizin
haberi olmadan teşebbüse geçmesidir, efendim. (Vasıf).
Çanakkale Müstahkem
Mevki Komutanı
Albay Şevket
Saygıdeğer Efendiler, telgrafın ikinci maddesindeki, Yahya Kaptan'
nın hiç kimseyi dinlememesinin, öldürülmesine sebep olarak gösterilmesi
asla doğru olamaz. Merhum şehit, beni dinliyordu, benden emir alıyordu.
Verdiğim emre göre hareket ediyordu. Başka bir makama veya şahıslara
bağlı olduğunu, onlardan emir alması gerektiğini kendisine emretmemiştim.
Bu sebeple, İstanbul'dan her önüne gelenden, Dahiliye Nâzırı'ndan,
Jandarma Komutanı hâin Kemal Paşa' dan verilen emirleri dinlememesi
zaten bizim istediğimiz şeydi. Kuvayı Milliye adına eşkıyalık ve
zulüm yapanın da kendisi olmayıp, Küçük Aslan çetesi gibi, haince
bir maksatla kuruldukları belgelere dayanılarak anlaşılmış bulunan
çeteler idi. Yahya 'nın bunlann eşkıyalıklarını önlemeye çalıştığı
da, sözlerine güvenilmesi gereken kimselerin soruşturmalarıyla kesinleşmiş
bir durumdur.
Gebze Müdafaa-i Hukuk Hey'eti Başkanı ile Gebze kaymakamı Fevzi
Bey' in ortak imzalarıyla, bu üzücü olayın meydana gelişinden önce,
makine başında yapılmış bir müracaatı da belirtmeden geçemeyeceğim
:
Gebze Kuva-yı Milliye Komutanı Yahya Bey hakkında bazı kimselerin
yaptıkları iftiralar üzerine, en sonunda salı gecesi İstanbul'dan
komutanlar ve yüksek rütbeli subaylar komutasında gelen iki bin
kişilik kadar bir kuvvetle, kendisinin Tavşancıl'da kuşatıldığı
ve kuşatmanın hâlâ devam etmekte olduğu şimdi halktan aldığım bilgilerden
anlaşılmıştır. Böyle vatanı için çalışan bir kimseye karşı yapılan
bu işlemin pek haksız olduğu yüksek komutanlığınızca bilinmektedir.
Yahya Bey' in kurtarılması için ne gibi bir muamele yapılacağının
emir buyurulmasını makine başında bekliyoruz.
Kaymakam Müdafaa-i Hukuk Hey'eti Başkanı
Fevzi Hacı Ali
Efendiler, o tarihlerde, İzmit bölgesinde Kuva-yı Milliye teşkilâtı
ile uğraşan Milletvekili Sırrı Bey' in de bu konuda verdiği bilgileri
olduğu gibi sunmama müsaadenizi rica ederim :
İzmit, 11.1.1920
20' nci Kolordu Komutanlığı'na
1 - Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne özel: Haberleşmesi dört gün
önce yapılmış olan Yahya Kaptan konusu, nihayet, haber almış olacağınız
üzere, kendisinin şehit edilmesiyle sonuçlandı.
2 - Yahya Kaptan' ın, İstanbul girişinde teşkilâtlanmış bir durumda
bulunması, herhalde Kuva-yı Milliye'ye karşı cephe almış bulunan
kimselere yıldırdığından, kendisinin ortadan kaldırılmasının plânlandığına
şüphe yoktur.
3 - Yahya Kaptan' ın bu maksatla öldürülmüş olması, olayı sınırlı
kalma niteliğinden çıkarmakta ve Hey'et-i Temsiliye'ce üzerinde
düşünülmesini gerekli kılmaktadır.
4 - İzmit sancağı, eşkiya yüzünden tedirgin iken, yerinden kımıldamayan
ve komutası altındaki hiçbir birliğe emir vermeyen, yanındaki hapishaneden
on beş yirmi kişinin birden kaçmasını basit günlük olaylardan sayan
Alay Komutanı Hikmet Bey, Yahya ' nın öldürülmesini önemli bir mesele
saymıştır. Yanına aldığı jandarma kuvvetleri ile bizzat yola çıkmış
ve sonunda Kuva-yı Milliye'ye ağır bir darbe vurmak suretiyle maksadına
erişmiş bulunuyor. Devamı var (Milletvekili Sırrı) .
1' inci Tümen Komutanı Vekili
Fevzi
20' nci Kolordu Komutanlığı'na
5 - Gebze'de kurulmuş bulunan Kuva-yı Milliye'nin başsız kalması,
bunadan sonra oraları korku içinde bırakacaktır.
6 - Buralarca bütün Kuva-yı Milliye'nin dayanağı olarak bilinen
Yahya' nın bu şekilde ortadan kaldırılmış olması, kamuoyunu haklı
olarak karıştırmıştır.
7- Yahya' nın öldürülmesi, hükûmetin Kuva-yı Milliye'ye karşı bundan
sonra takınacağı saldırgan tavra delil sayılmaktadır.
8 - Bu hareket üzerine, hiç şüphe yok ki, yabancılar tarafından
da, Kuva-yı Milliye'nin hükûmetin gözünde değersiz ve yok edilebilir
nitelikte görüldüğü yargısına varılacaktır. Bu bakımdan gerekli
tedbirler alınmalıdır. Devamı var (Milletvekili Sırrı) .
1' inci Tümen Komutanı Vekili
Fevzi
20' nci Kolordu Komutanlığı'n
68 sayılı şifreye ektir. Öncekilerin devamıdır :
1 - Durum karışıklıktan kurtarılmadığı ve Gebze kuvvetlerinin hemen
güvenilir bir kimseye verilmesi tedbiri alınmadığı takdirde, Üsküdar
sancağı da dahil olmak üzere, bütün İzmit sancağında, bir tek kişinin
bile Kuva-yı Milliye'yi tutmasına imkân bulunamayacağı kesinlikle
bilinmelidir.
2 - Jandarma Alay Komutanı Hikmet Bey' in vakit kaybetmeden yerinden
alınması şarttır.
3 - izmit sancağında Kuva-yı Milliye'nin varlık gösterebilmesi,
ordu hizmetinde bulunan Kaymakam Revzi Bey' in, jandarma komutanı
olmasına bağlıdır. Başka çare yoktur. Bunu önemle bilginize sunuyorum
(Milletvekili Sırrı).
1' inci Tümen Komutanı Vekili
Fevzi
20' nci Kolordu Komutanlığı'na
79 sayılı şifreye ektir :
1- Kuva-yı Milliye'ye Anadolu taraflarında değer verilmediği ve
horlandığı yolundaki söylentiler, üzücü olay üzerine muhaliflere
daha çok kuvvet kazandırmış olduğundan, kuvvet ve kudretin kayba
uğramadığını gösterecek fiilî bir tedbir alınması şarttır.
2 - Ali Fuat Paşa Hazretleri'nin buraya kadar teşriflerini gerekli
görmekteyim.
3 - İzmit sancağına önem verilmesini ve önem verildiğini gösterecek
fiilî tedbirlerin alınması gereğini tekrara mecbur oluyorum (Milletvekili
Sırrı).
1' inci Tümen Komutanı Vekili
Fevzi
O tarihte İstanbul'da bulunan Rauf Bey de şu mektubu gönderdi :
İstanbul, 19.2.1920
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Yahya Kaptan' ın teslim olduktan sonra öldürüldüğü buraca da anlaşılmıştır.
Muhafızlığa müracaat edilzniş, otopsi de yapılmıştır. Hükümet kanunî
kovuşturmaya başlamıştır, efendim. Saygılarımızı arz ederiz,
Hüseyin Rauf
VİCDANİ GÖREVLERİMDEN BİRİ
Efendiler, Yahya Kaptan 'ın öldürüldüğüne şüphe kalmamıştı. Bu gerçek
bilindikten sonra, onu öldürmüş olan hükûmetin, kanuni kovuşturmaya
başlamış olması, cinayeti işleyenlerin meydana çıkamayacağına delil
değil miydi? Fakat Efendiler; zaman, her şeyin, her gerçeğin, tarih
önünde samimî olarak incelenmesine imkân hazırlar.
Saygıdeğer Efendiler; hükûmeti ve İstanbul'daki teşkilâtımızın
başkanlarını böyle çirkin bir cinayetin işlenmesinde vasıta olmaya
yönelten sebep ve etkenlerin incelenmesinin, gerçekten ibret verici
sonuçlar getireceğine inandığım içindir ki, ilk bakışta önemsiz
gibi görülebilecek bir olayı delillere ve belgelere dayandırarak
açıkladım. Bu açıklamamla, milletin gözünde, gerçeği açıkça ortaya
koyabilecek bir ortamın doğmasına yardım edebildiysem, vicdanî görevlerimden
birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül huzuru duyacağım.
Efendiler, bu olayı incelerken iki noktayı gözönünde bulundurmak
yararlı olur. O noktalarda :
Birincisi : Sait Molla 'nın üyesi bulunduğu gizli örgüt ve Gebze,
Kartal bölgelerinde bu örgüte bağlı şahsî çetelerin oynadığı rol
ile, bu rolü bizim adamlarımıza yüklemekte ve vatansever geçinen
kimseleri aldatıp kandırmada gösterilen ustalık ve başarı.
İkincisi : İstanbul teşkilâtımızın başkanlarıdır ki, bunlar, bizim
yani Hey'et-i Temsiliye'nin emrinde ve onun verdiği direktif ve
bilgilere göre hareketle yükümlü bulunuyorlardı. Bunların, bu yükümlülüğü
ancak samimî olarak yerine getirdikleri takdirde, asıl hedefe doğru
yarılmadan yürümenin mümkün olabileceğini de kabul etmeleri gerekirdi.
Oysa, bu kimseler, kendi akıl ve tedbirlerini, Hey'et-i Temsiliye'nin
uyarılarına rağmen yüksek görmekten geri durmamışlar ve hareket
serbestliklerine engel olunmasını bir haysiyet meselesi yaparak
sinirlenmişler ve bu sakat duygunun etkisiyle, aldatılmaya kadar
varmışlardır.
Şimdi Efendiler, vicdan ve şefkat sahibi olanların yüreklerini
ger çekten kan ağlatan bir telgrafı daha merhametli gözlerinizin
önüne se rerek bu konu ile ilgili açıklamalarıma son vereceğim :
İstanbul,14.1.1920
Ankara'da Kuva-yı Milliye Başkanı
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Eşim Yahya Kaptan , sırf yüksek şahsiyetinizle olan ilgisi dolayısıyla
ve kanun karşısında suçlu olmaksızın teslim olduğu halde, Gebze
Jandarma Yüzbaşısı Nail ve Üsteğmen Abdurrahman Efendi'ler tarafından
alçakçasına şehit edildi. Bütün Tavşancıl halkı olayın tanığıdır.
Hakkın yerini bulması için Adliye ve Dahiliye Nezaretlerine başvuruldu.
İki tane yetimle perişan bir durumdayız, Bu konuda yüksek teşebbüs
ve yardımlarınızı bekliyoruz, emir sizindir.
Karagümrük'te Keçeciler'de
Karabaş Mahallesinde 19 numarada Yahya Kaptan eşi Şevket Hanım
Şimdi Efendiler, vicdan ve şefkat sahibi olanların yüreklerini
gerçekten kan ağlatan bir telgrafı daha merhametli gözlerinizin
önüne sererek bu konu ile ilgili açıklamalarıma son vereceğim :
1919 SONBAHARINDA KARŞILAŞTIĞIMIZ DİĞER BAZI OLAYLAR
Efendiler, Yahya Kaptan meselesine 20 Kasım 1919 tarihindeki olaylar
dvlayısıyla dokunduk. Zaman ve mesafe bakımından birçok atlamalar
yaparak bu olayı çeşitli yönleri ile açıklamak ve tamamlamak zorunda
kaldık. Şimdi müsaade buyurursanız, tekrar bıraktığımız tarihe dönerek,
olayları izleyelim :
Ankara - Eskişehir demiryolunun işletilmesine İtilâf Devletleri'nce
engel olunmuştu. Bu yolun işletilmesi için, İtilâf Devletleri temsilcilerinin,
şiddetle protesto edilmesi, 21 Ekim 1919'da Ankara Merkez Hey'eti'ne
bildirildi.
Adana teşkilâtı kurucularının, Niğde'ye veya Kayseri'ye gelerek
ve bizimle temas kurarak çalışmalarına devam etmeleri sağlandı.
Aydın cephesinde durum günden güne tehlikeli ve ciddî bir hal almakta
olduğundan, Salih Paşa ile Amasya'da kararlaştırdığımız üzere, Donanma
Cemiyeti'nin dört yüz bin lirasının bu cephenin ihtiyaçlarına ayrılmasını
Harbiye Nâzırı'na yazdık. Bu cephedeki mücahitlere silâh, cephane
verilmesini ve cephenin makineli tüfek ve topçu birlikleriyle desteklenmesini,
Konya'daki 12'inci Kolordu Komutanı'ndan rica ettik.
Efendiler, Fransızlar, Bandırma - Soma demiryolunu denetlemek bahanesiyle,
Bandırma'ya bir müfreze çıkarmışlardı. Bunların, güvenlik durumu
mükemmel olan Bandırma'ya asker gönderme haklarının olmadığı açıktı.
Bu noktaya, 24 Kasım 1919' da 14' üncü Kolordu ve 56' ncı Tümen
Komutanları'nın dikkatlerini çektik.
Yabancı subaylar, Aydın cephesinde dolaşarak propaganda yapıyorlar
ve durumu anlıyorlardı. Bu gibi subayların cephede birliklerle temas
etmelerine kesinlikle izin verilmemesi, resmî müracaatlarını hükûmete
yapmaları, eğer Kuva-yı Milliye'ye bir söyleyecekleri olursa, merkez
hey'etimiz vasıtasıyla bize başvurmaları gerektiğinin kendilerine
duyurulması, propaganda yapanları olursa, korumalı olarak bölgeden
çıkarılmaları ve kesin bir mecburiyet doğarsa, cephede görülecek
İtilâf askerlerine karşı da silâh kullanılması cepheye bildirildi.
Efendiler, biz İzmir halkının da doğrudan doğruya seçimlere katılmasını
sağlamak istiyorduk. Bunun için, maksadımızı çeşitli yollarla duyuruyorduk.
Ne var ki, Yunanlılar tabiatiyle engelliyorlardı.
29 Kasım 1919 tarihinde, bu durumu İtilâf Devletleri temsilcileri
ve tarafsız elçilikler katında protesto ettik ve bunu, İzmir Telgraf
ve Posta Baş müdürü bulunan Ethem Bey 'e yazarak, İzmir halkına
da duyurmak istedik.
Efendiler, belki de birçoklarınızın hatırındadır. İşgal yıllarında,
Adana'da, Ferda adında, Kuva-yı Milliye aleyhinde yabancı bir gazete
yayınlanıyordu. Bu gazete, sırf Anadolu'daki kamuoyunu yanıltmak
ve bulandırmak maksadıyla yazılmış sütunlar ve bizim aleyhimizde
uydurulmuş saçmalıklarla doluydu. Şüphesiz bu gazetenin Anadolu
içine sokulmasına engel olduk.
Fakat, bu gazetenin memlekette okunmasını elbette yararlı bulan,
Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin Dahiliye Nâzırı ve Cemal Paşa' nın, defalarca
temize çıkardığı Damat Şerif Paşa, Ferda gazetesi denilen bu zehirli
paçavranın serbestçe dağıtılmasına engel olunmaması için emirler
vermişti. Bu sebeple, Şerif Paşa 'nın arkadaşı Cemal Paşa 'nın,
3 Aralık 1919'da dikkatini çekmeyi gerekli bulduk.
ANKARA'YA GELİŞ
Efendiler, Meclis-i Meb'usan'ın İstanbul'da toplanmasına engel olamamak
zarureti üzerine, İstanbul'da toplanacak Meclis'te, "vatanın
bütünlüğünü, devlet ve milletin bağımsızlığını elde etmekten ibaret
olan gayeyi korumak ve savunmak için anlaşmış, kesin kararlı bir grup
oluşturmayı" tek çare olarak düşündük. Bunun sağlanması için,
bildiğiniz gibi,18 Kasım 1919 tarihli talimat ve genelgede, milletvekillerinin
belirli yerlerde grup grup toplanarak üzerinde görüşecekleri önemli
noktalardan biri olmak üzere bu konuya yer vermiştik.
Aynı tarihte, düşündük ki, bu grubu oluşturabilmek için her sancaktan
birer milletvekilini Eskişehir'e davet edelim. Eskişehir üzerinden
trenle İstanbul'a gidecek milletvekillerini de, davet edeceğimiz
milletvekilleri ile birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir'e giderek,
yapılacak genel bir toplantıda enine boyuna görüşmelerde bulunalım.
Bu arada, milletvekillerinin İstanbul'daki güvenlikleri ile ilgili
tedbirleri de söz konusu etmek istiyorduk. Ancak, bundan sonra vereceğim
bilgilerden anlaşılacağı üzere, bu toplantıyı Ankara'da kalarak
yapmayı tercih ettik. Sivas'ta bir ay kadar daha kaldıktan sonra,
Ankara'ya hareket ettik.
Ankara'ya gelişimizi 27 Aralık 1919 tarihli şu açık tebliğ ile
her yere duyurduk :
Sivas'tan Kayseri yoluyla Ankara'ya hareket eden Hey'et-i Temsiliye,
bütün yol boyunca ve Ankara'da, büyük milletimizin çok sıcak ve
içten gelen vatanseverlik gösterileri arasında, bugün şehre geldi.
Milletimizin gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, memleketimizin
geleceğine güven konusundaki inançları sarsılmaz bir şekilde güçlendirici
niteliktedir.
Şimdilik, Hey'et-i Temsiliye'nin merkezi Ankara'dadır. Saygılarımızı
sunarız, efendim.
Hey'et-i Temsiliye adına
Mustafa Kemal
2 Ocak 1920 tarihinde, Cemiyet Merkez Hey'etlerine, Hacıbektaş'ta
Çelebi Cemalettin Efendi'ye Mutki'de Hacı Musa Bey 'e ayrıca bir
tebliğde bulunduk.
Bu tebliğimizin metni ve yazılış biçimi şöyleydi :
. . . yolculuğumuz sırasındaki gözlem ve incelemelerimiz, bizlere,
gerçek koruyucu olan Ulu Tanrı'nın ilâhî lûtfuyla tecellî eden millî
birliğimizin dayanmış olduğu millî teşkilâtın, kökleşmiş, millet
ve memleketin geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir
kuvvet ve kudret haline gelmiş olduğunu, şükürler olsun gösterdi.
Dış durum, bu milli birlik ve kararlılık sayesinde ve Erzurum -
Sivas Kongreleri esasları çerçevesinde, vatanın ve milletin çıkarlarına
elverişli bir şekle girmiştir.
Kutsal birliğimize, kararlılık ve imanımıza dayanarak, meşru isteklerimizin
elde edileceği güne kadar, büyük bir dirençle çalışılması ve bu
bildirimizin genelge halinde köylülere varıncaya kadar bütün millete
duyurulması rica olunur.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti Hey'et-i
Temsiliye'si adına
Mustafa Kemal
KAZIM KARABEKİR PAŞA, HEYET-İ TEMSİLİYE'NİN ANKARA'YA
GİTMESİNE TARAFTAR DEĞİLDİ
Efendiler, Hey'et-i Temsiliye'nin merkezinin Ankara'ya nakli düşüncesi
oldukça eskiydi. Bu düşünce ilk defa söz konusu olduğu sıralarda,
Kâzım Karabekir Paşa 'dan gelmiş olan bir telgrafı burada olduğu gibi
aktaracağım :
3' üncü Kolordu Komutanlığı'na Erzurum, 3.10.19l9
Hey'et-i Temsiliye'ye : Kuva-yı Milliye'yi temsil eden yüksek hey'etin,
değil Ankara'ya, hatta Sivas'ın batısma bile geçmemesi görûşûndeyim.
Çünkü, Doğu illerinin Kuva-yı Milliyesi demek olan bu hey'etin bütün
bütün uzaklaşması, dolayısıyla bu illerin teşkilâtsız kalmasına
yol açacaktır. Şimdiye kadar pek meşru ve mantıklı olarak yönetilmekte
olan Millî Mücadele'nin, öteden beri her zaman her teşebbüsümüzü
kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımıza karşı da eskiden
olduğu gibi bir yerden yönetilmesi için, Hey'et-i Temsiliye'nin
Sivas'tan batıya geçmemesi görüşünde bulunduğunu arz ederim.
15' inci Kolordu Komutanı
Kâzım Karabekir
Böyle bir telgrafın asılsız olduğu yargısına varmak istedim. Fakat,
ne çare ki, şifre telgraf Erzurum'dan Sivas'taki 3' üncü Kolordu'ya
çekilmiştir. Çözülen şifrenin altında "Açıldı. Fethi 4/5 Ekim"
ilgiliye yazı ve imzası olduğu halde 3' üncü Kolordu'dan bize gönderilmiştir.
Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa, davetimiz üzerine Sivas'a geldikten
ve bizimle görüşmelerde bulunduktan sonra, şüphesiz bu telgrafla
daha önce bildirdiği düşünce ve görüşünün yerinde olmadığını anlamış
olacaktır. Ancak, bu düşünce ve görüşündeki isabetsizliği anlamak
için, mutlaka yüz yüze gelip görüşmeye hiç de ihtiyaç olmayacağı
açıkça bellidir. Bu düşünce ve görüşün dayandırılmış olduğu sebeplere
şöylece bir göz atmak bile, onların yanlışlığını anlamaya yeter
sanırım.
Bir defa, Hey'et-i Temsiliye'nin yalnız Doğu illerinin millî gücünü
oluşturmadığı veya temsil etmediği ve belki bütün memleketin -Anadolu
ve Rumeli'nin- millî güçlerini temsil ettiği çoktan bilinmiş olmak
gerekirdi. Kaldı ki, bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı
tartışmaları olmuştu. Bir de, Hey'et-i Temsiliye'nin Sivas'tan Ankara'ya
taşınması, Doğu illerinde teşkilâtsızlık doğuracak bir sebep olamazdı.
Hey'et-i Temsiliye'nin Doğu illerine Sivas'tan telgrafla verdiği
emirleri ve talimatı, aynı şekilde Ankara'dan verebileceğine de
şüphe yoktu.
Buna karşılık, Hey'et-i Temsiliye'nin Doğu illerinden çok Batı
illerine ve İstanbul'a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren
mantıklı sebepler elbette çoktu. Önce, Batı ve Güney - Batı illerimizden
doğrudandan doğruya düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimizi
işgal eden düşman karşısında sağlam savunma cepheleri kurmak ve
onların kuvvetlendirilmesini sağlamak gerekirdi. Oysa, Doğu illerimizde
böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir fiilî tehlike
de doğabileceğe benzemiyordu. Uzak bir ihtimale göre, diyelim ki,
doğudan Ermenilerin doğrudan doğruya bir saldırıya geçecekleri kabul
olunsaydı bile, onun karşısında Kuva-yı Milliye ile desteklenmesi
kararlaştırılmış olan 15'inci Kolordu, kendilerinin komutası altında
hazır bulunuyordu. Ne var ki, İzmir cephelerinde çeşitli komuta
yöntemleri, değişik nitelikte kuvvetler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan
gelen değişik yapıda türlü zararlı etkiler vardı. Adana'nın işgaline
karşı daha cephe kurulamamıştı.
GENEL DURUMU YÖNETME SORUMLULUĞUNU ÜZERİNE ALANLAR,
EN ÖNEMLİ HEDEFE VE EN YAKIN TEHLİKEYE ELDEN GELDİĞİ KADAR YAKIN
BULUNMALIDIRLAR
Bu bakımdan, uyulacak yol ve yöntem şudur ki, genel durumu yönetip
yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın
tehlikeye elden geldiği kadar yakın yerde bulunmalıdırlar. Yeter ki,
bu yakınlık genel durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara
bu şartları kendinde toplayan bir noktaydı. Her halde cephelerle ilgileneceğiz
diye Balıkesir'e, Nazilli'ye veyahut Afyonkarahisar'a gitmiyorduk.
Fakat, cephelere ve İstanbul'a demiryolu ile bağlı bulunan ve genel
durumu yönetme bakımından Sivas'tan hiçbir farkı olmayan Ankara'ya
gelecektik.
Meclis-i Meb'usan'ın İstanbul'da toplanması zarurî görüldükten
sonra ise, Ankara'ya gelmenin ne kadar yerinde ve yararlı sayılmak
lâzım geldiğini açıklamayı gereksiz bulurum.
Efendiler, Hey'et-i Temsiliye'nin Ankara'ya taşınmaması için sebepler
ileri sürülürken, bu arada, hele öteden beri her zaman her teşebbüsümüzü
kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan söz edilmiş olmasına
hiçbir anlam veremedim. Gerçekten, kendisinin dediği gibi, düşmanlar
bizim hangi davranışımızı, hangi teşebbüsümüzü iyi görmüşlerdir
veya görebilirler ki, ona göre hareket edelim !
Eğer bu düşünce ve görüşe yol açan : "İstanbul'da, millî dâvâya
inanan bir Ali Rıza Paşa Hükûmeti vardır. Meclis-i Meb'usan da orada
toplanarak millet ve memleketin mukadderatını denetlemeve başladıktan
sonra, Hey'et-i Temsiliye'nin batı cepheleriyle, Meclis-i Meb'usan
ile ilgi ve ilişkisine ne lüzum kalır? Bu takdirde, Hey'et-i Temsiliye'nin
yalnız Doğu illerinin teşkilâtı ile ilgilenmesi ve yetinmesi daha
yerinde ve daha yararlı olmaz mı?" şeklindeki bir düşünce ve
görüş idiyse, bir dereceye kadar üzerinde durulabilir. Fakat, böyle
olunca da, genel durumu, olayların iç yüzünü ve gerçek şartları
görüş ve anlayış bakımından. Hey'et-i Temsiliye ile Kâzım Karabekir
Paşa arasında doldurulması imkansız bir hendek olduğunu kabul etmek
gerekir.
Hey'et-i Temsiliye'nin Ankara'ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir,
noktasında daha çok durularak, belki ileri sürülmüş olan düşünce
ve görüşün çıkış kaynağı daha iyi kavranabilirse de, bizim şimdilik
buna ayıracak fazla zamanımız yoktur.
YENİ MİLLETVEKİLLERİ İLE ANKARA'DA GÖRÜŞME TEŞEBBÜSÜ
Efendiler, daha önce söylediğim gibi, bir iki günlük bir toplantı
ve görüşme isteği ile, milletvekillerini davet için ilk yazdığımız
telgrafta - ki bu telgrafın örneğini basılmış olarak yazılı evrak
halinde postayla la göndermiştik - maksat açıklandıktan sonra "Hey'et-i
Temsiliye'nin bulunacağı bir yerde toplanılacaktır; toplantı tarihi,
gönderilecek milletkillerinin adları ve adresleri belli olduktan sonra
haberleşilerek kararlaştırılacatır. Hey'et-i Temsiliye kısa bir süre
sonra İstanbul'a yakın bir yere gidecektir." denmişti.
Ankara'ya varışımızda, Ankara - Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış
olduğundan, önceki tebliğimize 29 Aralık 1919 tarihinde yaptığımız
bir ek ile, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara'yı gösterdik
ve bunu bir genelge ile bildirdik. Bu genelgenin bir maddesi de,
öteki milletvekillerinden mümkün olduğu kadar çok kimsenin görüşmelere
katılmasının fazlasıyla istenmekte olduğu yolundaydı.
Efendiler, sonucunun pek yararlı olacağını umduğumuz bu hayırlı
ve vatanseverce teşebbüsün bile İstanbul Hükûmeti tarafından önüne
çıkıldığını arz edersem, hayret etmezsiniz sanırım.
Müsaade buyurursanız, bu noktayı biraz açıklayayım : Biz milletvekillerini
Ankara'ya davet ederken, birtakım kimseler de bu daveti geçersiz
kılmak ve tasarlanan toplantıya engel olmak için karşı tedbir alıyor
ve teşebbüste bulunuyorlarmış... Bazı milletvekillerinin çektikleri
telgraflarla durumu anladık.Nitekim, Burdur Milletvekili Hüseyin
Baki imzalı ve 29 Aralık 1919 tarihli şöyle bir telgraf geldi :
"İstanbul'da toplanan milletvekilleri adına, Aydın milletvekili
Hüseyin Kâzım imzasıyla Teftiş Kurulu Başkanlığı'na gelen telgrafta,
en sür'atli vasıta ile İstanbul'a gelmekliğimin pek gerekli olduğu
duyurulmakta ve bu gün Dahiliye Nezareti'nden gelen telgrafta da
yola çıkmaklığım bildirilmektedir.
Daha önce, Hey'et-i Temsiliye adına, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri
tarafından verilen emir ve duyuru üzerine, bu konudaki görüşüm açıklanıp
bilginize sunulduğu halde, şimdiye kadar bu konuda bir emir alınamadığından,
zatıdevletlerinin emirlerini önemle beklemekteyim, efendim."
Akdağmadeni milletvekili Bahri imzalı ve aynı tarihli bir telgrafta
da :
"Aydın milletvekili Hüseyin Kâzım imzasıyla gelen telgrafta,
milletvekillerinin en sür'atli vasıta ile İstanbul'a gelmeleri bildiriliyorsa
da, Hey'et-i Temsiliye'ye üye seçilen milletvekillerinin mi, yoksa
bütün milletvekillerinin mi davet edildiği pek anlaşılamamıştır.
Hangi yolıı tutacağımın bildirilmesine lûtfen müsaadeleri istirham
olunur, emir sizindir."
Efendiler, biribiri ardınca buna benzer telgraflar geldi. Bu telgraflardan
anlaşılıyordu ki, milletvekili arkadaşlar, Hey'et-i Temsiliye ile
İstanbul Hükûmeti'ni ve İstanbul'dan telgraf çekerek bütün milletvekillerini
davet etme yetkisini kendinde görebilen kimseleri, ortak amaçta
anlaşmış ve uyuşmuş sanıyorlardı. Hükûmetin ve sözü geçen kimselerin
olumsuz niyetlerini hatır ve hayallerine bile getiremiyorlardı.
Olsa olsa, bizimle İstanbul'daki kimseler arasında, yeni kararlaştırılmış
bir durum bulunduğunu veyahut arada di.izenleme bakımından bir yanlışlık
olabileceğini sandıkları ve durumu öyle kabul ettikleri, bize gelen
telgraflarındaki temiz yüreklilik ve içtenlikten anlaşılmaktaydı.
Bize başvuran milletvekillerine verdiğim cevap şuydu :
Hüseyin Kâzım Bey' in bildirdikleri ile bizim hiçbir ilgimiz yoktur.
Adı geçenin, durumu iyice bilmediği anlaşılıy,or. 12 ve 27 Aralık
1919 tarihli telgraflarımız gereğince hareket edilmesini, milletiınizin
ve vatanımızın çıkarlarına daha uygun olduğu için gereğinin tezelden
yerine getirilmesini, Kâzım Bey'in kendi başına göndermiş olduğu
telgrafa gerekli cevabın verilmesini ve sonucun bildirilmesini rica
eder, saygılarımızı sunarız efendim.
Hey'et-i Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Bütün milletvekillerine de şu genelgeyi yazdık :
Ankara, 30.12.1919
Aydın milletvelili Hüseyin Kâzım Beyefendi 'nin sayın milletvekillerinden
bazılarına, derhal İstanbul'a hareket etmeleri ile ilgili telgraflar
çektiği anlaşıldı. Bu hareket, adı geçen kimsenin durumu iyice bilmediğini
gösterdiğinden, kendisine bu durum anlatıldı ve .... gün ..... sayılı
duyurularla ilgili bilgi verdirildi. Bu bakımdan, Hey'et-i Temsiliye'ce
istirham olunduğu üzere, Hey'et-i Temsiliye üyesi olarak seçilmiş
sayın milletvekilleriyle milletvekillerinden görüşmelere katılmak
isteyen sayın üyelerin, Ocak ayının beşinden başlayarak Ankara'ya
teşrifleri bir daha rica olunur.
Hey'et-i Temsiliye adına
Mustafa Kemal
30 Aralık 1919 tarihli bir şifre ile de İstanbul'daki teşkilâtımıza:
"Hüseyin Kâzım Bey' in teşebbüsünden söz ettikten sonra, kendisinin
bizim duyurumuzdan haberdar edilmesini ve görüşmelere katılmak istiyorlarsa,
lûtfen ve derhal Ankara'ya teşrifleri gereğinin anlatılmasını"
bildirdik.
Efendiler, biz İstanbul'daki teşkilâtımızdan haber beklerken, karşımıza
biri çıktı. Bunun kim olacağını kestirmekte güçlük çekmezsiniz sanırım.
Bildiğiniz gibi, bizim İstanbul'da hem temsilcimiz hem de nâzır
olan bir zat... Cemal Paşa... Evet, 1 Ocak 1920 tarihli şu telgraf,
"Harbiye Nâzırı Cemal Paşa" imzasıyla geliyordu :
Ankara'da 20' nci Kolordu Komutanlığı'na
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne özel :
İstanbul'da bulunan milletvekillerinden bir grubun, bize başvurarak
verdikleri yazılı isteklerini, aşağıda olduğu gibi sunuyorum :
1 - Meclis-i Meb'usan'ın bir an önce toplanması zarurîdir. Şu sırada
bazı milletvekillerinin Ankara'ya davet edilmeleri, Meclis'in derhal
açılmasına engel olacaktır.
2 - Bu durumun ve yapılan davetin ortaya koyacağı kötü yorumlar
arasında düşmanlarm en çok dikkatini çekecek olanı, yasama gücünûn
başka kuvvetlerin etkisi altında iş görmekte olduğu zannıdır. Bu
durum içeride ve dışarıda elbette büyük bir güvensizlik doğuracaktır.
3 - Böyle bir durum ve tutum karşısında, Meclis'in. kendisinden
beklenilen hizmetleri yerine getirebilmesi mümkün değildir.
4 - Daha önce yapıldığı gibi, milletvekilleri ile temas ve ilişki
kurmak üzere geniş yetkiler taşıyan bir şahsın, temsilci olarak
İstanbul'a gönderilmesi, maksadının gerçekleşmesi bakımından yeterlidir.
5 - Ankara'ya davet edilen milletvekillerinin gelişlerinin ertelenmesi
ve orada toplananların da hemen İstanbul'a hareketleri için yeniden
acele bir duyuru yapılması beklenmektedir.
Harbiye Nâzırı
Cemal
Efendiler, bu davranış ve yazış tarzında bir içtenlik ve asalet
görüyormusunuz? Önce, bizim milletvekilleri ile toplantı yapma kararımız
ve bununla ilgili duyurumuz, bundan bir buçuk ay öncesinden beri
biliniyordu. Eğer bu teşebbüsümüz memleket çıkarlarına gerçekten
aykırı ve sakıncalı görülmüş idiyse, bizimle aynı millî gaye peşinde
oldukları iddiasında olan efendilerin ve hükûmetin, bizim davet
ettiğimiz milletvekillerine, İstanbul'a çağırma telgrafları yazmadan
önce, bizimle anlaşmaları, hiç olmazsa düşünce ve teşebbüslerinden
bizi haberdar etmeleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan
doğruya İstanbul'a gidişlerini çabuklaştırmak için, Teftiş Kurulu
Başkanlıkları aracılığı ile, Şeyh Muhsin-i Fanî' nin ve Dahiliye
Nâzırı'nın imzalarıyla, taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak
ve bir oldu-bitti yaratarak bizim teşebbüsümüzü başarısızlığa uğratmaya
kalkışmak doğru muydu?
İkincisi, Efendiler, seçimlerin yenilenmesi işi aylarca ve aylarca
yapılmayıp da belirli kanunî süre çoktan geçirilmiş olduğu tarihlerde
hiçde acele etmeyi akıllarına getirmeyen bu efendiler, bizim Erzurum'dan
Sıvas'tan beri yapageldiğimiz sayısız teşebbüs ve çalışmalarımızın
bir başarısı olarak seçimlerin yenilenmesi sağlandıktan ve herbirinin
milletvekilliği ayrıca aracılık edilerek ve uğraşılarak elde edildikten
sonra, nihayet üç beş gün gibi az bir gecikme böyle bir aceleciliği
gerektirir miydi? Hele bu gecikme, büyük bir gayenin gerçekleştirilmesi,
özellikle İstanbul'da toplanmak gafletini gösterenlerin kendi şahıslarının
da dokunulmazlığı iIe ilgili tedbirlerin alınması yollarını görüşme
maksadına dayandığına göre, bu efendileri bu kadar aceleye sürüklemeli
miydi? Hiçbir tedbir ve karar almadan, bir an önce, hakaret ve rezalete
uğramakta acele etmek neden ileri geliyordu?
Üçüncüsü, Efendiler, tertemiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak,
İstanbul'da kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve hakaret
çemberine çabucak sokmak isteyen bu efendiler, Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden değiller miydi? Bu millî cemiyetin
üyeIeri bulunmuyorlar mıydı? Bir cemiyetin üyeleri, milletvekili
oldukları halde bile, cemivetin önderleri ile görüşerek, sonunda
tespit edilecek program çercevesinde harekete mecbur değiller miydi?
Dünyanın her tarafında, bütün medenî toplumlarda bu böyle değil
midir?
Bir grubun, bir partinin liderleriyle görüşüp ilişki kurmasından,
yasama gücünün başka kuwetlerin etkisi altında hareket etmiş olduğu
zannını doğuracağı kuruntusuna neden düşülüyor ve bunun, düşmanların
dikkatini çekeceğinden neden korkuluyordu? Bu efendiler, seçimlerin
yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan teşkilâtın
etkisi altında kalmış görülmeyi yüksek şeref ve onurlarına yakıştıramıyorlar
mıydı?
Bu efendiler, milletvekillerinin memleket içinde güçlü bir millî
teşkilâta bağlı olduklarını, o teşkilâtın tespit ettiği belirli
gayelerden ayrılamayacaklarını ve her ihtimale karşı o teşkilâtın
etkisi altında bulunduklarını açık bir vicdan ve açık bir alınla
ilân etmenin, asıl bunun, içeride ve dışarıda en büyük güven ve
saygı kazandırabileceğini takdir edemiyorlar mıydı?
Ve asıl böyle bir vicdan ve inanç gücüne sahip olarak, belirli
millî gayeyi gerçekleştirme yolunda her tehlikeye göğüs germeye
hazır bir tavır ve durum alınmadıkça, Meclis'in kendisinden beklenen
hizmetleri yerine getirebilmesine imkân olamayacağını anlamak, kâhinliğe
mi, yoksa görüldüğü gibi saldırı ve hakarete miskince boyun eğmeye
mi bağlıydı?
Bu efendiler, benim milletvekilleri ile şahsen görüşmemi istemiyorlar.
Yine, hükûmet ve bazı efendiler, benim İstanbul'a da gitmemi uygun
görmüyorlar. Ancak, geniş yetkilerle bir delegenin gönderilmesini
tavsiye ediyorlar. Doğrusu bu noktadaki akıl ve kavrayışlarına diyecek
yok! Gönderdiğimiz temsilciler değil miydi ki, milletvekillerinin
düşman pençesine düşmelerinde birinci derecede etkili olmuşlar ve
en sonunda kendi şahıslarını bile korumanın tedbir ve çaresini bulmaktan
âciz olduklarını ispat etmişlerdir.
Milletvekilerini kimseye sormadan İstanbul'a çağırma konusunda,
onları aldatmayı ve oldubittiye getirmeyi başaramayınca, bu defa,
bizim tarafımızdan duyuru yapılmasını istemekte gösterilen nezaket
pek ince değil midir, Efendiler?
Saygıdeğer Efendiler, bu sözünü ettiğim telgrafa cevap olarak şu
kısa şifreyi yazdım :
5.1.1924
Harbiye Nâzırı Cemal Paşa Hazretleri'ne
Önergeyi veren milletvekillerinin adlarının ve bu önergeyi kime
hitaben verdiklerinin bildirilmesini bekliyoruz, efendim.
Hey'et i Temsilıye adına
Mustafa Kemal
Harbiye (Nezareti), 6.1.1920
Ankara'da 20' nci Kolordu Kornutanlığı'na
İlgi : 5 Ocak 1920
Mustafa Kemai Paşa Hazretlerine özel :
Milletvekillerinin adları şunlardır : Hüseyin Kâzım, Tahsin, Celâlettin
Arif, Hâmit... ve başkalarıdır. Bana getirenler baştaki iki kişidir.
Harbiye Nâzırı
Cemal
Efendiler, sonradan bize verilen bilgilere göre, bana telgraf çeken
kimseler, milletvekillerinden oluşmuş bir grup değildi. Sadrazam,
Siverek milletvekili olduğunu öğrendiği ve kendisinin şahsen tanıdığı
Hakkı Bey adında bir zatı ve Hüseyin Kâzım Bey'i yanına çağırarak,
bana çekilmek üzere kısa bir telgraf yazdırmış. Bu telgrafı bazı
kimselere elden imza ettirmişler. Şifre olarak gönderilmek üzere,
Hakkı ve Hüseyin Kâzım Bey'ler Cemal Paşa'ya götürmüşlerdir.
Demek ki, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telgraf sonradan
uydurulmuştur. Zaten, önergeden söz edildiği halde, henüz bu önergenin
sunulmuş olduğu makamın belli olmaması da bu işte bir dolap döndüğünü
ve özel bir maksadın bulunduğunu göstermeye yeterdi. Daha Meclis
açılmış ve Meclis Başkanlığı göreve başlamış değildi. Bununla birlikte,
Cemal Paşa'nın bu telgrafını aldıktan sonra, şu şifreli telgrafı
yazdim :
Ankara, 9.1.1920
Harbiye Nâzırı Cemal Paşa Hazretleri'ne
Hüseyin Kâzım, Tahsin, Celâlettin Arif, Hâmit Beyefendilere özel
:
Ankara'ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağını, Harbiye Nâzırı
Paşa Hazretleri vasıtasıyla bildiren görüşlerinizi öğrendik. Konu,
vatan ve milletin varlığı ile ilgilidir. Millî Meclis'te millî teşkilâta
dayalı kuvvetli bir grup kurulmaz ve Sıvas Genel Kongresi ile milletin
bütün dünyaya ilân ettiği kararlar, Meclisin büyük çoğunluğu tarafından
bir inanç ve ilke olarak benimsenmezse, millî hizmetimizin sağlayacağı
başan boşa çıkar. Memleket bir felâkete uğrayabilir. Bundan dolayı,
birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandalarının bizim için uyulacak
bir değeri olamaz. Gaye, vatan ve milletin kurtuluşudur. Bir iki
gün için teşrifiniz ve karşılıklı görüşme ile bir ülkü birliğine
varılması bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi,
yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.
Hey'et-i Temsiliye adına
Mustafa Kemal
BAYBURT'TA BİR YALANCI PEYGAMBER
Saygıdeğer Efendiler, İstanbul'un dokunduğumuz ve açıklamasını yaptığımız
bu can sıkıcı durumu ile uğraşırken, memleketin doğu ucunda da bir
yalancı peygamberin yarattığı oldukça önemli ve kanlı bir olay geçiyordu.
Bununla ilgili olarak 15'inci Kolordu Komutanlığı'ndan birçok raporlar
geliyordu. Bayburt'a dört saat uzaklıkta Hart karyesi vardır. Bu karyede
oturan Eşref adında bir şeyh, şiîlik telkinlerinde bulunuyormuş. Bundan
üzüntüye kapılan Bayburt müftüsü ve din adamları, şeyhi getirerek
sorguya çekmek için kurdukları bir hey'eti Hart'a göndermişler ve
mahallî hükûmet adına şeyhi davet etmişler... Şeyh bu davete uymamış...
Mahallî hükûmet 5O kişilik bir birlik göndermiş. Buna büsbütün öfkelenen
şeyh, müritleriyle birlikte birliğe saldırmış; silâhlarını ve cephanesini
almış; er ve subaylarını esir, bazılarını da şehit etmiş... Bunun
üzerine, çevredeki bazı birlikler Bayburt'a gönderilmekle birlikte,
işin kan dökülmeksizin barış yolu ile çözüme bağlanması tercih edilmiş...
Şeyhe din adamları ve yüksek rütbeli subaylardan kurulu birkaç hey'et
gönderilmiş... Hükûmete boyun eğmesi için öğütler verilmiş... Böylece,
boşu boşuna on altı gün kaybedilmiş. En son giden Erzurum kadısı başkanlığındaki
hey'etin ricası da Şeyh Eşref üzerinde etkili olamamış. Aksine, şeyh
bunlara : "Hepiniz kâfirsiniz! Kimseyi tanımam ve boyun eğmem.
Savaşacağım. Allah bana, buyruğumu kullarıma duyurmakla görevlisin"
dedi yolunda bir ültimatom vermekle birlikte, bir yandan da köylere
"Sahib-i Şeriat" ve "Mehdî-i Muntazar" imzalarıyla
birtakım bildiriler göndererek halkı kandırmış ve kendisine katılmalarını
sağlayarak başkaldırmış... Bunun üzerine, bizzat Bayburt'a gelip 9'uncu
Tümen'in komutasını ele alan Yarbay Hâlit Bey, 25 Aralık 1919 günü,
yeterince kuwetle Hart'a hareket eder. Şeyh başına topladığı âsîlerle
karşı koymaya karar verdiğinden, topçu ve piyade birliklerinin şeyhle
çatışması ve çarpışması gerekir. Bu sırada, şeyhin müritlerinden birtakımları
da Hart'a yardım etmek üzere, çevre köylerde toplanırlar. Nihayet,
Yarbay Hâlit Bey' in doğrudan doğruya Bayburt'tan bana gönderdiği
1 Ocak 1920 tarihli şifresinde bildirdiği gibi, "Hart olayı,
yalancı peygamberle oğullarının ve kendisine bağlı adamlarından bazılarının
öldürülmesi ve Hart'ın teslim alınmasıyla sonuçlanmıştır.
Halit Bey, bu şifresinde, milletvekilleri ile ilgili bazı bilgiler
de verdiğinden, kendisine 1/2 Ocak 1920 tarihinde şu şifreli telgrafı
yazdım :
Hart olayında siz kardeşimin elde ettiği başarıyı kutlar, milletvekillerinin
Ankara'ya gelmeleri yolundaki çalışmalarınıza teşekkür ederim.
Mustafa Kemal
HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA GENÇ KOMUTANLARI BAŞINDAN
UZAKLAŞTIRMAK İSTİYOR
Efendiler, Harbiye Nezareti ile Hey'et-i Temsiliye arasında bir
türlü çözüme bağlanamamış bir konu vardı. Nâzır Paşa, İstanbul'da
bulunan generalleri kolorduların ve albay rütbesindeki komutanları
tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki komutan ve subayları da
Anadolu'daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu. Bu isteği bir
ilke olarak ileri sürmüş ve uygulamasını da; Harbiye Nezareti eski
Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa' yı, Ankara'da Ali Fuat Paşa'nın yerine
20'nci Kolordu Komutanlığı'na, Nurettin Paşa'yı da Konya'da Albay
Fahrettin Bey' in yerine l2'nci Kolordu Komutanlığı'na atamak suretiyle
bir oldubittiye getirmek istemişti.
Bu sisteme uyulup uygulandığı takdirde, Birinci Dünya Savaşı'nda
yetişmiş, kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç
general ve komutan varsa, şüphesiz bunların hepsi de bu görevlerden
uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü, İstanbul'da toplanmış bulunan
eski general ve komutanlar, kıdem ve rütbe bakımından, büyük ordu
birliklerinin başında bulunan genç komutanlardan önde geliyorlardı.
Biz asla bu prensipten yana olamazdık.Özellikle, içinde bulundumuz
şartlar unutularak girişilen böyle sakat işlere, elbette olur diyemezdik.
Bundan dolayı, Cemal Paşa' ya, her zaman görüşümüze ve atanan yeni
kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gereğini bildiriyorduk.
Fahrettin Paşa , kolordusunun başında bulunarak Aydın cephesine
yardım ve destek sağlamaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa , Ferit Paşa
zamanında görevden alınmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek
istememişti.
20'nci Kolordu'ya, Ankara'da bulunan 24'üncü Tümen Komutanı Yarbay
Rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa
hem Kuva-yı Milliye Komutanlığını yapıyor hem de gerçekte kolordusuna
hâkim bulunuyordu.
Biz, kolordu ve tümen birliklerinde komuta değişikliğini kabul
etmemeye, özellikle millî gayenin emrine girmiş ve o yolda çalışmakta
olan, şahsiyetleri bizce bilinen komutanları, böyle boş ve kimbilir
nasıl özel bir maksat güttüğü de bilinmeyen bir prensibe feda etmemeye
kesinlikle karar verdik. Yalnız, İstanbul'da bulunan genç ve fedakâr
subaylarla doktorların bir an önce Anadolu'ya, ordu birliklerine
gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.
Cemal Paşa , Ankara'ya geldiğimiz günlerde bu iş üzerinde daha
ısrarlı durmaya ve acele etmeye başladı. Konuyu haysiyet meselesi
yaptı. İstifa edeceğini bildirerek gözdağı vermeye başladı. Makine
başında cevap verilmesi için yaptığı ısrar üzerine, Harbiye Nâzırı'na
29 Aralık 1919 tarihinde yazdığım şifreli telgrafta :
"Ali Fuat Paşa' nın komutanlıktan ayrılmasını, biz aslında
hiçbir vakit devamlı olarak kabul etmedik. Ahmet Fevzi Paşa'nın
komutanlığa asıl olarak atanması söz konusu olamaz, Barışın gerçekleşmesinden
önce tasarlanan ve uygun bulunan esasların uygulanması çok büyük
sakıncalar doğurur, Savaşta yararlık göstererek makam ve mevki kazanmış
kimseleri ast durumuna düşürmek olmaz. Bu zamansız teşebbüsler millî
teşkilât için çalışmakta olan kimselerin iş başından ayrılmalarına
ve böylece millî birliğin sarsılmasına yol açar.
Açıkta kalmış, yetenekli subaylar, kolordulara bağlı birliklere,
kolordulann emrindeki bölge ve mevki komutanlıklarına ve askerlik
şubelerine, bulundukları rütbelerle atanarak tatmin edilebilirler.
Küçük rütbeli subay ve doktorların ise bir an önce gönderilmesi
gerekir. 12' nci Kolordu'ya gelince, bu kolordu, savaşmakta olan
Kuva-yı Milliye ile işbirliği etmiş ve iki taraf arasında fiilî
ve karşılıklı bir güven doğmuştur. Değişiklik kesinlikle doğru değildir.
Oradaki durumun da böyle bir şeye asla tahammülü yok yoktur"
dedim.
Efendiler, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli'de bulunan bütün
komutanlarla yazışmalar yaparak dikkatlerini çekmiştim. Ocak ayı
başında, Ankara'da bulunan Fuat Paşa'ya olduğu gibi, Konya'da bulunan
Fahrettin Paşa'ya da: "Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı
bırakmayarak eskisi gibi millî ve vatanî görevinize devam etmeniz
gerekmektedir. Bu bakımdan, bu konuda yapılacak tebligattan bizi
zamanında haberdar ediniz" emrini verdim.
HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA, DEDİKLERİM YAPILMAZSA
GÖREVDEN ÇEKİLİRİM VE MİLLET MECLİSİNİN AÇILMASI GERÇEKLEŞEMEYECEK
BİR HAYAL OLUR, DİYOR
Cemal Paşa , Ocak ayı başlarında, o tarihte Harbiye Nezareti başyaveri
bulunan Salih Bey' i 8'inci Kolordu Komutanı Salih Paşa ' dır, kendisinin
iki mektubu, bu mektuplara ekli oiarak, İtilaf Devletleri olağanüstü
temsilcilerinin 24-Aralık 1919 tarihli ortak bir notası ve bu notaya
hükumetin verdiği cevap sureti ile birlikte Ankara'ya gönderdi. Cemal
Paşa, bu mektuplarında da komuta değişikliği ve görevden alma düzenlemeleriyle
ilgili prensibinden, komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşa'ların
görevleri başına gitmelerini sağlama gereğinden söz ediyor ve özellikle
: "Ordunun önemli komuta mevkilerinde, son Millî Mücadele'ye
açıkça katılmış olan kimselerin bizzat ve resmen bulunmaları, dışarıya
ve özellikle yabancılara lara karşı, orduda siyasetin hâkim olduğu
görünümünü verir ve bu da herhalde kötü etki yapar; Nezaret doğrudan
doğruya bu etkilerin fiilî baskısı ile karşı karşıyadır" diyordu.
Görevinden çekileceğini yine tekrarlıyor ve bu defa, bu durumda artık
Millet Meclisi'nin toplanmasının gerçekleşemeyecek bir hayal olacağını
haber veriyordu .
Efendiler, bu konu ile ilgili olarak verdiğim cevapları şöylece
özetleyebilirim : "Görüşlerimizde isabet bulunduğu yolundaki
inancımızı tekrarlarız. Ferit Paşa'nın kötü yönetiminin mirası olan
Aydın cephesinin ve bölgesinin ve oralardaki Kuva-yı Milliye'nin
şimdiki ve gelecekteki durumunu, büyük bir ilgi ile dikkate alıyoruz.
Gelecek için ümit verici bir durumun yaratılmasını düşünüyoruz.
Ali Fuat Paşa'nın devlet ve millet gözünde, her türlü eleştirinin
dışında bulunduğu inancının korunması ana şarttır. Millî Mücadele
sırasında her ne şekilde olursa olsun ileri atılmış olanların, görevlerinden
uzaklaştırılmaları ve durumlarının değiştirilmesi, fedakârlıklarının
suç sayıldığı şeklinde yorumlanır. Bu durum, bizim sonuna kadar
değişmeyecek olan görüşümüze göre, asla uygun sayılamaz."
Hükûmetçe söz konusu olan siyasî sakıncaları ortadan kaldırmak
için yapılacak her şey yapılmıştır.
Ahmet Fevzi Paşa , bizimle işbirliği yapabilme kabiliyetine sahip
değildir. Ahmet Fevzi Paşa'nın özel görevle gezip dolaşır ken, gittiği
yerlerde söylediği mantıksız sözleri bildirmiştik. Bunu kendisinden
beklemem diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi Paşa'nın arkadaşlara yazdığı
özel bir şifreli telgrafta : "Ordu bugünkü anarşik durumunda
kaldıkça memleket için felâket kaçınılmazdır" diyor. Bu zat,
ordunun millî teşkilâtı desteklemesini anarşi olarak kabul ediyor.
Oysa, bilmek gerekir ki, ordu millî teşkilât kadrosunun dışında
değil, belki onun ruhunu ve temelini oluşturmaktadır.
Ahmet Fevzi Paşa'nın, Gönen'de ilk iş olarak yaptığı marifet, Anzavur
olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen haydutların serbest
bırakılmasını istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden tayin ettiğiniz
iki zatın kabul edilemeyeceği yolundaki zarurî ve haklı düşünceleriınize
karşı, ortaya bir haysiyet meselesi çıkarmayınız. Bu, vatan ve millete
bağlılıkla bağdaştırılamaz.
"Görevden çekilirseniz, Meclis-i Meb'usan'ın toplanmasının
gerçekleşemeyecek bir hayal olacağı, yolundaki kaydınızdan, Sadrazam
da dahil olduğu halde bütün kabinenin meşrutiyet idaresine karşı
olduğu anlaşılmaktadır. Pek önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması
ve belirtilmesi rica olunur."(Belge : 217).
İTİLAF DEVLETLERİ FEVKALADE TEMSİLCİLERİNİ ALİ
RIZA PAŞA KABİNESİ'NE VERDİKLERİ ORTAK NOTA
Efendiler, şimdi Başyaver Salih Bey aracılığı ile gönderildiğini
bilginize sunduğum İtilâf Devletleri olağanüstü temsilcilerinin Ali
Rıza Paşa Kabinesi'ne verdikleri ortak notadan da biraz söz edeyim
:
Fransa, Büyük Britanya ve İtalya olağanüstü komiserleri, Karadeniz
Ordusu ve Başkomutanı Sir George Milne ( Sör Corç Miln ) ile Osmanlı
Harbiye Nâzırı arasında geçen birtakım yazışmalara Osmanlı Hükûmeti'nin
dikkatini çektikten sonra, bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki,
Harbiye Nâzırı Cemal Paşa, Karedeniz Ordusu Başkomutanı'nın, Paris
Konferansı kararlarına uyarak verdiği talimatı uygulayacak yerde,
yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, birtakım
kabulü imkânsız mazeretler ve sebepler ileri sürmüştür.
Olağanüstü komiserler, Harbiye Nâzırı'nın takındığı tavrın yol
açacağı tehlikeli sonuçlar üzerine Osmanlı Devleti'nin dikkatini
çekmekle birlikte, Karadeniz Ordusu Başkomutanı tarafından bildirilen
Konferans kararlarının uygulanması için ne gibi tedbirler almayı
düşündüğünü öğrenmek ister.
Olağanüstü komiserler, "olayı öğrenen İtilâf Devletleri Yüksek
Meclisi'ni aydınlatmak üzere, Yüksek Meclis adına verilen emirlerin
Harbiye Nâzırı tarafından yerine getirilmemiş olmasını, Osmanlı,
Hükûmeti'nin nasıl karşıladığını hemen bildirmesini ister"
diyorlar.
Efendiler, Osmanlı Hükûmeti, bu notaya verdiği cevapta : "İzmir'in
işgalinin nasıl başladığını; karma komisyonun nasıl soruşturma yaptığını
ve soruşturmaya kadar geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında
halkın nasıl can ve namusunu koruma kaygısına düştüğünü; hükûmetle
ordunun daima araştırma komisyonunun adalet ve insafına güvendiğini;
yalnız, akan kanları, hiç değilse şimdilik dindirmek için, Osmanlı
Harbiye Nezareti'nin,General Milne Cenapları'na,23 Ağustos 1919
tarihli bir yazı ile teklifte bulunmuş olduğunu bildiriyor. Bu teklifin,
Yunan birlikleriyle Kuva-yı Milliye arasına Osmanlı birliklerinin
yerleştirilmesinden ibaret olduğunu; ancak, bu teklifin kabul edilmediğini"
ifade ediyor.
Sonra; "İşgal bölgesinin Yunan birliklerinden başka, İtilâf
birlikleri tarafından da işgali teklifiyle ilgili 20 ve 27 Ağustos
1919 tarihli iki yazıya ve bunların da karşılıksız kaldığına"
işaret olunuyor.
Bundan sonra da, " General Milne Cenapları'nın sınır tespitini
gösterir yazılarının (3 Kasım 1919), Harbiye Nezareti'ne gönderildiği
noktasına temas edilerek, Harbiye Nâzırı'nın böyle bir yazının hükümlerini
uygulamaya tek başına yetkili bulunmaması dolayısıyla, hükümete
başvurduğundan ve hükûmetçe de durumun komiserlere bildirildiğinden"
söz ediliyor.
Daha sonra, geçici sınır çizgisine kadar Yunanlıların işgaline
engel olan kuvvetin, halk kitlesinden ibaret olduğunu söylüyor.
Hükumetin ve ordunun halka sözünü geçirmekte güçsüz olduğunu belirterek,
konuya adaletli bir çözüm yolu bulunmasını bir daha rica ettikten
sonra "gerek hükûmet ve gerek Harbiye Nezareti sanki Paris
Konferansı kararlarını uygulamıyormuş gibi bir suçlamadan vazgeçilerek,
lûtfedip kurtarmaya yardımcı olunması" yolundaki yalvarmalara
yüksek saygıları da eklenerek, cevap yazısına son veriliyor.
Saygıdeğer Efendiler, şimdi de Cemal Paşa'nın mektuplarında dokunduğu
noktalara işaret edeceğim :
Harbiye Nâzırı, bize İtilâf Devletleri komiserlerinin notasını
okuturken bir taraftan da öteden beri yaptırmak veya bizi yapmaktan
alıkoymak istediği noktaları tekrarlıyor ve pekiştiriyordu. Cemal
Paşa'nın, bu defa isteklerini ileri sürer ve teklif ederken, bu
notayı da okutarak bizim ruh halimiz ve manevî gücümüz üzerinde
etkili olmayı düşünmüş bulunduğuna ihtimal vermek bilmem doğru olur
mu?
Cemal Paşa , İtilâf Devletleri'nin siyasî eğilimlerinden söz ettikten
sonra, "Hükümet, Wilson prensipleri çerçevesinde kabul edebilecekleri
yeniliklere söz verir nitelikteki bir bildiriyi yakında yayınlayacaktır.
Dahiliye Nâzırı'nı gücendirmemelidir; çünkü ayrılır. O takdirde
hükûmet bunalımı olur. Meclis açılınca Dahiliye ve Hariciye Nâzırları'nın
değiştirileceği kesindir. Düşmanlar, Meclis'i açtırmamak istiyorlar.
Hattâ Muhipler Cemiyeti'nin, Zâtışâhâne'ye başvurarak ve bu Meclis
in meşru olmadığını bildirerek, dağıtılmasını isteyecekleri haber
alındı" , diyor ve milletvekillerinin Ankara'ya gelmesi işinden
söz ediyor.
İTİLAF DEVLETLERİNİN KARADENİZ BAŞKOMUTANI, OSMANLI
DEVLETİ'NİN HARBİYE NAZIRI'NA DOĞRUDAN DOĞRUYA TALİMAT VE EMİR VERMEKTEDİR
Şimdi Efendiler, bu üç belge metnini göz önünde bulundurarak hep
birlikte kısa bir yorumlama yapalım: Komiserlerin notasından anlıyoruz
ki, İtilâf Devletleri'nin Karadeniz Başkomutanı M r. G e o r g e M
i I n e, Osmanlı Devleti nin Harbiye Nâzırı'na, C e m a l P a ş a
'ya doğrudan doğruya kendi emri altındaymış gibi talimat ve emirler
vermektedir. C e m a 1 P a ş a , şimdiye kadar bize bunu bildirmedi.
Ve yine anlı oruz ki, Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nâzırı, atdığı
talimat ve emirleri yerine getirememekten ve kabulü imkânsız özürler
ve sebepler ileri sürmüş olmaktan dolayı suçlanıyor.
Harbiye Nâzırı'nın aldığı emirlerin ne olduğunu kestiriyor ve ne
için yapamamakta olduğıınu da anlıyoruz. Çünkü, Kuva-yı Milliye
engeldir... Kuva-yı Milliye, Harbiye Nâzırı'nın ve hükûmetin, Başkomutan
Mr. G e o r g e M i 1 n e'in emirlerine ve talimatına uyarak verdiği
veya vereceği emirlere boyun eğmiyor.. İşte komiserler, Paris Konferansı
adına, bunu, kabul edilebilecek nitelikte bir özür ve sebep saymıyorlar.
Demek istiyorlar ki, hükûmet iseniz, Harbiye Nâzırı iseniz, memleketz,
millete, orduva hâkim olmalısınız! Hâkim iseniz, ileri sürülen özürler
ve sebepler kabul edilebilecek gibi değildir.
Efendiler, Ali Rıza Paşa Kabinesi, 2 Ekim 1919'da iş başına geçti.
On dan önce Ferit Paşa Kabinesi vardı. Buna göre, Kuva-yı Milliye
ile Yunan birlikleri arasında, Osmanlı birliklerinin yerleştirilmesiyle
ilgili 23 Ağustos 1919 tarihindeki teklifi yapan Ferit Paşa Kabinesi'dir.
Ali Rıza Paşa Kabinesi, daha bir teklif ileri sürmüş değildir.
Ancak, buna rağmen, Başkomutan M i l n e , 3 Kasım 1919 tarihinde
düşmanların rın gireceği bölgenin sınırını çiziyor ve bu sınıra
kadar Yunanlıların gir melerinin sağlanmasını C e m a 1 P a ş a
'ya emrediyor. İşte C e m a 1 P a ş a'nın yerine getiremediği emir
bu oluyor. Teşekküre değer bir durumdur ki, gerek kendisi gerek
içinde bulunduğu kabine, nihayet iş başına geçtikten bir ay sonra,
Kuva-yı Milliye'ye karşı güçsüz olduklarını yabancı komiserlere
söyleyebilmişlerdir.
Efendiler, bu belgelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı
nokta, bencc, kabinenin ortak notaya vermiş olduğu karşılıkta, komiserlerin
ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçak gönüllülük ve incelikle
cevap verilirken, bir hususun asla dikkate alınmamış olmasıdır.
O da, Efendiler; M r. G e o r g e M i 1 n e'in Osmanlı Devleti'nin
Harbiye Nazırı'na doğrudan doğruya emir ve talimat vermekte oluşudur.
Bu durum ne millî teşkilât'a karşı onur meseleleri çıkaran Harbiye
Nâzırı'nın ne de Osmanlı Devleti'nin bağımsızlığını korumak sorumluluğunu
yüklenmiş olan kabinenin şeref ve haysiyetine dokunmuyor. Bu durumun,
kendilerinin haysiyetini ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş
olduğunu farketmek istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar.
Hiç olmazsa, bağımsızlığıınıza darbe vuran bu saldırı ve tecavüze
aracılık edemeyiz diye feryada cesaret edemiyorlar... Cesaret edemiyorlar
Efendiler, çünkü korkuyorlar. Nitekim korktukları başlarına geldi.
Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insan haysiyetini ve millî
gururun saldıraya uğrayamayacağı çevre ve şartlar içinde bulunmak
gerekir. Buna değer vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir millet
için, hiçbir saldırıya uğratılmaksızın korunabiImesi, en büyük namus
borcu olan kutsal kavramlar üzerinde çoktan saygısız ve duygusuz
oldukları yargısına hak kazandırmaktadır.
İNSAF VE MERHAMET DİLENMEKLE MİLLET İŞLERİ, DEVLET
İŞLERİ GÖRÜLEMEZ
İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez.
Milletin ve devletin şeref ve bağımsızlığı korunamaz...
"İnsaf ve merhamet dllenmek gibi bir ilke yoktur. Türk milleti
Türkiye'nin gelecekteki çocukları, bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar".
Efendiler, C e m a l P a ş a'ya komuta değişikliği ile ilgili noktalarda
verdiğimiz cevabı bilginize surımuŞtum. Müsaade ederseniz, o cevabın
baş tarafını oluşturan diğer noktalar üzerindeki görüşlerimizi de
özetleyeyim :
Temel noktalar üzerindeki gÖrüşlerimiz şunlardı :
1- İtilâf Devletleri'nin her biri, bütün Türkiye'den en büyük çıkarlarını
sağlamak peşindedirler. Bu da, Türkiye'de güvenilir bir dayanak
noktasının elde edilmesini gerekli kılmaktadır. Yabancılann açıktan
açığa aleyhte görünmelerinin ve hoşnutsuz olmalarının sebebini,
kabinenin tarafsız tutumunda aramalıdır.
2 - Kabine bildiri yayınlamakta acele etmemelidir. Bildiri, kabine
durumunu sağlamlaştırdıktan sonra yayınlanmalıdır. Kabinenin güçlü
olması, her bakımdan Kuva-yı Milliye'ye dayandığı inancını verecek
bir davranış tarzını benimsemesiıve ve bunu bütün dünyaya göstermesine
bağlıdır.
Meclis toplandıktan ve orada kuvvetli bir "Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti Grubu" meydana geldikten sonra, bildiriye sıra gelebilir.
Bildiri, her halde, Barış Konferansı'na gidecek delegeler yola çıkmadan
önce, fakat grupla görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir. Çünkü,
böyle olmazsa hiçbir önem ve değeri olmayacaktır. Bir de, işe, kabul
edilecek yenilikleri duyurmakla başlamak doğru değildir. Aksine,
bildiride milletin bağımsızlığından ve ülkenin bütünlüğünden başlamak
ve ancak bunun sağlanması şartına bağlı olmak üzere, hükûmet işlerinin
ana çizgilerini tespit etmek yerinde olur.
Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar Sıvas Gene1 Kongresi'nin
bildiri ve tüzüklerinde yer almıştır. Orada, gelecekteki sınırlar,
devlet ve milletin bağımsızlığı, azınlıklann haklan, yabancı himayesinin
milletçe nasıl karşılandığı gibi hususlar açıklanmıştır. Böyle bir
bildiri şimdiden hazırlanır ve Meclis'in açılışında çoğunluk grubuyla
görüşüldükten sonra ilan edilir. Uygun olanı budur.
3 - Dahiliye Nâzırı'nın çekilmesiyle kabinede bir bunalım doğmasına
sebep görülmemektedir. Böyle bir düşünceden, Dahiliye Nazırı'nı
sadrazam olarak kabul ettiğiniz anlamı çıkar. Bir kabinede bunalım
ancak hükûmet başkanının çekilmesiylo çıkabilir. Kabinenin Dahiliye
Nazırı Ş e r i f P a ş a' ya, onun da F e r i t P a ş a'ya bağlı
olduğu anlaşılıyor.
Meclis açıldıktan sonra, Dahiliye ve Hariciye Nâzırlan'nın kesin
olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlayamadık. Bu nâzırlar
şim diden böyle bir söz verdiler mi?
Düşmanların Meclis'i açtırmak istemeyecekleri tabiîdir. Yalnız,
Padişah'ın, Meclis'i dağıtma ihtimali de düşünülebilir mi? Eğer
böyle bir ihtimal varsa, o halde Meclis'i, İstanbul'da dağıtmak
ve milleti Meclissiz bırakmak için mi topluyoruz? Bu bakımdan, Padişah'ın
bu konudaki görüşlerinin hey'etimizce kesin olarak şimdiden bilinmesi
gerekir ki, milletvekillerini İstanbul dışında güvenli bir yerde
toplamak için teşebbüslerde bulunalım. Aksi halde, Meclis İstanbul'da
toplanmak yüzünden yukarıda belirtilen durumlara düşerse, bunun
sorumluluğu İstanbul'da toplanmasını ısrarla isteyenlere ait olacaktır.
4 - Milletvekillerinin görüşmelerde bulunmak üzere Ankara'ya gel-
meleri yararlıdır.
ANKARA HALKI İLE YAKINDAN TANIŞMAK İÇİN VERDİĞİM
KONFERANS
Efendiler, beni gerçekten samimî, parlak ve güven verici duygularla
karşılamış olan sayın Ankara halkı ile daha yakından tanışmak ve onlarla
börüşmek bir görev hükmünde idi. Onun için, görüşmek üzere davet ettiğimiz
milletvekillerinin gelınelerini beklediğimiz günlerde, toplanmış olan
sayın Ankaralılara, bir konferans vermiştim (Belge : 220).
Bu konferansın temel noktaları üzerinde kısaca konuşayım :
W i l s o n prensipleri : Bu prensiplerin 14 maddesinden Türkiye
ile ilgili olanları vardı. Zaten yenilmiş ve Ateşkes Anlaşması imzalamış
Osmanlı Devleti, bu prensiplerin gönül okşayıcı ve göz aldatıcı
manzarasıyla bir süre oyalandı.
30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondoros Mütarekesı'nin maddeleri
ve bu maddeler arasında özellikle yedincisi, beyni yakan ateşten
bir zehirdi. Yalnız bu madde, vatanın geri kalan kısmını düşmanların
işgal ve istilâsına hazır bulundurmaya yeterdi.
İstanbul'da biribiri ardınca gelen ve âciz kimselerden kurulmuş
olan kabineler, şerefsiz, haysiyetsiz ve aşağılık görünüşleriyle,
suçsuz ve Tanrı'ya bel bağlamış olan milletin sembolü olarak tanındı;
değer vermeye lâyık görülmemeye başlandı. Bu yüzden dünyanın medenî
devletleri medeniyetin gereklerini unutacak kadar saygısız oldular.
Öteden beri Türk milleti aleyhinde bütün dünyada yapılan en mantıksız
propagandalar, her zamankinden çok kulak vermeye değer bulundu.
Dokuz aydan beri, başlayan milli uyanış ve faaliyet, durumu ve
görünüşü değiştirdi ve daha, çok değiştirecektir. Millet kurulmuş
olan birliği korur ve bağımsızlığı için fedakârlıktan çekinmezse
başarı muhakkaktır. Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde alınmış olan
kararlar, milletin gerçekleştireceği amaçların temelini oluşturur.
Ferit Paşa Kabinesi'ni düşüren millettir. Fakat Ali Rıza Paşa Kabinesi'ni
iktidar mevkiine getirmiş olma sorumluluğu millete ait değildir.
Bununla birlikte anlaşma durumundavız.
ANKARA'YA GELEN MİLLETVEKİLLERİYLE YAPTIĞIM TEMASLAR
Efendiler, şimdi Ankara ya gelen milletvekilleriyle ya pılan temas
ve görüşmelere gelelim :
Milletvekilleri, aynı günde veya günlerde toplu olarak bulunamadılar.
Teker teker veya küçük gruplar haünde gelip gittiler. Bu zatların
veya hey'etlerin hepsine, ayrı ayrı ve hemen hemen aynı temel noktaları
günlerce üst üste tekrarlamak zorunda kaldık.
Herşeyden önce, manevî gücün, kalp ve vicdan gücünün yüksek tutulması
şarttır. Bunu bilirsiniz. Biz de bu gücü artırmak üzere :
Önce içteki ve dıştaki duzumun güven ve ferahlık verici nitelikte
gelişen noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve ispata
çalıştık. Snnra, belirli bir amaç etrafında bilinçli ve azimli olarak
birleşmenin sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın tekrar
ettik.
Bir toplumun yaşamasının ve mutluluğunun, ancak gayelerinde ve
gayelerinin gerçekleştirilmesinde tam bir birlik halinde bulunmasına
bağlı olduğunu açıkladık. "Vatanın kurtuluşu, istiklâlin kazanılması"
hedefine yönelmiş bulunan millî birliğimizin, köklü ve düzenli bir
teşkilâtın varlığına ve bu teşkilâtı iyi yürütüp yönetebilecek yetenekli
kafaların ve enerjilerin, bir tek beyin ve bir tek enerji halinde
birleşmiş ve kaynaşmış olmasına bağlı bulunduğunu söyledik. Bu münasebetle
İstanbul'da açılacak Meclis-i Meb'usan'da güçlü ve dayanışmalı bir
grubun kurulması zaruretini ortaya koyduk.
Millet, tarihin, ancak devletlerin yıkılış ve çöküş gibi bunalımlı
zamanlarında kaydettiği çok önemli ve tehlikeli anları yaşıyordu.
Böyle anlarda, talih ve kaderini doğrudan doğruya kendi eline almakta
gaflet gösteren milletlerin, gelecekleri karanlık ve felâketlerle
doludur.
Türk milleti bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu
ki, kurtuluş ümidi vaadeden her samimî işarete koşmaktaydı. Ancak
, bir toplumun, uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve terbiyesinin
etkisinden bir günde, bir yılda kurtulup serbest kalabileceğini
düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.
Bu sebeple, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar,
bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göstererek, ona kurtuluş
hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.
TÜRK MİLLETİNİN EN BELİRGİN İSTEK VE İNANCI : KURTULUŞ
Türk milletinin kalbinden, vicdanından doğan ve ilham alan en köklü
en belirgin istek ve inancı belli olmuştu : Kurtuluş...
Bu kurtuluş feryadı Türk vatanının bütün ufuklarında yankılanmaktaydı.
Milletten başka bir açıklama beklemeye gerek yoktu. Artık bu isteği
dile getirmek kolaydı. Nitekim, Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde millî
istek açıkça ortaya konmuş ve dile getirilmişti.
Bu kongrelerde alınan kararlara bağlı olduklarını bildirdikleri
için milletçe vekil seçilen kimseler, her şeyden önce, bu kararlara
bağlı şahıslardan oluşan ve bu kararları ilân eden dernekle ilişkili
bulunduklarını gösterir ad taşıyan bir grup kuruculardı : "Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti Grubu"... İşte bu grup, millî teşkilâta ve dolayısıyla
millete dayanarak, her nerede olursa olsun, milletin kutsal gayelerini
cesaretle dile getirecek ve savunacaktı. |
|