İÇ İSYANLAR VE DOĞU CEPHESİNDEKİ GELİŞMELER
İÇ İSYANLAR
Efendiler,1919 yılı içinde, millî teşebbüslerimize karşı başlayan
iç isyanlar, sür'atle memleketin her tarafına yayıldı.
Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmastı, Karacabey, Biga ve dolaylarında;
İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarıdolaylarında;
Bozkır'da; Konya, Ilgın, Kadınhan, Karaman, Çivril, Seydişehir,
Beyşehir, Koçhisar dolaylarında; Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile,Erbaa,
Çorum dolaylarında; İmranlı, Refahiye, Zara, Hafik ve Viranşehir
dolaylarında alevlenen karışıklık ateşleri, bütün memleketi yakıyor,hainlik,
cehalet, kin ve bağnazlık dumanlan bütün vatan göklerini yoğun karanlıklar
içinde bırakıyordu. İsyan dalgaları, Ankara'da karargâhımızın duvarlarına
kadar çarptı. Karargâhımızla şehir arasındaki telefon ve telgraf
hatlarını kesmeye kadar varan kudurmuşcasına kasıtlar karşısında
kaldık. Batı Anadolu'nun, İzmir'den sonra, yeniden önemli bölgeleride,
Yunan ordusunun taarruzlarıyla çiğnenmeye başlandı.
Dikkatle üzerinde durulmaya değer bir husustur ki, sekiz ay önce,millet,
Hey'et-i Temsiliye etrafında toplanarak, Damat Ferit Hükûmeti ile
ilişki ve haberleşmelerini kesmiş iken, Ali Galip 'in teşebbüsü
gibi tek tük olaylardan başka, böyle genel bir ayaklanma olmamıştı.
Bu seferki yaygın ve genel ayaklanmalar, sekiz ay zarfında, memleket
içinde çok hazırlık yapıldığını gösteriyordu. Damat Ferit Hükûmetinden
sonraki hükûmetlerle, millî şuurun korunması ve güçlendirilmesi
için yaptığımız mücadelelerin ne kadar haklı sebeplere dayandığı,
acı bir şekilde bir daha anlaşılmış oluyordu. Millî Mücadele'ye
kuvvet vermek için cephelerle ve ordu ile ilgilenme bakımından İstanbul'daki
hükûmetlerin gösterdiği başka türlü ihtimallerin acı sonuçları da
ayrıca görülecektir.
ANZAVUR VE DÜZCE İSYANLARI
Efendiler, önce, iç isyanlar hakkında açık bir fikirverebilmek
için, müsaade buyurursanız, iç isyan olaylarına yeri geldikçe dokunmak
üzere, anlatılan safhaları özet olarak arz edeyim :
21 Eylül 1919 tarihinde, Balıkesir'in kuzey bölgesinde başlayan
birinci Anzavur isyanı,16 Şubat l920'de yine aynı bölgede ikinci
defa başgösterdi. Bu iki isyan, askerî birliklerimiz ve millî müfrezelerimizle
bastırıldı. 13 Nisan 1920 tarihlerinde Bolu, Düzce dolaylarında
da isyan çıktı. Bu isyan, 19 Nisan 1920 tarihinde Beypazarı'na kadar
yayıldı. Bu sırada Anzavur, 11 Mayıs 1920'de top ve makineli tüfeklerle
donatılmış beş yüz kişilik bir kuvvetle, üçüncü defa olarak Adapazarı
ve Geyve dolaylarında, zayıf bir millî müfrezemize saldırmak suretiyle
yine ortaya çıktı.Anzavur, gönderdiğimiz millî müfrezelerimize,
düzenli ordu birliklerimize durmadan saldırdı. 20 Mayıs 1920 tarihinde,
Geyve Boğazı yakınlarında yenildi ve kaçmak zorunda kaldı.
Düzce dolaylarındaki isyan olayı önemliydi. Abaza ve Çerkezlerden
meydana gelen dört bin kişilik büyük bir kalabalık, Düzce'yi basarak
hapishaneleri boşalttılar ve çarpışma ile oradaki süvari müfrezemizin
silâhlarını aldılar. Hükûmet memurlarını ve subayları hapsettiler.
Her taraftan, âsîler üzerine kuvvet gönderdik. Bu arada, Geyve'de
bulunan 24' üncü Tümen de, Komutanı Yarbay Mahmut Bey başta olduğu
halde, Düzce'ye hareket etti. Mahmut Bey , Meclis'in açıldığı gün,
yani 23 Nisan 1920'de, Hendek'ten Düzce'ye geçerken, Hendek de isyan
etti. Adapazarı da âsîler tarafından elde edildi. Mahmut Bey,25
Nisan 1920'de, Hendek - Düzce yolu üzerinde âsîler tarafından aldatılarak
pusuya düşürülmüş ve ilk ateşte şehit edilmiştir. Kurmay Başkanı
Sami Bey , yaveri ve daha birkaç subay da aynı zamanda şehit düştüler.
Bunun üzerine, 24' üncü Tümen muharebe edemeden âsîler tarafından
tamamiyle esir edildi. Bütün tüfekleri, topları alındı. Ağırlıkları
yağma edildi. Bu sırada İzmit Mutasarrıfı Çerkez İbrahim , İstanbul'dan
Adapazarı'na geldi. Halka Padişah'ın selâmını bildirdi ve yüz elli
lira maaşla gönüllü toplamaya başladı. Toplanan âsî kuvvetler bütün
o yöreye hâkim olduktan sonra, Geyve Boğazı'ndaki kuvvetlerimize
taarruza başladılar.
Bizim, bu isyan alanına gönderdiğimiz kuvvetler şunlardı:
1- Salihli ve Balıkesir Kuva-yı Milliye'sinin oluşturduğu Çerkez
Ethem Bey müfrezesi;
2 - İki tabur düzenli ordu birliği, dört dağ topu, beş makineli
tüfek ve üç yüz efe süvarisinden kurulmuş Binbaşı Nazım Bey müfrezesi;
3 - İki tabur piyade, sekiz makineli tüfek, iki sahra ve iki dağ
topundan kurulu, Yarbay Arif Bey müfrezesi;
4 - 'Üç yüz kişilik millî kuvvet ve iki makineli tüfek ve iki havan
topundan ibaret Binbaşı İbrahim Bey(Çolak) müfrezesi.
Komutan olarak da Ali Fuat Paşa , Geyve Boğazı yakınlarından Adapazaın'na
uzanan kesimde, Refet Paşa da Ankara'dan Beypazarı yoluyla Bolu'va
uzanan kesimde görevlendirildiler.
HİLAFET ORDUSU
Efendiler, İzmit'te de Süleyman Şefik Paşakomutasında, Hilâfet
Ordusu adını taşıyan bir hain kuvvet yığınak yapıyordu. Bunun bir
kısım kuweti de, Bolu yakınlarında hurmay BinbaşıHayri Bey komutasında
âsîleri desteklemişti. Btz kuvvetle birlikteİstanbul'dan gönderilmiş
birçok subay da vardı.
Hilâfet Ordusu'nun, Süleyman Şefik Paşa'dan sonra, bellibaşlı komutanları,
Süvari Tümgenerali Suphi Paşa ve Topçu Yarbaylarından Senaî Bey'di.
İstanbul'da da özel olarak kurulmuş birkurmay hey'eti vardı. Bu
hey'etin başlıca komutanları da, Kurmay AlbayRefik ve Kurmay Yarbay
Hayrettin Bey'lerdi.
Suphi Paşa ile ilgili küçük bir hâtıramı anlatayım : SuphiPaşa'yı
Selânik'ten tanırdım. Ben yüzbaşı (kolağası) iken, o daha o zaman
tümgeneral ve süvari tümeni komutanı idi. Aradaki rütbe farkına
rağrrıen, çok yakın arkadaşlığımız vardı. Meşrutiyet'in ilânında,
ilk defa İştipdolaylarında Cumalı adında bir yerde süvari manevraları
yaptırmıştı. Diğer bazı kurmaylar arasında beni de tatbikat ve manevrada
bulunmaküzere davet etmişti. Kendisi Almanya'da yetişmiş çok usta
bir biniciydi.Fakat askerlik sanatını anlamış bir komutan değildi.
Manevranın sonunda, ben, yetkim ve rütbem elvermediği halde, Paşa'yı
bütün subaylarınıönünde acı bir şekilde eleştirmiştim. Daha sonra
"Osmanlı Ordugâhı" adlıküçük bir eser de yazmıştım.Suphi
Paşa , gerek açıkça yaptığım üueleştirilerden ve gerek yayınlanan
bu eserimden dolayı pek üzüldü. Kendisinin itirafına göre, maneviyatı
kırıldı. Fakat, şahsen bana gücenmedi.Arkadaşlığımız devam etti.
İşte Hilâfet Ordusu'na buldukları komutanbu Suphi Paşa'dır. Paşa,
sonradan Ankara'ya geldi. Geziye çıkıyordum. İstasyonda büyük bir
kalabalık içinde biribirimizle karşılaştık. Kendisine ilk sorum
şu oldu : "Paşam niçin Hilâfet Ordusu Komutanlığınıkabul ettin?"
Suphi Paşa, bir an bile duraklamadan : "Size yenilmek için"
cevabını verdi.
Bu cevabı ile anlatmak istiyordu ki, bu görevi özel bir maksatla
kabul etmişti. Suphi Paşa , öyle bir duygu içinde bulunabilir. Fakat,gerçekte,
komutayı üstüne aldığı zaman kuvvetleri zaten yenilmiş bulunuyordu.
Bolu, IZüzce, Adapazarı ve İzmit dolaylarındaki bu isyan, bu defa
Haziran 1920 tarihine kadar üç aydan fazla sürdü. Fakat bundan sonra,29
Temınuzda yeniden bir isyan oldu. Ancak, bundan sonra da, bu bölgede
tamamen sakin kalınmış değildir. Bununla birlikte, sonuç olarak
âsîlertamamiyle bozguna uğratılmış ve elebaşları, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin kanunlarına teslim edilmiştir. Hilâfet Ordusu'nun
Bolu yakınlarında bulunan kısmı da bozguna uğratıldı. Komutanı Binbaşı
Hayrive sı ıbayları Yüzbagı A 1 i, 'Üsteğmen Şerefettin, Üsteğmen
Hay rettin, Makineli Tüfek Subayı Mehmet Hayri , Tabur KâtibiHasan
Lütfi , Cerrah İbrahim Ethem Efendiler'e de ötekiâsî elebaşılarına
yapılan işlem uygulandı. Hilâfet Ordusu da, İzmit'tenİstanbul'a
kaçmaya mecbur edildi.
YENİHAN, YOZGAT VE BOĞAZLIYAN İSYANLARI
Efendiler, memleketin kuzeybatı bölgesinde âsîlerle uğraşırken,
memleketin ortasında Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan dolaylarında
da isyan başlıyor. Bu isyanhareketleri de hatırlanmaya değer.
14 Mayıs 1920 tarihinde Postacı Nazım ve Çerkez Kara Mustafa adında
birtakım adamlar, otuz kırk kişi ile Yenihan'abağlı Kaman köyünde
isyan ettiler. Bu hareket gittikçe artan bir şiddetlegenişledi.
Âsîler, 27/28 Mayıs I920 gecesi Çamlıbel'de bulunan bir müfrezemizi
basarak esir ettiler. 28 Mayıs 1920'de diğer bir kısım âsîler de
Tokat yakınında yürüyüş halinde bulunan bir taburumuza hücum ederekdağıttılar
ve bir kısmını esir ettiler. Cür'etlerini artıran âsîler, 6/7 Haziran
1920 gecesi Zile'yi işgal ettiler. Oralardaki askerlerimiz Zile
kalesineçekilerek kendilerini savundı.ılar. Askerin erzak ve cephanesi
tükendikien üç gün sonra âsîlere teslim oldular. Asîler 23/24 Haziran
1920'de deBoğazlıyan'a baskın yaptılar. Orada bulunan bir müfrezemizi
dağıttılar.Amasya'da bulunan Cemil Cahit Bey' in komutasındaki 5'inci
Kafkas Tümeni, âsîler aleyhine harekete geçirildi. Antep bölgesinde
bulunanKılıç Ali Bey de, bir millî müfreze ile bu bölgeye gönderildi.
Erzurum'dan Ankara'ya gelmekte olan bir Erzurum Millî Müfrezesi
de, obölgede bırakıldı.1920 yılı Temmuzunun ortalarına kadar, bu
âsîlerin takip ve tepelenmeleriyle uğraşıldı. Yenihan isyanı, Orta
Anadolu,nun ötekibölgelerindeki fesatçıları da harekete geçirdi.
Çapanoğullarından Celâl,Edip, Salih ve Hâlit Bey'ler;Aynacıoğulları
ve DeliÖmer çeteleri gibi birtakım eşkıvayı başlarına toplayarak
13 HazirandaYozgat civarında Köhne bucak merkezini, 14 Haziranda
da Yozgatşehrini işgal ederek büyük bir bölgeye hâkim oldular. Merkezi
Sıvas'taolan 3' üncü Kolordu kuvvetleri ve o bölgede bıraktığımız
millî lcuvvetleryeterli değildi. Eskişehir'deki Ethem Bey müfrezesi
ile Bolu dolaylarındaki İbrahim Bey müfrezesi de Yozgat bölgesine
gönderildiler.
Yozgat ve dolaylarında âsîler yok edildikten sonra, oraya gönderilen
müfrezelere öteki bölgelerde görev verildi. Fakat bu yörelerde genellikle
güvenlik kurulamadı.
7 Eylül 1920'de Küçük Ağa, Deli Hacı, Aynacıoğulları denilen birtakım
serseriler Zile yakınlarında, Kara Nazım,Çopur Yusuf adında birtakım
adamlar da Erbaa yakınlarında yeniden faaliyete geçtiler. Bunlardan
Aynacı oğulları üç yüz atlı kadar toplayabilmişlerdi. Bu durum karşısında,
İkinci Kuvve-i Sevyareadını alan İbrahim Bey müfrezesi, tekrar,
bulunduğu Eskişehir bölgesinden Yozgat'a giderek, oradaki millî
müfrezeler ve jandarma kuvvetleriyle birlikte Maden, Alaca, Karamağara,
Mecidözü bölgelerinde, çeşitligruplar halinde, karışıklık çıkaran
ve eşkıyalık eden âsîleri takip ederekortadan kaldırdı.İbrahim Bey
, âsîllerin ortadan kaldırılmasını ancak üç aydan fazla bir zamanda
başarabildi.
GÜNEYSINIRLARIMIZDA GEÇEN OLAYLAR
Efendiler, bu tarihlerde güney bölgelerimizde de bizi ciddî bir
şekilde uğraştıran önemli isyanlar çıktı : Milli aşiretinin beyleri
olan Mahmut, İsmail,HaIil Bahur, Abdurrahman Bey'ler, güneyde, düşmanlarla
gizlice ilişki ve bağlantı kurduktan sonra, Sürt'ten Dersim dolaylarınakad:ır
uzanan bütün aşiretlerin beyleri sıfatını takınarak o bölge boş
olmal: ve bölgeyi baskı altına alnıak davasına kalkıştılar.
Fransızlar,1920 yılı Haziranının başlarında, Urfa'yı ikinci defa
zaptetmek için hareket ettikleri zaman, Milli aşireti de Siverek'e
doğru ilerledi buna karşı, o bölgede bulunan 5' inci Tümenimiz görevlendirildi.
Butümen o bölgedeki millî kuvvetlerimizle de desteklendi.19 Haziran
1920tarihinde, birliklerimizin takibi altında, güneydoğu yöniinde
düşman bölgesine kaçmaya mecbur edildi. Bu aşiret, bir süre düşman
bölgesinde hazırlandıktan sonra, 24 Ağustos 1920'de üç bin atlı
ve develi ve bin kadarda piyadeden ibaret bir kuvvetle yeniden bizim
topraklarımıza geçti. Viranşehir yakınlarına geldi.Âsîler, aman
dilemek maksadıyla geldiklerinisöyleyerek o bölgedeki komutanlarımızı
aldatıp, tedbir almakta ihmaledüşürdüler. Bu sırada, o yakınlarda
dağınık halde bulunan müfrezelerimize saldırarak onları yendiler
ve 26 Ağustos 1920'de Viranşehir'i işgalettiler. Haberleşmelerimize
ve bağlantımıza engel olmak üzere de, o bölgedeki bütün telgraf
hatlarını kestiler.
Ancak, on beş gün sonra, 5 inci Tümen in Siverek, Urfa, Resulayin
ve Diyarbakır'da bulunan birliklerinden gönderilen kuvvetlerlebize
bağlı aşiret kuvvetleri âsîleri yenebilmişlerdir. Takip edilen Milli
yeniden güneye, çöle kaçtı.
Efendiler, güneyde Milli aşiretinin isyanını bastırmaya çalışırken,Afyonkarahisar
bölgesinde Çopur Musa adında bir adam da, başına topladığı kuvvetle
askerleri ordudan kaçmak için ayartıyor ve milleteaskere gitmemeyi
telkin ediyor. Çopur Musa , 21 Haziran 1920 tarihinde Çivril'i bastı.
Gönderilen kuvvetler karşısında kaçtı ve Yunan ordusuna katıldı.
KONYA İSYANI
Efendiler, Çopur Musa olayından önce birayaklanma olayı da Konya'da
oldu. 5 Mayıs 1920 tarihinde, Konya'da birfesat derneği keşfedildi.
Bu dernek üyelerinin ileri gelenleri tutuklanmaya başladı. Bir gün
sonra, tutuklanmakta olan bu ileri gelenler, halkı dakışkırtarak
Konya içinde sİlâhlı bir toplantı yapmaya giriştiler. Bir kısım
halk da silâhlı olarak dışarıdan gelerek hep birlikte isyan ettiler.
Konya'da bulunan komutan, elindeki kuvvetlerle cesurca hareket ederek
âsîleri dağıtmayı ve önayak olanları tutuklayıp takip etmeyi başardı.
SAVAŞ CEPHELERİNİN DURUMU
Efendiler, Meclis'in açıldığı ilk günlerde, çeşitli cep helerin
ne durumda olduklarını da hep birlikte birdefa daha hatırlayalım
:
l. İzmir Yunan Cephesi :
Yüksek hey'etinizce de bilinmektedir ki, Yunanlılar İzınir'e çıktıkları
zaman, orada,17' nci Kolordu Komutanı olarak ,karargâhıyla birlikteNadir
Paşa bulunuyrordu. Kuvvet olarak, Yarbay Hurrem Bey komutasında
56' ncı Tümen'in iki alayı vardı. Bu kuvvet, özellikle, kolordukomutanının
emriyle, düşmana karşı koydurulmaksızın, büyülü hakaretler altında,
Yunanlılara teslim edilmiştir. Bu tümenin bir alayı ( 172' ncialay)
Ayvalık'ta bulunuyordu. Komutanı Yarbay Ali Bey (Afyonkarahisar
Milletvekili Albay Ali Bey) idi.
Yunan ordusu işgal alanını genişletirken, Ayvalık'a da asker çıkardı.Ali
Bey, bu Yunan kuvvetine karşı 28 Mayıs 1919'da savaşa giriş ti.
Butarihe kadar, Yunan birlikleri hiç bir yerde ateşle karşılık görmemişti.Aksine,
bazı şehir ve kasabalar halkı korkutulmuş, İstanbul 1-IÜkûmeti'nin
emirlerine uyarak idare âmirleri başta olmak üzere, Yunan birliklerini
özel hey'etlerle karşılamışlardı. Ali Bey'in Ayvalık bölgesinde
muharbe cephesi kurması üzerine, yavaş yavaş Soma'da, Akhisar'da,
Salihl:'de millî cepheler oluşmaya başlamıştı.
1919 yılının 5 Haziranından başlayarak, Albay Kâzım Bey (Meclis
Başkanı Kâzım Paşa hazret1eri), Balıkesir'deki 61' inci Tümer'in
komutasını, vekâleten üzerine almıştı. Daha sonra Ayvalık, Soma,Akhisar
kesimlerini içine alan Kuzey Cephesi Komutanlığı'nı yaptı. FuatPaşa
'nın Batı Cephesi Komutanlığı'na tayin edilmesinden sonra, Kâzım
Bey 'e, Kuzey Kolordusu Komutanlığı makam ve yetkisi verildi.Aydın
dolaylarında, İzmir'in işgalinden sonra, asker ve halktan bazı vatanseverler,
Yunanlılara karşı savunma, halkı cesaretlendirme ve silâhlımillî
teşkilât kurma gayretleriyle çalışıyorlardı. Bu arada İzmir'den
adve kıyafet değiştirerek o bölgeye gitmiş olan Ce1â1 Bey ( İzmir
Milletvekili Ce1â1 Bey'dir)'in gayret ve fedakârlığı anılmaya değer.
15/16Haziran 1919 gecesi, A1i Bey 'in Ayvalık'tan gönderdiği kuvvetler,
Bergama'daki Yunan işgal kuvvetlerini bir baskınla perişan etmişlerdi.
Bubaskına, kısmen, Balıkesir ve Bandırma'dan gönderilen kuvvetler
de katılmıştı. Bu olay üzerine, Yunanlılar, dağınık ve zayıf müfrezelerini
geriçekip toplamak gereğini duydular. Bu arada Nazilli'yi de boşalttılar.
Busebeple, Aydın'da hazırlıkta bulunurken, çevreden toplanan halk
kuvvetleri bunları sıkıştırmaya başladı. Yunanlılarla halk arasında
şiddetli birçarpışma oldu. Sonunda, Yunanlılar, Aydın'ı da boşaltıp
çekildiler.
Böylece, 1919 yılının Haziran nyı ortalarında Aydın cephesi de
kuruldu. Bu bölgede bulunan 57' nci Tümen'in Komutanı Albay M e
h m e tŞefik Bey ve Tümen Topçu Komutanı Binbaşı Hakkı Bey'di. Alaykomutanlarından
Binbaşı Haci Şükrü Bey, millî kuvvetlerin başındaYürük Ali Efe ve
Demirci Mehmet Efe vardı. Sonunda Demirci Mhmet Efe, duruma hâkim
olarak Aydın Cephesi Komutanlığı'nıkendi üzerine aldı. Daha önce
dolayısıyla arz etmiştim ki, sonradan orayagönderdiğim Albay Refet
Bey (Refet Paşa) bile Demirci Mehmet Efe'nin komutanlığını kabul
etmiştir.
Efendiler, İzmir'in çeşirli cephelerinde kurulan ve yavaş yavaş
subaylar ve askerî birliklerle desteklenmeye çalışılan millî cephelerin
beslenmeleri, daha çok, doğrudan doğruya o bölgeler halkı tarafından
sağlanıyordu. Bunun için de geri bölgelerde millî teşkilât kurulmuştu.
Bu görevin, halktan hükûmete geçişi, Büyük Millet Meclisi Hükûmetı
nin kuruluşundan sonra sağlanabilmiştir.
2. Güneyde Fransız Cephesi:
a) Fransız birliklerine karşı doğrudan cio5rııya Adana bölgesindeMersin,
Tarsus, Islahiye bölgelerinde ve Silifke dolaylarında millî kuvvetler
kurulmuş ve çok cesurca işe girişmişlerdi. Adana'nın doğu bölgesinde,
Tufan Bey adıyla hareket eden Yüzbaşı Osman Bey 'in kahramanlıkları
kayda değer. Millî müfrezeler, Mersin, Tarsus, Adana şehirleririn
girişlerine kadar sokulup hâkim oldular. Pozantı'da Fransızlarıkuşatarak
geri çekilmeye mecbur ettiler.
b) Maraş'ta, Antep'te, Urfa'da önemli muharebe ve çarpışmalaroldu.
Sonunda işgal kuvvetleri buradan çekilmeye mecbur edildiler. Bubaşarıların
kazanılmasında büyük rolleri olan Kılıç A1i ve Ali SaipBey'lerin
adlarını anmayı bir görev sayarım.
Fransız işgal bölgelerinde ve cephelerinde millî kuvvetler, her
gündaha esaslı bir şekilde teşkilâtlanıyorlardı. Millî kuvvetler,
ordu birlikleri ile desteklenmeye başlanmıştı. İşgal kuvvetleri,
her tarafta sıkı veşiddetli bir şekilde zorlanıyordu.
Efendiler, bu durum üzerine Fransızlar, 1920 Mayısından başlayarak
bizimle temas ve görüşme imkânları aradılar. Önce Ankara'ya İstanbul'dan
bir binbaşı ile bir sivil geldi. Bu şahıslar, İstanbul'dan önce
Beyrut'a gitmişler. Eski Van Milletvekili Haydar Bey bunlara aracılık
ediyordu. Bu buluşma ve görüşmelerimizden elle tutulur bir sonuç
çıkmadı.Fakat, Mayıs sonlarına doğru Suriye Fevkalade Komiseri adına
hareketeden Mösyö Duquest adında bir zatın başkanlığında bir Fransız
Hey eti Ankara'ya geldi. Bu hey'etle yirmi günlük bir ateşkes anlaşması
yaptık. Bu geçici anlaşma ile, biz, Adana bölgesinin boşaltılmasına
bir başlangıç hazırlama hedefini güdüyorduk.
Efendiler, bu Fransız hey'etiyle yaptığım yirmi günlük ateşkes
anlaşması, Büyük Millet Meclisi'nde bazılarının itirazlarına uğradı.
Oysa,benim bu anlaşmayı kabul etmekle sağlamak istediğim yararlar
şunlardı :
Önce, Adana bölge ve cephelerinde bulunan ve kısmen askerle detakviye
edilen millî kuvvetleri, sükûnetle yeniden düzenlemek istiyordum.
Millî kuvvetlerin bu çarpışma aralığında dağılabileceklerini de
dikkate alarak, ateşkes tebliği yanında bazı tedbirlerin alınmasını
da emrettim. Bundan başka, Efendiler, önemli saydığım siyasî bir
yararlanmayıda hesaba katıyordum. Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti,
daha İtilâfDevletleri'nce elbette ki tanınmamıştı. Aksine, memleket
ve milletin kaderiyle ilgili konularda, İstanbul'da Ferit Paşa Hükûmeti
ile ilişki ve işlemlerde bulunmakta idiler. Bu bakımdan, Fransızların
İstanbul Hükûmeti'ni bir tarafa bıralcıp Ankara'da bizimle 5örüşmeleri
ve herhangi birkonuda uyuşmaları, ogün için sağlanması yararlı önemli
siyasî bir nokta idi. Bu ateşkes görüşmesinde, millî sınırlarımız
içinde olup da Fransızlar tarafından işgal altına alınmış bulunan
bölgelerin tamamı ile boşaltılmasını açık ve kesin bir dille istedim.
Fransız delegeleri, bu konııda yetkialmak üzere Paris'e gitmek mecburiyetini
ileri sürdüler. Yirmi günlükateşkes anlaşması, bir bakıma daha esaslı
bir anla$ma yapmak için yetkialmaya zaman bırakmak gibi kabul edildi.
Efendiler, bu görüşme ve konuşmalarımızdan bende uyanan izlenim,
Fransızların Adana ve dolaylarınıboşaltacakları merkezinde idi.
Bu düşünce ve inancımı, Meclis'e ifade etmiştim. Gerçi Fransızlar,
ateşkes süresi sona ermeden Zonguldak'ı işgaletmek suretiyle anlaşmanın
yalnız Adana bölgesine ait olduğunu göstermek istemişlerse de, biz,
bu hareketin ateşkesi hükümsüz bıraktığı sonucuna vardık. Fransızlarla
anlaşmamız bir süre gecikti.
İSTANBUL ANKARA İLE TEMAS ARIYOR VE BU TEMASI NURETTİN
PAŞA SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR
Saygıdeğer Efendiler, 9 Mayıs 1920 günü Meclis'in gizli oturumunda
açıklama yaparken ve Fransız me murları ile hey'etleri tarafından
bizimle temas ve bağlantı kurma yolları arandığını bildirirken,
mil letvekillerinden biri (yanlış hatırlamıyorsam ÇorumMilletvekili
rahmetli F u a t B e y), "birkaç günden beri gûya İstanbul,
bizimle anlaşmak istiyormuş, bu konuda bilgi verir misiniz?"
diye bir soruyöneltti.
Gerçekten, o tarihten dört beş gün önce, İstanbul'da Leon adındabir
Çanakkale üzerinden bizi aramıştı. Ankara'yı bulduktan ve bizim
burada bulunduğumuzu anladıktan sonra, dediler ki : "Söyleyeceğimiz
şeyler pek önemlidir. Onun için haberleşmeyi geceye bırakalım. Ordu
merkezleri de aradan çekilsinler. O gece görüşmediler. Fakat bir
iki gecesonra yeniden aradılar. Bu defa karşımıza çıkan kimse eski
İzmir ValisiNurettin Paşa imzasıyla bir telgraf yazdırdı. Bu telgrafın
içindekilerşöyleydi : "Ben, iki arkadaşımla birlikte, İstanbul'un
sizinle anlaşmasınaaracılık etmeyi vatan için yararlı bir görev
sayarım. Buradaki hükûmetve İngilizler buna razı oldular. Sizin
de olumlu cevabınızı bekleriz. Nurettin Paşa , telgrafını Hey'et-i
Temsiliye Başkanlığı'na yazıyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
ve Hükûmeti'nin kuruluşundan, çalışmayabaşladığından ve Büyük Millet
Meclisi'nin varlığını ve meşruluğunu doğrulayan Hıyanet-i Vataniye
Kanunu'ndan habersiz görünüyor. Nurettin Pa şa'nın telgrafını, Millî
Savunma Bakanı olan Fevzi PaşaHazretleri'negönderdim.Fevzi Paşa,
Nurettin Paşa'ya cevap verdi. Bu cevabında dedi ki : Telgrafınızı
Hey'et-i TemsiliyeBaşkanlıgı na ekmekle daha er ek durumdan haberdar
olmadı ınızanlaşılıyor. Ve durumu açıkladıktan sonra K İstanbul
da hangi makamAnkara'da hangi makamla görüşmek istiyor?" dedi.
Bu telgrafa imzasız olarak gelen cevapta : "Telgrafı yazan
kimseler şimdi burada değillerdir. Bunu bırakıp gittiler. Yarın
saat 10.00'da size bilgi veririz." deniliyordu. Bundan sonra
Nurettin Paşa ikinci defa olarak yine aradı.Bu defa. Telgraf haberleşmeleriyle
anlaşma imkânı olmadığından, sizyetkili bir hey'eti İstanbul'a gönderin,
görüşelim ve anlaşalım diyordu.
Efendiler, biz de cevap olarak dedik ki : " Pek doğrudur,
gerçektentelgrafla anlaşmak mümkün değildir. Fakat siz Mudanya'ya
geliniz ve nevakit gelebileceğinizi de bildiriniz. Bizim tarafımızdan
da orada yetkilikimseler hazır bulunur. Bursa'ya da gereken talimat
verildi." Ondan sonra bir daha arayan olmadı. Hoca Müfit Efendi
(Kırşehir) : "Acabagerçekten Nurettin Paşa mıydı? diye sordu.
Ben de : " Evet, gerçektenNurettin Paşa'ydı, karşılığını verdim.
Efendiler, İstanbul Hükûmeti'nin Nurettin Paşa vasıtasıylayaptığı
bu müracaatın Anzavur'un Balıkesir bölgesinde yenilgiye uğratıldığı
ve Bolu'da başarı kazanmaya başladığımız günlere rastladıgınıda
belirtmeliyim.
NURETTİN PAŞA ANKARA'DA
Efendiler, Nurettin Paşa'dan bir daha telgraf almadık. Fakat, kendisi
Diyarbakır'lı Kâzım Paşaile birlikte, 1920 yılının Haziran ayı ortalarında
Ankara'ya geldi. Bizimleişbirliği etmeden önce, bazı konularda görüşümüzü
anlamak istediğinisöyledi.
Birincisi, Hilâfet ve saltanat makamı üzerindeki düşünce ve görüşümüz;
İkincisi, bolşeviklik konusundaki görüşümüz;
Üçüncüsü, İtilâf Devletleri'ne karşı, özellikle İngilizlere karşı
da,savaşa karar verip vermediğimiz, konularıydı.
Görüşme, Ziraat Okulu'ndaki karargâhımızın bir odasında, gece yapıldı.
Bu görüşme'de, Nurettin Paşa ile birlikte gelen Kâzım Paşa 'dan
başka Fevzi ve İsmet Paşa 'lar da hazır bulunuyorlardı. Nurettin
Paşa, birinci, ikinci sorulara aldığı cevapları pek doyurucu bulmadı.
Fakat, özellikle üçüncü sorunun cevabı, uzun ve hararetli tartışmalara
yol açtı. Çünkü biz demiştik ki, gayemiz, millî sınırlarımız içinde
toprak bütünlüğümüzü ve milletin bağımsızlığını tam olarak sağlamaktır.
Bunaengel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa
olsun,mutlaka çarpışır ve başarı kazanırız. Bu konudaki karar ve
inancımızkesindir. İşte Nurettin Paşa, bir türlü buna inanamıyor
ve razı olamıyordu. Nihayet kendisine dedik ki : "Bu konuda
görüşmeyi kabul etmekle, yeni görüşlere varmak ve kararlar almak
söz konusu değildir. Sen,bugüne kadar milletin iyice belirmiş ve
kesinleşmiş olan inançlarına uyacaksın! "Ondan sonra, kendisine
verebileceğimiz uygun bir görev üzerinde duruldu. Kendisinin, Konya
valisi sivil görevi ve Konya Yöresi Komutanı ünvanıyla Yunan cephesinin
güneyindeki bölgenin komutanı olmasını uygun gördük. Asıl Batı Cephesi
için, komutan olarak 18 Haziran1920'de Ali Fuat Paşa'yı görevlendirdik.
Efendiler, o günlerde Yunan Cephesi'nde düşmanın bazı hazırlıklaryaptığı
hissedildiğinden, cephede duyarlık arttı. Bu yüzden NurettinPaşa'nın
görevi kesinleşmeden ve kendisini görev yerine göndermeden,acele
olarak Batı Cephesi'ne hareketim gerekti. Nurettin Paşa 'nıngörevlendirme
işleminin tamamlanmasını Genel Kurmay Başkanı bulunan İsmet Paşa'ya
bıraktım. Gerçekten düşman, bütün cephe üzerinde taarruza geçmişti.
Bizim birliklerimiz geri çekiliyordu. Nurettin Paşa, cephedeki elverişsiz
durumu anlayınca İsmet Paşa'ya görev kabuledebilmek için birtakım
şartların, hükûmetçe karar altına alınması gereğinden söz etmiş.
O şartlara göre, hükûmet memleketin yönetiminde veönemli konularında
esaslı ve kesin karar almadan önce Nurettin Paşa'nın düşünce ve
onayını almak zorunda kalacaktır. Çünkü, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nde
yer alan üyeler, Tevfik Paşa ve benzerlerigibi, olgun yaşta ve tecrübeli
kimseler olmayıp, genç birtakım kimselermiş. İsmet Paşa, pek yadırgadığı
bu zihniyet ve teklifi, derhal şifreylebana bildirdi. Ben de Nurettin
Paşa'nın, kendisine görev teklif ettiğim zaman söylemediği bu düşünceyi,
genel durumda bunalım başgöstermesi üzerine ortaya atmış olmasını
anlamlı buldum ve İsmet Paşa'ya verdiğim cevapta, kendisine görev
verilmemesini emrettim. Nurettin Paşa'nın, Yunan taaruzu başladıktan
iki gi.in sonra bana gönderdiğibir yazıda yazdıklarını dikkate değer
bulmuştum. Arzu buyurursanız, buyazıyı yüksek hey'etinize olduğu
gibi okuyayım :
Ankara İstasyonu, 24.6.1920
Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığı'na
Efendim Hazretleri,
Atanmış olduğum komutanlıktan ve valilikten uzaklaştınlma şekli
ilegörevden alınma durumunun bildiriliş şeklini hakaret saydım.
Bir devlet adamı tarafindan ileri sürülen vatanla ilgili bir düşünce
ve görüşün tartışılmasına değil,dinlenilmesine bile değer ve önem
verilmemesini ve ilgili Büyük Millet Meclisi'ninve Hükûmeti'nin
oylannı alıncaya kadar bile beklenmeyerek ve taharnmül edilmeyerek
veyahut belki de buna gerek görülmeyerek iki veya üç kişi gibi pek
azüyenin düşünce ve istekleriyle bu yolda işlem yapılmasında bir
sakınea görülmemesini ve bundan dolayı da memleketin, eber yanılmıyorsam
böyle bir anlayışlayönetilmesini millet ve memleket için tehlikeli
saymakta olduğumun arzına, Başkanlık yüksek makamının müsaadelerini
rica ederim.
Bugünkü şartlar içinde, görev kabulünü sakıncalı bulduğum ve işbirliğiniyararlı
göremediğim için, memleketim olan Bursa'da oturmak üzere, ilk trenle
Ankara'dan aynlacağımı bilginize sunar, veda ederim, Efendim Hazretleri.
Nurettin İbrahim
Efendiler, benim bu yazıya verdiğim cevap da aynen şuydu :
25.6.1920
Tümgeneral Nurettin Faşa'ya
İlgi : 24 Haziran 1920 tarihli yüksek tezkereleri.
Söz konusu edilen komutanlık ve valilik görevi, daha Millî Savunma
ve İçişleri Bakanlıkları'nca resınen zatıalilerine verilmenıiş ve
tebliğ edilmemişti. Bubakımdan ne atanmanız ne de ayrılmanız söz
konusu değildir. Yalnız, zâtıâlînizegörev verilmesi ditşünülmüş,
bu konuda düşünce ve karannız sorulmuştu, Atamadurumu daha kesinleşmemiş
olduğu bir sırada, Genelkurmay vasıtasıyla öğrenilendûşünce ve kanaatınızdaki
kararsızlıklar üzerine, Hükûmet'çe, atanmanızdan vazgeçilmesine
karar verildi. Böyle bir karan vermek için, zan buyurduğunuz gibi,
durumun Büyük Millet Meclisi'nin Genel Kurulu'na sunulması, mevcut
ve yürürlükteki kanunların gereklerinden değildir. Bursa'ya giderek
orada oturmanıza gelince, bağlı bulunduğunuz askerlik mesleği dolayısıyla,
bu konuda Millî SavunmaBakanlığı yüksek katına usulünce başvurmanız
gereği tebliğ olunur, efendim.
Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal
Nurettin Paşa, Bursa'ya değil Taşköprü'ye gitmiş ve uzun zaman orada
kalmıştır. Bundan sonra da kendisine, yeniden birkaç durumdolayısıyla
dokunacağız. O durumları da yeri geldikçe gerektiği kadaraçıklayacağım.
NURETTİN PAŞA ANKARA'DA
Efendiler, Nurettin Paşa'dan bir daha telgraf almadık. Fakat, kendisi
Diyarbakır'lı Kâzım Paşaile birlikte, 1920 yılının Haziran ayı ortalarında
Ankara'ya geldi. Bizimleişbirliği etmeden önce, bazı konularda görüşümüzü
anlamak istediğinisöyledi.
Birincisi, Hilâfet ve saltanat makamı üzerindeki düşünce ve görüşümüz;
İkincisi, bolşeviklik konusundaki görüşümüz;
Üçüncüsü, İtilâf Devletleri'ne karşı, özellikle İngilizlere karşı
da,savaşa karar verip vermediğimiz, konularıydı.
Görüşme, Ziraat Okulu'ndaki karargâhımızın bir odasında, gece yapıldı.
Bu görüşme'de, Nurettin Paşa ile birlikte gelen Kâzım Paşa 'dan
başka Fevzi ve İsmet Paşa 'lar da hazır bulunuyorlardı. Nurettin
Paşa, birinci, ikinci sorulara aldığı cevapları pek doyurucu bulmadı.
Fakat, özellikle üçüncü sorunun cevabı, uzun ve hararetli tartışmalara
yol açtı. Çünkü biz demiştik ki, gayemiz, millî sınırlarımız içinde
toprak bütünlüğümüzü ve milletin bağımsızlığını tam olarak sağlamaktır.
Bunaengel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa
olsun,mutlaka çarpışır ve başarı kazanırız. Bu konudaki karar ve
inancımızkesindir. İşte Nurettin Paşa, bir türlü buna inanamıyor
ve razı olamıyordu. Nihayet kendisine dedik ki : "Bu konuda
görüşmeyi kabul etmekle, yeni görüşlere varmak ve kararlar almak
söz konusu değildir. Sen,bugüne kadar milletin iyice belirmiş ve
kesinleşmiş olan inançlarına uyacaksın! "Ondan sonra, kendisine
verebileceğimiz uygun bir görev üzerinde duruldu. Kendisinin, Konya
valisi sivil görevi ve Konya Yöresi Komutanı ünvanıyla Yunan cephesinin
güneyindeki bölgenin komutanı olmasını uygun gördük. Asıl Batı Cephesi
için, komutan olarak 18 Haziran1920'de Ali Fuat Paşa'yı görevlendirdik.
Efendiler, o günlerde Yunan Cephesi'nde düşmanın bazı hazırlıklaryaptığı
hissedildiğinden, cephede duyarlık arttı. Bu yüzden NurettinPaşa'nın
görevi kesinleşmeden ve kendisini görev yerine göndermeden,acele
olarak Batı Cephesi'ne hareketim gerekti. Nurettin Paşa 'nıngörevlendirme
işleminin tamamlanmasını Genel Kurmay Başkanı bulunan İsmet Paşa'ya
bıraktım. Gerçekten düşman, bütün cephe üzerinde taarruza geçmişti.
Bizim birliklerimiz geri çekiliyordu. Nurettin Paşa, cephedeki elverişsiz
durumu anlayınca İsmet Paşa'ya görev kabuledebilmek için birtakım
şartların, hükûmetçe karar altına alınması gereğinden söz etmiş.
O şartlara göre, hükûmet memleketin yönetiminde veönemli konularında
esaslı ve kesin karar almadan önce Nurettin Paşa'nın düşünce ve
onayını almak zorunda kalacaktır. Çünkü, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nde
yer alan üyeler, Tevfik Paşa ve benzerlerigibi, olgun yaşta ve tecrübeli
kimseler olmayıp, genç birtakım kimselermiş. İsmet Paşa, pek yadırgadığı
bu zihniyet ve teklifi, derhal şifreylebana bildirdi. Ben de Nurettin
Paşa'nın, kendisine görev teklif ettiğim zaman söylemediği bu düşünceyi,
genel durumda bunalım başgöstermesi üzerine ortaya atmış olmasını
anlamlı buldum ve İsmet Paşa'ya verdiğim cevapta, kendisine görev
verilmemesini emrettim. Nurettin Paşa'nın, Yunan taaruzu başladıktan
iki gi.in sonra bana gönderdiğibir yazıda yazdıklarını dikkate değer
bulmuştum. Arzu buyurursanız, buyazıyı yüksek hey'etinize olduğu
gibi okuyayım :
Ankara İstasyonu, 24.6.1920
Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığı'na
Efendim Hazretleri,
Atanmış olduğum komutanlıktan ve valilikten uzaklaştınlma şekli
ilegörevden alınma durumunun bildiriliş şeklini hakaret saydım.
Bir devlet adamı tarafindan ileri sürülen vatanla ilgili bir düşünce
ve görüşün tartışılmasına değil,dinlenilmesine bile değer ve önem
verilmemesini ve ilgili Büyük Millet Meclisi'ninve Hükûmeti'nin
oylannı alıncaya kadar bile beklenmeyerek ve taharnmül edilmeyerek
veyahut belki de buna gerek görülmeyerek iki veya üç kişi gibi pek
azüyenin düşünce ve istekleriyle bu yolda işlem yapılmasında bir
sakınea görülmemesini ve bundan dolayı da memleketin, eber yanılmıyorsam
böyle bir anlayışlayönetilmesini millet ve memleket için tehlikeli
saymakta olduğumun arzına, Başkanlık yüksek makamının müsaadelerini
rica ederim.
Bugünkü şartlar içinde, görev kabulünü sakıncalı bulduğum ve işbirliğiniyararlı
göremediğim için, memleketim olan Bursa'da oturmak üzere, ilk trenle
Ankara'dan aynlacağımı bilginize sunar, veda ederim, Efendim Hazretleri.
Nurettin İbrahim
Efendiler, benim bu yazıya verdiğim cevap da aynen şuydu :
25.6.1920
Tümgeneral Nurettin Faşa'ya
İlgi : 24 Haziran 1920 tarihli yüksek tezkereleri.
Söz konusu edilen komutanlık ve valilik görevi, daha Millî Savunma
ve İçişleri Bakanlıkları'nca resınen zatıalilerine verilmenıiş ve
tebliğ edilmemişti. Bubakımdan ne atanmanız ne de ayrılmanız söz
konusu değildir. Yalnız, zâtıâlînizegörev verilmesi ditşünülmüş,
bu konuda düşünce ve karannız sorulmuştu, Atamadurumu daha kesinleşmemiş
olduğu bir sırada, Genelkurmay vasıtasıyla öğrenilendûşünce ve kanaatınızdaki
kararsızlıklar üzerine, Hükûmet'çe, atanmanızdan vazgeçilmesine
karar verildi. Böyle bir karan vermek için, zan buyurduğunuz gibi,
durumun Büyük Millet Meclisi'nin Genel Kurulu'na sunulması, mevcut
ve yürürlükteki kanunların gereklerinden değildir. Bursa'ya giderek
orada oturmanıza gelince, bağlı bulunduğunuz askerlik mesleği dolayısıyla,
bu konuda Millî SavunmaBakanlığı yüksek katına usulünce başvurmanız
gereği tebliğ olunur, efendim.
Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal
Nurettin Paşa, Bursa'ya değil Taşköprü'ye gitmiş ve uzun zaman orada
kalmıştır. Bundan sonra da kendisine, yeniden birkaç durumdolayısıyla
dokunacağız. O durumları da yeri geldikçe gerektiği kadaraçıklayacağım.
YUNANLILAR'IN İLK GENEL TAARRUZU
Yunanlılar, 22 Haziran 1920'de Milne (Miln) hat tından genel taarruza
geçtiler. Kuvvetleri altı tümene çıkmış bulunuyordu. Üç tümenle
iki koldan, Akhisar - Soma yönünden; iki tümenle Salihli yönünden;
bir tümenle de Aydın cephesinden taarruzettiler. Düşmanın kuzey
kolu, 30 Haziran 1920'de Balıkesir'e girdi ve süvarileri 2 Temmuz
1920'de Kirmastı ve Karacabey'i işgal etti. Bu düşmankarşısında
bulunan 61' nci ve 56' ncı Tümenlerimiz, Ulubat köprüsünü tahrip
ederek Bursa'ya doğru çekildi. Düşman takibe devam ederek Bursa'yıda
işgal etti ve ileri hatlarını Dünboz - Aksu hattına kadar sürdü.
Bununkarşısındaki kuvvetlerimiz fazla sarsıldı. Eskişehir'e kadar
çekildi. Bu savaşlar sırasında İngilizler, 25 Haziran 1920'de Mudanya'ya
ve 2 Temmuz 1920'de de Bandırma'ya birer müfreze çıkardılar.
Salihli yönünde doğuya ilerleyen iki Yunan tümeni de, 24 Haziranda
Alaşehir'e girdi. Daha sonra ilerleyerek 29 Ağustosta Uşak'ı zaptettive
Dumlupınar sırtları elimizde kalmak üzere, bu bölgeye kadar ilerledi.Bu
düşman karşısında bulunan 23' üncü Tümen ve millî kuvvetlerimizçok
kayıp verdi ve zayıfladı. Aydın'dan ilerleyen bir Yunan kolu da,
Nazilli'ye kadar geldi.
Bu harekât sırasında, tümenlerimizin kuru birer kadro halinde olduklarını,
harp malzemelerinin bulunmadığını ve henüz takviyelerine deimkân
olmadığını bilirsiniz.
Efendiler, bizzat Eskişehir'e ve oradan da ileri bölgelere gittim.
Gerek orada gerek başka bölgelerde bulunan kuvvetlerimizin düzene
sokulmasını emrettim. Yeniden, düşman karşısında, düzenli komutaya
bağlıcepheler kurulmasını sağladım.
YUNAN TAARUZU KARŞISINDA MİLLİ CEPHELERİN BOZULMASI
ÜZERİNE MECLİS'TE ŞİDDETLİ HÜCUM VE ELEŞTİRİLER
Efendiler, Yunan taaruzu ve millî cephelerin bozulması, Meclis'te
büyük bir sıkıntıya, şiddetli hücum ve eleştirilere yol açtı. Büyük
Millet Meclisi'nin 13 Temmuz 1920 günü, 41' inci toplantısında kusurlarından
ve idaresizliklerinden dolayı, Bursa Komutanı Bekir Sami ve Valisi
Hâcim Muhittin Bey'lerin ve Alaşehir Komutanı Âşir Bey'in ne için
harp divanına verilmedikleridendolayı, Genelkurmay Başkanlığı ve
İçişleri Bakanlığı hakkında gensoru önergeleri okundu.
Bu önergenin sahibi, Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet ŞükrüBey'di.
Sinop Milletvekili Hakkı Hâmi Bey'in de derhal cezalandırma konusundakiısrarı
"bravo" sesleriyle karşılanıyordu. Önerge sahibi olan
Mehmet Şükrü Bey'in,Biz sorumlu tutulduklarını görmek istiyoruz!"feryadı
üzerine, gensoru kabul ediliyor. Soruşturma günü olarak tespit edilen
14 Ağustos 1920'de, Genel Kurmay Başkanı cevap verdi. Fakat bir
türlü inandırmak ve yatıştırmak mümkün olamıyordu. Karahisar Milletvekili
Şükrü Bey "Anket" (ls) istiyor. Diğer bir milletvekili
bazısubay ve komutanların cezalandırılmalarının tabiî olduğundan
söz ederek birçok örnekler sıralıyor. Başka bir milletvekili, asker
geri çekilirkenbir komutanın otuz altı deve eşya götürmüş olduğunu
söylüyor. Başkabir milletvekili de Yunan ordusunun kısa bir zaman
içinde Akhisar'danMarmara sahillerine varıncaya kadar, bütün şehir
ve köyleri yıldırım hızıyla istilâ ettiğinden söz ederek, Bursa
felâketi dolayısıyla uğramış olduğumuz korkunç zarar, dünyanın gözünde,
Anadolu'da savunma denilen şeyin bir göz korkuluğu olduğuna genel
bir kanaat uyandırmıştır" diyor ve bu büyük bozgunun sorumlularının
cezalandırılmalarını istiyordu.
Efendiler, uzun ve ateşli olarak devam eden tartışmalara, benim
dekarışmam gerekti. Ortaya çıkan bu çok acı durumda, Meclis'in üzüntü
veilgisini takdir ettikten sonra, düşünce ve duyguları yatıştırmak
maksadıyla konuşma ve açıklamalar yaptım. Benim sözlerime karşı
da yapılanufak tefek hücumlara cevap verdikten sonra, genel açıklamalar
yeterligörüldü.
Efendiler, ayrıntılarını Meclis tutanaklarında okuduğunuz bu ateşligörüşmelerden
önce, 26 Temmuz 1920 günü de, gizli bir oturumda bunabenzer bir
görüşme olmuştu. Orada da uzun açıklamalar yapmaya mecburolmuştum.
Çünkü, üzüntü ve ıztırap sonucu yapılmakta olan tenkit vetekliflerde
bu yenilgiyi doğuran gerçek sebepler sanki unutulmuş gibiydi. Bütün
felâketin sebebi olmak üzere, daha kurulalı ve üzerine görevyükleneli
iki ay bile geçmemiş olan Bakanlar Kurulu'nu sorumlu tutmakgayesi
güdülüyordu. Bir yılı aşkın bir zamandan beri, Yunan ondusununİzmir
bölgesinde yerleşmiş ve durmadan hazırlanmakta bulunmuş olduğu,
buna karşılık İstanbul Hükûmeti'nin ordumuzu sürekli olarak felceuğratacak
şartlar hazırlamakla meşgul olduğu ve milletin kendiliğindenkurabildiği
millî kuvvetleri dağıtıp yok ettirmeye çalışmaktan başka birşey
yapmadığı asla düşünülmüyordu. Eğer bu bir yıl içirisinde Yunan
kuvvetleri karşısında, azçok bir varlık gösterilmiş idiyse, bunun
da beş onfedakârın kendiliğinden gösterilmiş bulunan azim ve gayretlerinin
ürünüolduğunu insafla görmek istemiyorlardı. Askerî harekâtı, gerçek
durumukavrayarak ve askerliğin gereklerini göz önünde tutarak düşünen
ve inceleyen yoktu. Söylenilen sözler, ya vatanseverlik duygusunun
sürüklediği coşkunlukla veyahut aşırı uluyarlık sonucu olarak feryad
ve figan halinde dile getiriliyordu. Söz söyleyenler içinde, ender
olmakla birliktemillî inancı ve vatana bağlılığı şüpheli olanlar
bile vardı.
Söz konusu ettiğimiz bu gizli oturumda, uzun açıklamalarım sırasında
özellikle demiştim ki : "Felâket başa gelmeden önce, onu önlemeve
ona karşı savunma çarelerini düşünmek gerekir." Geldikten sonra
üzülmenin yararı yoktur. Yunan taaruzu yapılmadan önce yapılacağı
kuvvetli bir ihtimalle biliniyordu. Eğer bunu önleyecek çare ve
tedbirler bulunamamışsa, bunun sorumluluğu Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ne veonun Hükûmeti'ne ait olamaz. Büyük Millet Meclisi'nin
sorumluluk mevkiine geldikten sonra almaya başladığı tedbirler,
bir yıl öncesinden beriİstanbul Hükûmetleri tarafından, bütün milletle
birlikte ve ciddiyetlealınmaya başlanmak gerekti. Bazı kuvvetlerin
cepheden alınıp iç isyanların bastırılmasına memur edilmesi, Yunan
kuvvetleri karşısında bulundurulmasındaki yarardan daha önemli ve
zarurî idi. Yine de öyledir. Gerçi Bursa'da bırakılması zarurî olan
bir tümen, Adapazarı isyan bölgesinegönderilen iki tümen, Hendek'te
dağılan bir tümen, yani dört tümen; Zile, Yenihan bölgesinde âsîlerle
uğraşan bir tümen ve bütün bu düzenliordu kuvvetlerine yardım eden
millî müfrezeler, cephede bulundurulabilseydiler, belki de düşman
taarruzu bu kadar gelişemezdi. Fakat, memleketin huzuru ve milletin
kurtuluş gayesi noktasında birleşip dayanışmasağlanamadıkça, bir
dış düşmanın istilâ adımlarını durdurmaya çalışmakne mümkündür ne
de bundan köklü bir yarar ve sonuç alınabilir. Ancak,memleket ve
milletçe dediğim durum korunabilirse, düşmanın herhangibir zamandaki
başarısı ve bunun sonucu olarak fazla toprak ele geçirmişolması,
geçici olmak niteliğinden kurtulamaz. Birlikte ve amaçta azimliolan
ve ısrar eden millet, gururlu ve saldırgan her düşmanı eninde sonunda
bu gurur ve saldırganlığından pişman kılabilir. Onun için iç isyanları
bastırmak, elbette Yunan taarruzunu durdurmaktan daha önemlidir.Zaten,
cepheden iç isyanlara karşı kuvvet ayrılmamış olsaydı, sonucunbaşka
türlü olabileceğini farzetmek güçtür. Söz gelişi, düşman kuzey cephesine
üç tümenle saldırdı. Bizim orada cepheye yetebilecek kuvvetimizyoktu.Filân
noktada, filân derede, filân köydeki kuvvetimiz yahut daoralardaki
subay veya komutanımız, düşmanın geçmesine müsaade etmeseydi, bu
felâket başımıza gelmezdi" şeklinde feryat etmekte anlam yoktur.
Tarihte yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur. Özellikle, söz konusu
olan cephe, savunmaya ayrılan kuvvetle orantılı dar bir cephe olmayıpda,
böyle yüzlerce kilometre genişliğinde ise, bu cephenin şurasında
veburasında bulunan zayıf bir kuvvetin, sonuna kadar savunmasını
kabuletmek, bütün tasavvur ve muhakemeleri yanılgıya sürükler. Cepheler
delinebilir, buna karşı tedbir, delinen kısmı derhal kapamaktan
ibaretti. Buise, cephe üzerindeki kuvvetlerden başka, geride, yedekte,
kuvvetli detekler bulundurmakla mümkündür. Oysa, Yunan ordusu karşısındakimillî
cephemiz bu durumda ve bu kuvvette miydi? Bütün Batı Anadoluillerimizde,
Ankara ve dolaylarında, daha doğrusu bütün memlekette,kuvvet denilecek
bir askerî birlik bırakılmış mıydı?
CİDDİ BİR ASKERİ TEŞKİLAT KURABİLMEK VE BUNDA BAŞARI
SAĞLAYAİLMEK İÇİN ZAMAN ŞARTTIR
Savaş hatlarına yakın köyler halkının yapabileceğini sanmadan,
hayalî sonuçlar beklemek akıllıca birbekleyiş olamaz.Memleketin
bütün kuvvet kaynak larından yararlanma şartlarına ve yetkilerine
sahipolduktan sonra bile, ciddî bir askerî teşkilât kurabilmek ve
bundan başarı sağlayabilmekiçin zaman şarttır. Bursa'da Bekir Sami
Bey'in emrine verilen kuvvetin esası,İzmir'de tüfek attırılmaksızın
Yunanlılara teslim edilen ve Yunan gemileriyleMudanya'ya çıkarılan
iki alay kadrosu değil miydi?Bu kuvvetin moralini düzeltmekiçin
istanbul Hükûmetleri herhangi bir tedbir almışlar mıydı? İstanbulHükûmetleri
değil miydi ki, Yunan taaruzundan önce, Balıkesir'de savunmaya çalışan
kuvvetlerimizin arkalarında Anzavur'u saldırttı?Yine İstanbul Hükûmeti,
Halife ve Padişah değil miydi ki, Yunan Cephesi'nde kullanılacak
oldukça kuvvetli bir tümeni, 24' üncü Tümeni Hendek - Düzce yolunda,
Hilâfet Ordusu ve âsîlerin grupları tarafındanaldatılarak dağıttırmış
ve komutanlarını şehit ettirmişti.
Memleketin alınyazısının sorumluluğunu yeni üzerine almış olanHükûmet,
bu tarihteki şartlar içinde acaba seferberlik yapabilmeyi düşünebilir
miydi? Memleketin neredeyse baştan başa Halife'nin fetvasıhükmünü
yerine getirmeye sürüklenip zorlandığı bir sırada, milleti askereçağırarak
doğru ve mümkün görülebilir miydi? Bundan başka, bütünmilleti silâh
altına çağırmadan önce, silâh sayısının, eldeki silâhı kullanılır
durumda tutabilmek için cephane ve para miktarları ile kaynakların
düşünülmesi zarurî değil miydi? Durumu incelerken ve tedbir düşünürken,
acı daolsa gerçeği görmekten bir an olsun uzak kalmamak gerekir.
Kelimizi ve birbirimizialdatmak için lüzum ve mecburiyet yoktur.Biz
durumun ve cephelerin ihtiyacındanhabersiz değiliz. Her taraftan
adıma sayısız telgraflar gelmektedir :"Büyük çapta düzenli
kuvvetler gönderiniz, şu kadar cephane gönderiniz,bunlar gelmezse
burada yeniliriz denilmekte,tehlike ve ateş içinde bulunmanızın
verdiği heyecan dolayısıyla, durum acı bir dille anlatılmaktakdır.
Bizim görevimiz ve durumumuz, onların üzüntü ve heyecanına katılarak
halkın maneviyatını kırmak değildir. Alcsine, acılara direnme gücü,
sebat ve ümit verecek şekildehareket etmektir.
Bundan sonra, elbette durumlar değişecek, bütün memleket ve millete
gerçekten ümit ve güven verecek tedbirler uygulanacaktır. Artık
bunaengel kalmamıştır. Hükûmet bir kısım doğumluları da silâh altına
alabilecektir.
YEŞİLORDU
Saygıdeğer Efendiler; Bazı bulanık meselelerin kolaylıkla aydınlanmasınayardımcı
olacağını sandığım için yüksek heyetinize, bir Yesilordu dansöz
edeceğim :
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükûmeti'nin kuruluşundansonra,
Ankara'da, Yeşilordu adı altında bir dernek kuruldu. Bu derneğinilk
kurucuları, pek yakın ve bilinen arkadaşlardı. Kuruluş amacınıaçıklamak
için, iç isyanları ve bu isyanlara karşı gönderilen ordu kuvvetlerinin
ve millî müfrezelerin gösterdikleri bazı durum ve manzaralarıhatırlamak
gerekir. Âsîlerin, ordunun erlerine Halife'nin fetvasından, Padişah'ın
askerliği affettiğinden, Ankara'daki hükûmetin meşru olmadığındanbahsederek,
onları kolaylıkla kandırdıkları defalarca görüldü. Gerçekten de,
birçok yerde, bazı ordu erleri âsîlerle çarpışacak yerde, aksinesilâhlarını
bırakarak köylerine, memleketlerine savuşuyorlardı. Millî müfrezelerin
inkılâbın gayesini daha kolay anladıkları ve âsîlerin aldatmacalarına
kapılmadıkları anlaşılmıştı. Bu sebeple, Osmanlı ordusunun artıkları
denebilecek olan, o tarihlerdeki yorgur, bezgin ve yeni inkılâp
ülküsüne göre yetiştirilmemiş birliklerle inkılâbı başarma konusundakigüçlükler,
hissedilir bir derecedeydi. Orduyu yeni bir zihniyetle şuurlubir
duruma getirmenin, o günlerin şartları içinde pek güç olacağı sanılıyordu.
Bu bakımdan aranılan vasıfları taşıyan, şuurlu kimselerden seçilmiş
ve inkılâp için güvenilir bir teşkilât kurma düşüncesi, bazı kimselerin
kafasında yer etmeye başlamıştı. Biribirini kovalayan, kanlı ve
tehlikeli durumlar gösteren iç karışıklıklar karşısında, bu belirttiğim
düşünceve eğilim kuvvetlendi.Nihayet, bazı kimseler, böyle bir kuruluş
vücudagetirmek üzere fiilen teşebbüse geçtiler. Ben, bir yandan
ordumuzu canlandırmak ve güçlendirmek için çareler ararken, bir
yandan da her türlüsakıncalarına rağmen, her yerde, ister istemez
kurulmuş olan millî müfrezelerden yararlanmaya çalışıyordum. Fakat,
ciddî bir disiplin, kayıtsızşartsız ve tereddütsüz itaat isteyen
önemli askerlik görevlerinin ancak düzenli bir ordu ile yerine getirilebileceği
gerçeğini unutmaya elbette imkanyoktu. Millî müfrezelerden yararlanma,
zaman kazanma maksadına dayanabilirdi. Şüphesiz, kullanılmaları
zarurî olan millî müfrezelerin, seçkinve şuurlu kimselerden kurulabilmesi
arzu edilirdi.
Yeşilordu teşkilâtının ilk kurucuları arasında bulunan yakın arkadaşlar,
sırf bana yardım maksadıyla ve beni ayrıca yormamak düşüncesiyle,
kendileri teşebbüse geçerek çalışmayı uygun görmüşler. Bana, yalnız,
yararlı bir iş yapacaklarını söyleyerek, kısaca bu teşebbüslerindensöz
etmişlerdi. Ben, gerçekten pek meşgul olduğum için, arkadaşların
buteşebüsleri ile uzunca bir süre ilgilenemedim. Yeşilordu teşkilâtı
bir bakıma gizli bir teşkilât olarak kurulmuş ve oldukça genişlemiş.
Genel Sekreteri Hakkı Behiç Bey ve Ankara'daki yönetim kurulu önemli
veesaslı çalışmalar yapmışlar. Basılı tüzükleri ve görevli memurları
hertarafa gönderilmiş. Yalnız, bir noktayı da işaret etmeliyim ki,
Yeşilorduteşkilâtı ile meşgul olanlar, benim bu işi bildiğimi, uygun
olduğumu veistediğimi söylediklerinden, her tarafta benim adıma
teşkilâtı genişletmeye ve güçlendirmeye çalışanlar çoğalmış. Faaliyete
geçmiş olan teşkilât,yalnızca millî müfrezeler oluşturmak gibi sınırlı
bir alandan çıkmış veçok genel bir amaca da yönelmiş.
Teşkilâtın kurucuları arasına, milletvekili olan Çerkez ReşitB
e y ve Ankara üzerinden Yozgat'a gidip gelir ken olacak, Çerkez
Ethem ve kardeşi Tevfik Bey'ler girmişler. Bundan başka Ethemve
Tevfik Bey müfrezelerinin bütün adamları Yeşilordu'nun âdeta temelini
oluşturmuşlar.
ÇERKEZ ETHEM VE KARDEŞLERİNİN İLK DEFA DİKKATİ
ÇEKMEYE BAŞLAYAN BAZI TAVIR VE DAVRANIŞLARI
Efendiler, bu girişten sonra, Çerkez Ethem Beyve kardeşlerinin,
ilk defa dikkati çekmeye başlayanbazı tavır ve davranışları hakkında
yüksek hey'etinizi aydınlatmak isterim. Çerkez Ethem Bey millî bir
müfreze ile önce A n z a v u r' un takibinde ve sonra da Düzce isyanında,
başarılı bazı hizmetleryapmış olduğu için, Yozgat'a gitmek üzere
Ankara'ya çağrıldığı zaman ,hemen herkesten iltifat ve takdirler
gördü. Şüphesiz, kendisini abartmalıbir tarzda beğenenler ve övenler
de bulunmuştur. Ethem Bey ve kardeşlerinindaha sonraki davranışları,
gördükleri övücü muameledenmağrur olduklarını ve bazı hayallere
kapıldıklarını gösteriyor. EthemBey ve kardeşlerinden Tevfik Bey,
Yozgat'ta, isyanı bastırmaklameşgul oldukları sırada, kendilerine
yakın uzak ne kadar askerî ve millîkomutanlarımız varsa, bunların
rütbe ve mevkilerine değer vermeksizinhepsine birer birer aşağılayıcı
ve saldırgan davranışlarda bulunmaktahiçbir sakınca görmemeye başladı.
Ethem Bey'in şahsını, niteliğinive değerini tanımayan komutanların
çoğu, memleketin ateş içinde bulunduğunu ve Ethem Bey'in abartmalı
olarak işittikleri hizmetinidüşünerek, mümkün olduğu kadar kendisiyle
fazla çekişmeden kaçınmışlardı.
Bundan cür'et alan Ethem ve kardeşi Tevfik Bey'ler, Türk ordusunda
değerli hiçbir subay ve komutan bulunmadığı ve kendilerininherkesten
üstün birer kahraman oldukları zannına kapılmışlar ve bu zanlarını
açıktan açığa pervasızca herkese söylemekten çekinmemeye başlamışlardı.Doğrudan
doğruya valilere ve herkese emirler veriyorlar veemirlerinin yerine
getirilmemesi halinde idam edilecekleri gözdağını daekliyorlardı.
Ethem Bey, Ankara ve Ankara'daki hükûmet üzerinde bile otorite kurma
denemesinde bulunmuştur. Sözde, Yozgat isyanı, Yozgat'ın bağlı bulunduğu
Ankara valisinin kötü idaresinden çıkmış; bundan dolayı isyana sebep
olanlar için uyguladığı cezayı, ki o ceza asılarakidamdı, Ankara
valisi için de olay yerinde doğrudan doğruya kendisi uygulamaya
karar vermişti. Yozgat'a gönderilmesini istediği Ankara valisi Millî
Mücadele'de fevkalâde hizmet etmiş, yararlık göstermiş ve göstermekte
olan Yahya Galip Bey'di.Yahya Galip Bey'in, hizmetiözellikle bizce
takdir edilmiş pek gerekli ve yararlı bir zat olduğu biliniyordu.
İşte böyle bir zatı, kendi eline, idam sehpasına vermeye bizi mecbur
etmekle en büyük otorite ve etkiyi kazanabileceğini düşünmüştü.
Elbette Yahya Galip Bey'i veremezdik ve vermedik. Ethem ve kardeşleri
bu konu üzerinde fazla ısrar edemediler. Fakat Yozgat'ta, özelliklemilletvekillerine:"Ankara'ya
dönüşümde Büyük Millet Meclisi BaşkanınıMeclis önünde asacağım"yollu
boşboğazlıkları duyulmuştur. Yozgatmilletvekili Süleyman Sırrı Bey'de
bu boşboğazlığı işitenlerdendir.Biz, bütün duyup öğrendiklerimize
rağmen bu kardeşleri daima yararlanabileceğimiz bir durumda bulundurmak
yolunu tercih ettik. Bu sebeple kendilerini idare ettik. Yozgat'tan
sonra Ankara üzerinden Kütahya bölgesine gönderdik. Bu konuya tekrar
dönmek üzere, sözü asıl konumuz olan Yeşilordu'ya getireceğim.
Bilginize sunmuştum ki, her yerde, Yeşilordu teşkilâtını benim
adımakuruyorlardı. Şahsen tanıdığım kimselerden birinin, ErzurumluNazım
Nazmi Bey'in, görevli bulunduğu Malatya'dan gönderdiğibir mektupta,
Yeşilordu teşkilâtının beni sevindirecek biçimde genişletilmesineçalışıldığı
bildiriliyordu. Bu haberden uyanarak, bu gizli dernekhakkında araştırmalar
yaptım. Bu derneğin nitelik bakımından zararlı birşekil aldığı görüşüne
vardım. Hemen kapatılması gerektiğini düşündüm.Bu konuda tanıdığım
arkadaşları aydınlattım. Görüşümü söyledim. Onlarda gereğini yerine
getirdiler. Fakat, Genel Sekreter olan Hakkı BehiçBey, derneğin
kapatılması ile ilgili teklifimin yerine getirilmesinin mümkün olmadığını
söyledi. Ben, kapattırırım, dedim. Bunun da imkânsızolduğunu, çünkü,
durumun tahminden daha büyük ve daha güçlü olduğunuve bu derneği
kurmuş olanların sonuna kadar maksatlarından ayrılmayacakları hususunda
birbirlerine söz vermiş olduklarını kendine has bir tavırla söyledi.
Olaylar gösterdi ki, biz bu gizli derneğin faaliyetine son vermeye
çalıştığımız halde, tam olarak başaramadık. Reşit,Ethem veTevfik
kardeşler başta olmak üzere, dernek ileri gelenlerinden bir kısmı
bu defa faaliyetlerine yıkıcı yönde ve bize karşı olarak devam etmişlerdir.Eskişehir'de
çıkarttıkları Yeni Dünya gazetesi ile de, düşünce vemaksatlarını
saldırgan bir şekilde yayınlatıyorlardı.
CELALETTİN ARİF, HÜSEYİN AVNİ BEYLERİN ERZURUM'A
GİDİŞİ VE ORADA ORTAYA ATTIKLARI MESELELER
Saygıdeğer Efendiler, takibini düşündüğüm sıraya göre, yüksek hey'etinizi
biraz Doğu Cephemizle meşgul edeceğim. Ancak, üzerinde duracağım
durumdan evvelki bir safha vardır ki, önce onu açıklamak gerekiyor.
Birinci Büyük Millet Meclisi'nde İkinci Başkan olan Erzurum MilletvekiliCelâlettin
Arif Bey 15 Ağustos 1920 tarihli bir dilekçeyleMeclis'ten iki ay
süreyle izin aldı. İleri sürdüğü mazeret, zihin yorgunluğundan ileri
gelen sürekli baş ağrısı idi. Aynı zamanda, çoktan beri görmediği
seçim bölgesinde de incelemeler yapmak istiyordu.
Celâlettin Arif Bey, Erzurum milletvekillerinden Hüseyin Avni Bey'in,
kendisiyle birlikte gönderilmesini benden özel olarakrica etti.
Hüseyin Avni Bey'in, Meclis'ten izin isteyebilmesi için belirli
bir mazereti yoktu. Ben, kendisini özel bir görevle gönderecektim.Bu
hususu, 18 Ağustos 1920'de Meclis'ten rica ettim. Kabul edildi.
Celâlettin Arif ve Hüseyin Avni Bey'lerin, Erzurum'avarışlarından
sonra,Celâlettin Arif Bey 'den 10, 15 / 16 ve 16 Eylül1920 tarihlerinde
üç şifreli telgraf aldım. Bu telgraflara göre, Erzurumhalkında gerginlik
ve kaynaşma varmış... Fakat, Celâlettin Arif Bey'in Ankara'dan Erzurum'a
hareketini haber alınca, halk beklemeyitercih etmiş... Kaynaşmanın
sebebi de, ordu ambarları, tüfek ve cephanekaybı ve süt dağıtımıyla
ilgiliymiş.
Celâlettin Arif Bey, bazı memurların değiştirilmesi ve cezalandırılması
gibi işlerde çabukluk istiyordu. Söz konusu memurların değiştirilme
vecezalandırılmalarında, Erzurum Vali Vekilliği'nde bulunanAlbay
Kazım Bey (İzmir Valisi Kazım Paşa) başta bulunuyordu.Celâlettin
Arif Bey, halkla görüşülerek, eski Adana Valisi Kazım Bey'inErzurum
valiliğine atanmasına karar verildiğinden, Trabzon yoluyla tebligat
yapılmasından ve Kazım Bey gelinceye kadar halk oylamasına başvurularak
bir vali vekili seçilmesinden söz ettikten sonra,verilecek olumlu
cevapla halkın gittikçe artan kaynaşması hemen yatıştırılmazsa,
tehlikeli sonuçlar doğacağından korkulmakta olduğunubildiriyordu.
Sonuncu telgrafında : Ankara, şikâyeti dikkate almadığından, mesele,
Ankara'ya güvenin sarsılması şekline dönüşebilecektir denilmekteydi.
Efendiler, Doğudaki kolordumuzda dehşetli bozulma ve yolsuzluklar
varmış... Bozulmanın derecesi o kadar artmış ki, halkın vatanseverlikduygusuna
dokunmuş... şiddetle kaynaşmasına yol açmış... Fakat, bu kadargenel
ve yatıştırılması mümkün olmayan kaynaşmayı Erzurum'da nevali vekili
ne kolordu komutanı anlamış! . . Hiçbir görevli, hiçbir ilgiliböyle
bir kaynaşmanın farkına varamamış, Hükûmeti haberdar eden hiçbirkimse
bulunmamış... Bununla birlikte halk, Celâlettin Arif Bey'inzihin
yorgunluğundan dolayı izinli, Hüseyin Avni Bey' in de benimtarafımdan
görevlendirilerek Erzurum'a hareket ettiklerini haber aldıklarından,
gerginlik ve kaynaşmalarını frenlemişler... Milletvekili Beylerinoraya
varmalarıyla birlikte açığa vuruyorlar.
Doğrusu Efendiler, ben bu bilgilere asla inanamadım.Celâlettin
Arif Beyve Hüseyin Avni Bey'lerin birer bahane bularak Erzurum'agitmelerini
anlamlı buldum ve hayret ettim. Hele, halkın genel oyuna başvurarak
vali atanmasıyla ilgili teklifin, hukuk profesörlüğü yapmış, kanun
adamı olarak tanınmış, Meclis-i Meb'usan Başkanlığı'ndan TürkiyeBüyük
Millet Meclisi İkinci Başkanlığı'na gelmiş, Celâlettin Arif Bey'den
geldiğini görmek hayretimi büsbütün artırdı.
Erzurum'daki Büyük Millet Meclisi İkinci Paşkanı'na, 16/ 17 Eylül1920
tarihinde : Telgraflarının Bakanlar Kurulu'nda okunduğunu,bu konuda
Cephe Komutanlığı ile haberleşme yapılmakta olduğunu bildirdim.
Doğu Cephesi Komutanlığı'ndan da,Celâlettin Arif Bey 'in telgraflarınıözetledikten
sonra, bilgi istedim ve görüşünü sordum.
CELALETTİN ARİF BEY'İN GENİŞ YETKİYLE DOĞU İLLERİ
VALİLİĞİNE ATANMASI İSTENİYOR
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'nın da,14 Eylül 1920'de
benim telgrafımdan önce yazılmış şifreli bir telgrafını 19 Eylülde
aldım. Bu telgrafta:" Celâlettin Arif Bey'in Rize, Trabzon,
Erzurum, Erzincan, Van, Bayazıt illerini veyüce Meclis'çe uygun
görülecek başka bölgeleri de içine almak üzere Doğu İlleri ve Valiliği'ne
atanmasını arz ve teklif ederim "denildikten sonraşu düşünceler
ekleniyordu: "Bu teklifin kabul edilip uygulanması halinde,askerî
ve sivil her iki görevin gereken önem ve titizlikle yapılmasındansağlanacak
yarar dışında, yeri gelince, önemli işleri görüşmek ve gereğinisüratle
yerine getirmek için milletvekili olarak bir zat daha bulunmuşolur.
Yukarıda arz edilen hususun Büyük Millet Meclisi'nce lâyık olduğuönemle
dikkate alınarak kabul edilip onaylanacağını umar, bu konudayüksek
şahsiyetlerinin yardım ve himmetlerini istirham ederim." Durum,ana
çizgileriyle Celalettin Arif Beyefendi ile görüşülmüş ve kendilerince
de uygun bulunmuş ise de, bu konudaki kararın Millet Meclisi'nin
uygun bulmasına ve onayına bağlı olduğu tabiîdir.
Efendiler, ordudaki yolsuzluktan, halktaki kaynaşmadan, Erzurum'ahalkın
oyu ile vali seçiminden ve acele olarak olumlu cevap verilmezseAnkara'ya
karşı güvensizlik doğacağından söz eden Celalettin Arif Bey,ordununkomutanı
ile görüşüyor ve kendisini geniş yetkiyle Doğuİlleri Valiliği'ne
teklif ettiriyor. Ordu Komutanı da, Celalettin Arif Bey'in, sonuç
olarak kendi aleyhindeki şikâyetinden habersiz görünüyor. Durumu,
özel maksatla düzenlenmiş bir oyun ve aynı zamanda birgaflet manzarası
gibi kabul etmemek mümkün değildi.
Kâzım Karabekir Paşa 'nın 16/17 Eylül tarihli telgrafıma, 18Eylülde
verdiği cevapta:" Celalettin Arif Bey'in bildirdikleri, birkaç
kişinin, Vali Vekili Albay Kâzım Bey'i sırf Erzurum'dan uzaklaştırmak
için yaptıkları dedikoduya dayanmaktadır.Halktaki kaynaşma vehalkın
oyları ile vali seçimi hususları, ne yazık ki, Celalettin Arif Bey'in
yanlış bir yol tutmalarından başka bir şey değildir sanırım. Küçüklerinden
büyüklerine bütün Doğu'nun pek çok saygı ve güvenini kazanan bendenize,söz
konusu şikâyetlerin yapılmaması, iş çevirmek isteyenlerin başarılı
olamayacaklarını bilmeleri sonucudur..."
Celâlettin Arif Bey, Albay Kâzım Bey'in, Vali Vekilliğinden ve
Kolordu Komutanlığı Vekilliğinden alınarak Erzurum'danuzaklaştırılmasını
bendenize teklif etti. Vali Vekilliğinden alınmasınınİçişleri Bakanlığı'nın
emriyle ve Vali Vekilliğini kendilerinin yani Celalettin Arif Bey
'in üzerine almasıyla mümkün olabileceğini bildirdim.
Celalettin Arif Bey'in, Erzurum'daki gayri resmî durumunun,nüfuzunu
kırabileceğini zannederim. Başladıkları işin sükûnetle ve başarıyla
sona erdirilmesi için, derhal Erzurum Vali Vekilliğini üzerine almasışarttır.
Uygun görülürse, daha sonra Doğu İlleri Müfettişliği'ne veyavaliliğine
atanır. Herhalde bahis buyurdukları kaynaşma ve gerginliğinkendi
teşrifleri üzerine şimdilik yatıştığını kabul etmiyorum. Böyle birsözü,
kendisine pek önem verildiğini gören bir kimsenin cür'etli ifadeleridiye
kabul ediyorum...
CELALETTİN ARİF BEY KENDİ KENDİNE ERZURUM VALİ
VEKİLİ OLUYOR
Kazım Karabekir Paşa'nın 14 ve 18 Eylültarihli telgraflarına, 20
Eylülde verdiğim cevapta,Büyük Millet Meclisi üyeliği ile memurluk
görevinin bir şahıs üzerinde aynı zamanda bulunamayacağı ile ilgili
8 Eylül 1920 tarihli kanunun ilgili maddesini aynen yazdıktan sonra,
Celâlettin Arif Bey'in Erzurum Valiliği'ne atanmasımümkün değildir.
Milletvekilliğinden ayrıldığı takdirde, söz konusu ileVali olarak
getirilmesi Hükûmet'e teklif edilebilir dedim.
Oysa, Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa 'nın, son telgraf tarihiolan
18 Eylül günü, bizim 20 Eylülde bildirdiğimiz, kanunun hükmüne aykırı
olan durum Erzurum'da alınmış imiş...
Bu kanuna aykırı durumdan, aynı zamanda yeni Türkiye'nin AdaletBakanı
olan Celâlettin Arif Bey'in, 18 Eylülde yazılıp da 21Eylülde aldığım
telgrafı ile haberim oldu. Kendi kendine Erzurum ValiVekili olan,
Adalet Bakanı'nın telgrafı aynen şöyledir : Erzurum, 18.9.1920
Ankara'da Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Kazım Karabekir Paşa'ya gönderilen şeref verici yüksek telgraflarınız
üzerine, arz edilen meseleler üzerinde kendisiyle enine boyuna görüştük.
Paşa, durumun dehşetini anlamak istemiyorlar ve maiyetinde bulunan
kimseler her bakımdan himaye ediliyor. Kamuoyundaki kaynaşmanın
bir an önce yatıştırılması için silâh, askerî malzeme ve diğer malzemelerle,
Kilise'de çıkan yolsuzluk söylentilerini iyice inceleyebilmek ve
bu işlere yeltenenleri kanunun pençesine teslim edebilmek için,
halkın saygısını kazanmış olan 4ncü Tümen KomutanıHalit Bey'in görevlendirilmesini
istirham ederim. Ordu hesaplarının denetlenmesi de gerektiğinden,
derhal bir maliye müfettişinin gönderilmesiyüksek kararlarınıza
sunulur. Kazım Paşa'dan şimdi aldığım bir yazıda, daha öncevali
vekilliğinden kayıtsız şartsız çekilmeye karar veren AIbay KâzımBey,
o kararından vazgeçerek vekilliği bendenize veya İçişleri Bakanlığı'ndantayin
edilecek bir vekile devredeceğini yazılı olarak bildirmiştir. Kendisininvekilliğinin
devamı da sakıncalı ve tehlikeli görülmüş olduğundan, şu bir iki
güniçinde durumun nezaketi dolayısıyla ve memlekette çıkabilecek
bu karışıklığameydan verilmemek üzere, İçişlerinden gelecek emri
bekleyerek vekilliği kendi üzerime almak mecburiyetinde kaldım.
Erzurum halkınca, vekilliği arzu edilen arkadaşlardan Hüseyin Avni
Bey'in vali vekilliğine atanması istirhamolunur. İleri sürdüğüm
bu teklifler sayesinde, kamuoyu yatıştırılabileceğinden, gereğinin
yerine getirilmesi zatıdevletlerinin kararına bağlıdır. Adalet Bakanı
Celâlettin Arif
Efendiler, Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Adalet Bakanı Celâlettin
Arif Bey'in bu tutumu ve telgrafları, bizim için anlaşılmazbir bilmece
halini aldı. Durum çok önemli ve nazikti. Bu önem içindenezaketin
sebebi, bence, Celâlettin Arif Bey'in ve işbirliği yaptığıarkadaşlarının
gerçekleştirmeyi hayal ettikleri gizli niyetler ve bu maksatla aldıkları
tavır veyahut yaptıklarını zannettikleri oldubitti değildi.Hayatının
önemli bir kısmını savaş meydanlarında geçirmiş, ihtilâller veinkılâplar
içinde yoğrulmuş insanlar için, bu gibi ufak tefek beklenmedikolayların
karşı tedbirlerini bulup uygulamakta kararsızlık gösterileceğinive
gecikileceğini sananların aldanacaklarına şüphe yoktur.
DOĞU CEPHESİNDE ERMENİSTAN'A TAARRUZ KARARI VERDİĞİMİZ
SIRADA
Gerçekten durum çok önemli ve çok nazikti. Çünkü,bu günlerde Doğu
Cephesi'nde Ermenilere karşı artık taarruza karar vermiştik. Bunun
için hazırlanmakta ve tedbirler almaktaydık. Doğu Cephesi Komutanı'na
da gereken emirler ve talimat verilmişti. Doğu'da, ileri sürülenordunun
arkasından, Hükûmet'in Adalet Bakanı, sözde o ordununhırsızlığını,
mensuplarının yolsuzluk yaptıklarını ortaya koymak için,kanuna aykırı
olarak o ilin vali vekili kimliğine bürünmeyi bir çare vetek çıkar
yol olarak buluyor.
Erzurum'dan cephedeki karargâhına gitmiş bulunan Cephe Komutanı,
nihayet 22 Eylül tarihinde diyor ki :
Celâlettin Arif Beyefendi 'nin Doğu İlleri Genel Valiliği'neatanması
için, zâtıdevletlerine daha önce yapmış olduğum teklif, bendenize
hissettirilmiş ve. tarafımdan içtenlikle karşılanmış bir düşüncenin
sonucuydu. Celâlettin Arif Bey'in, Erzurum'la ilgili teşebbüs ve
müracaatları ile gerçeklersu yüzüne çıkmış olduğundan, kendisinin
Genel Valiliğe atanmasındaki teklifimdenelbette vazgeçmiş olduğum
bilgilerinize arz olunur. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir
CELALETTİN ARİF BEY'İN ÜLTİMATOMU
Erzurum Vali Vekilliğini üzerine alan Büyük MilletMeclisi İkinci
Başkanı'ndan da aynı tarihli,yani22 Eylül 1920 tarihli bir telgraf
aldım. Bu telgrafta deniliyor ki :"Silâhve cephaneler, erzak
ve terkedilmiş mallarda yapılmış olan yolsuzluklar,kanuna aykırı
ve sınırsız vergi toplama, kanunsuz baskı ve zorbalık halkın duygularını
büsbütün incitmiş... Erzurum halkının güvensiz ve ümitsiz bir duruma
düşerek, artık kendi elleriyle idare edilme gereğini tekkurtuluş
çaresi saydığı bir zamanda buraya geldik.Karabekir Paşa'nın da hareketi
memleket çıkarlarına uygun değildi. Bu sebeple,açıktan açığa yapılan
kötülük ve yolsuzluklara hemen son vermek ve yapanları cezalandırma
gereğinde halk topluca ısrar etti. Güvenilir tedbirlerin hemen alınması
isteği ve Vali Vekilliğini bizzat kabul etmekliğimPaşa da dahil
olduğu halde halk tarafından istirham edildi. VekilliğiHüseyin Avni
Bey'e vermek gereğini yazmıştım. Erzurum halkının kendilerinden
sayarak güven gösterdikleri Hüseyin AvniBey'in yirmi dört saate
kadar görevlendirildiğinin bildirilmesi. . . Celâlettin Arif"
(Belge : 258).
Saygıdeğer Efendiler, halkın kendi eliyle kendini idare etmesi
ilkesini ortaya koyan bizdik. Fakat bununla, asla her ilin veya
her bölgenin ayrı ayrı birer yönetim birliği kurmasını kastetmedik.
Maksadımızı,Büyük Millet Meclisi'nin ilk günlerinde açıkça ifade
ettik.
Meclis'in de kabul ettiği maksat ve gayemiz, millî iradenin kendinigösterdiği
tek yer olan Millet Meclisi'nin bütün vatanın mukadderatınıeline
aldığı şeklinde ifade edildi.
Bu Meclis'in başkanlarından biri olan ve Hükûmet'te bakan hem deAdalet
Bakanı olarak yer alan bir zatın, orduda veya herhangi bir yerdekanuna
aykırı bir hareketi ortaya çıkartmak ve sorumlularını kanununpençesine
teslim etmek için başvuracağı yol, birtakım beyinsizlere uyarak,
çok yakından tanıdığım, gerçekten vatansever Erzurumlu hemşehrilerimin
asla razı olamayacakları isyankâr bir durum almak mı olacaktı?
Hüseyin Avni Bey 'in 24 saate kadar Vali Vekilliğine tayinini istiyor.
Bu ültimatomun anlamı var mıydı?
Celâlettin Arif Bey, bu teklifini Kâzım KarabekirPaşa' ya da yapmış.
. .Kâzım Karabekir Paşa,ona demiş ki"Hüseyin Avni Bey,yedek
teğmen olarak sahnelerde subaylarıeğlendiren,hiçbir resmî görevde
bulunmamış sıradan bir adamdır. Bunu vali vekili yapmak Hükûmet'i
oyuncak etmeyi istemek olur."
Efendiler, Celâlettin Arif Bey'in ültimatomuna verdiğimcevap aynen
şöyleydi : şifre Geciktirelemez Sayı : 388 Ankara, 23.9.1920
Erzurum'da Adalet Bakanı Celâlettin Arif Beyefendi'ye
İlgi : 22.9.1920 tarihli şifre : İlk telgrafınızı önemle dikkate
almış ve bukonuda Doğu Cephesi Komutanlığı ile haberleşilmekte olduğunu
yazmıştım. Adıgeçen komutanlıkça gereğinin yerine getirileceği pek
tabiî idi. Buna rağmen, biribiri ardınca yapılan kanunsuz ve isabetsiz
teklif ve teşebbüsleriniz Hükûmet tarafından hayretle karşılanmıştır.
İçişleri ve Millî Savunma Bakanlıklarınca ilgilimakamlara gerekli
tebligatta bulunulmuştur. Zâtıâlilerinin Hükümet'in lüzum gördüğü
açıklamaları yapmak ve gerekirse Meclis huzurunda da açıklamalarda
bulunmak üzere Ankara'ya hemen dönmeniz gerekmektedir. Büyük Millet
Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa, 22 Eylül 1920 tarihli bir şifresinde,
şu bilgileri veriyordu :
Şimdi anlıyorum ki, Celâlettin Arif Bey, daha Ankara'da iken,kendisiyle
bazı külâh kapmak isteyenler, güzel bir program yapmışlardır. Söz
gelişi, Hüseyin Avni Bey, Erzurum valisi olacak...CelâlettinArif
Bey Doğu İllerinin Genel Valisi olacak...
Celâlettin Arif Bey, ya oyuncu olarak oynatılıyor veyahutdaha karar
vermedim, pek zekidir, kendisi bir iş yapmak istiyor. Çünkü, HalitBey'i
bendenize sormadan yazması ve Hüseyin Avni Bey üzerinde direnmesi
başka bir anlam taşımıyor. Halit Bey'in Albay Kâzım Bey'learası
pek iyi olmadığından, kendisine Kâzım Bey aleyhinde bir karar verdirilebilir.Hüseyin
Avni Bey de vali adı altında güzel bir oyuncakolur.Hüseyin Avni
Bey'in vali vekilliğine teklif edildiğini işitenlerümitsizliğe dünüyorlar
ve öğreniyorlar. Özet olarak arz edeyim ki, Erzurum Milletvekili
Necati Bey'in kardeşi olup son zamanlarda Millî Eğitim Müdürlüğüne
getirilen Mithat Bey, halkın, bolşevikliği, iş beceremeyenlerin
mevkikapması şeklinde anladığını zannediyor. Bu zat, çıkarına düşkün
olduğundançoğunluk tarafından pek sevilmez. Halk hükümeti kurma
konusunda bendenizi müsait bulamadığından, Celâlettin Arif ve Hüseyin
Avni Bey'lerle haberleşelerek işin daha önceden hazırlandığını ve
kararlaştırıldığını sanıyorum.
Efendiler, Celalettin Arif Bey'i Ankara'ya davet eden23 Eylül tarihli
telgrafım, 24 Eylül tarihli çok sert bir telgrafla karşılandı. Bu
telgraf Meclis Başkanlığı'na hitaben yazılmıştı."Bakanlar Kurulu'nda
ve Büyük Millet Meclisi'nde okunacaktır" notunu da taşıyordu.Benim
telgrafımdaki iki kelimeyi, "kanunsuz" ve "isabetsiz"
kelimelerinialarak, Celalettin Arif Bey, Erzurum'daki teşebbüs ve
tekliflerini birer birer bu iki kelime ile tartıyordu."Bu mu
kanunsuzdur?" "Bumu isabetsizdir?" diyerek kendini
savunuyordu. Yaptığı işlerin ne olduğu, dolayısıyla verilen bilgilerden
anlaşıldığı için, hangisinin kanunsuzolmadığını ve hangisinin isabetsiz
bulunmadığını takdir etmek güç olmayacaktır. Celâlettin Arif Bey,
kanunsuz ve isabetsiz teklifin benden gelmeyeceğine Bakanlar Kurulu'nun
inanmasını beklerdim"dedikten sonra :Aranızda iddialarımı takdir
edecek arkadaşların bulunacağına inanıyorum sözleriyle, kendisini
takdir edebilmenin, ancakkendisinin eşi ve arkadaşı olmak durumunda
bulunmakla mümkün olabileceğini ortaya koyuyordu.Celâlettin Arif
Bey, seçim bölgesinde incelemelerde bulunmaksızın Ankara'ya dönemeyeceğini
de bildiriyordu.
KAHRAMAN ERZURUM HALKININ BANA AÇTIĞI DOST KUCAĞINI
KÖTÜYE KULLANABİLECEĞİNE ASLA İHTİMAL VEREMEDİM
Efendiler, ben de İstanbul'a dönemeyeceğimi İstanbul Hükûmeti'ne
Erzurum'dan bildirmiştim. Eğer davet yeri ve davet sahibi aynı olsaydı,
insanın neredeyse, garip bir nazire yapıldığına hükmedeceği gelebilirdi.
Fakat, şartlar büsbütün başka olduğuna göre, İstanbul'un davetine
karşı bana vefa ve fedakârlık kucağını açmış olan kahraman Erzurum
halkının, bu samimiyetkucağını kötüye kullanabileceğine asla ihtimal
vermedim.
Hattâ Efendiler, 28 Eylül 1920 tarihinde, Erzurum halk temsilcileriadıyla,
memur ve halktan aldığım elli imzalı telgraf bile, bu inancımı sarsmadı.
Gerçi, telgraf çok kaba ve isyankârdı. Fakat, imzaların çoğu, Celâletin
Arif Bey'in vali vekilliği ettiği vilâyet memurlarına aitti.Özellikle
İstinaf Mahkemesi üyelerinden olup Celalettin ArifBey tarafından
Polis Müdürü vekilliğine tayin edilen zatın imzası, butelgrafın
nasıl çirkin bir zihniyetin ürünü olabileceğine delil sayılamazmıydı?
Bu telgrafın, Maarif Müdürü Mithat Bey'in evinde toplanan birtakım
kimseler tarafından hazırlandığını anlamak da gecikmedi.
Efendiler, Celalettin Arif Bey, tekliflerini bir yandan Erzurum
Merkez Hey'eti Başkanı Tevfik imzasıyla CelalettinArif Beyefendi'nin
bildirdiği şekilde işlem yapılmasını kesinlikleisteriz diye destekletirken,
bir yandan da, Ankara ile şifreli haberleşmelerde bulunularak, sözde
birtakım işler yapılmak ve teşebbüsün nasılbir etki yarattığı anlaşılmak
isteniyordu. Erzurum 21/22.9.1920
Milli Eğitim Bakanlığı'na Ankara
Erzurum Milletvekili Necati Bey'e :
Mümkünse, Sağlık Müdürlüğü'ne Merkez Tabibi Doktor Salim Bey'inatanmasına
himmet olunması uygundur. Bundan önceki atanmaların ciddiyettenuzak
bulunduğu,. . ödeneklerimizi mutlaka alarak Ziraat Bankası'ndan
havale veriniz. Meclis'e yazılmıştır (Hüseyin Avni) Maarif Müdürü
Mithat
Bundan sonra : Erzurum 22.9.1920
Milli Eğitim Bakanlığı'na Ankara
Rıza Nur Beyefendi'ye özel:
Şimdiye kadar yazdığım işlerden nasıl bir sonuç elde edildi? BakanlarKurulu'nda
bu konu üzerinde ne geçti? Lûtfen bana bilgi vermenizi rica eder,
gözlerinizden öperim. (Celâlettin Arif) Maarif Müdürü Mithat Daha
sonra da : Çok ivedi Erzurum 25.9.l920
Milll Eğitim Bakanlığı'na Ankara
Rıza Nur ve Necati Bey'lere özel:
Ermenileri yola getirmek maksadıyla Haziran'da seferberlik ilan
edilereküç yüz beş (1305/1889) doğumlulara kadar silâh altına çağrılmış
dokuz bini savaşgörmüş ve on üç bini de savaş görmemiş olmak üzere
toplam yirmi iki bin askerle subay ailesinin beslenmeleri hemen
hemen Erzurum ili halkına yükletilerek, şuzamanda savaş vergileri
toplanmak suretiyle bir buçuk milyon liralık yiyecek, hayvan ve
araçları alınmıştır. Halk, maksadın yüceliğini takdir ederek bu
kadar fedakârlık ettikten sonra, Yiçerin'in bilinen mektubunun askerî
harekâtı sonuçsuz bırakması, Ermenilerin bundan cesaret alarak Müslüman
halkı, zülümler yaparken, ordunun Ermeni Bolşevik birleşmesini ileri
sürerek cesaretsizlik göstermesi ve Kızıllar ile istenildiği derecede
anlaşılması, bunların yanında Celalettin Arif Bey'in yazdığı yolsuzluklara
meydan verilmesi pek kötü bir etkiyapmış, halkı ayaklanmaya ve densizliğe
sürûklemiştir.Kâzım Paşa'da Doğu'daki işIeri idare edebilme kudreti
olmadığından, buradaki siyasî ve askerî durumu Ermenilere karşı
koyabilecek şekilde iyi idare edebilecek dirayetli ve aynızamanda
olağanüstü yetkiye sahip bir hey'etin varlığı şarttır. Şimdiye kadar
değerli zamanlar, Ankara'da dosyası bulunan gereksiz yazışmalarla
geçmiş, belki debirçok fırsatlar kaybolmuştur. Öte yandan, Erzurum'un
mevsim bakımından güçzamanları geldi. Ordunun korunması zarureti
olduğu halde, elbise ve beslenme konusunda pek çok sıkıntı çekilmektedir.
Askerî ve sivil memurlar dört aydan berimaaş alamamaktadırlar. Askeri
giderler için yeni vergiler koymayı düşünüyorlarsada halkın gücünü
bilmiyorlar. Durumları asla elverişli değildir. İstanbul Hükûmetipek
kayıtsız. Yakın iller, özellikle Harput ili büsbütün kayıtsız, hiç
ilgi göstermemektedir. Bu gibi konularda Hükûmet'ten, gerekirse
benim adıma Meclis'inizdende gensoru önergesi vererek araştırma
isteyiniz ve ordunun ihtiyaçlarını oraca kesinlikle sağlandıktan
sonra geliniz. Doğu illeri ile ilgili haberlere pek inanmadım.İmza
: Hüseyin Avni. Maarif Müdürü Mithat
Görülüyor ki, Celalettin Arif Bey'in, Hükümet üyeleriarasındaki,
iddialarını takdir edeceğini sandığı ve makamının şifresinden yararlanmaya
kalkıştığı zat da kendisinin sırdaşı olmak istememişve Meclis Başkanlığı'nı
haberdar etmiştir.
Efendiler, kırk elli kişinin, bütün Erzurum halkı adına telgraf
çekmek suretiyle oynanmak istenen oyunun iç yüzü, yine Erzurum halkındangelen
ve halkın Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'ne karşı bağlılık ve fedakârlık
duygusuyla dolu olduğunu gösteren telgrafla anlaşıldı.
Celalettin Arif Bey, Ermenistan seferinde, en sonundaBüyük Millet
Meclisi Ordusunun zafer kazandığını gözleriyle gördüktensonra, yani
geri dönmesi için yapılan tebligatı aldıktan tam kırk yedigün sonra,
Erzurum'dan ayrılmaya karar vermek mecburiyetinde kalmıştır. Buna
rağmen, hareketini Meclis'e şu telgrafla müjdeliyordu : Erzurum,
27.11.1920
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na
Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı ve Adalet Bakanı CelalettinArif
Beyefendi'nin, milletvekilimiz Hüseyin Avni Bey'le birlikte, dünkü
gün, kışın şiddetine rağmen, Erzurum halkının büyük ve parlak uğurlama
töreniyle Ankara'ya hareket ettiklerini arz eder, bu vesileyle Meclis'e
karşısonsuz saygılarımızı sunarız. Müdafaa-i Hukuk Merkez Hey'eti
Başkan Tevfik
Hüseyin Avni ve Celâlettin Arif Bey'lerin Erzurum'dan döndükten
sonra, Meclis'teki muhalif tutumları ve Kâzım Karabekir Paşa'ya
karşı yaptıkları hücum ve eleştirilerle Meclis'içok işgal ettikleri
görülmüştür.
DOĞU CEPHEMİZDE ERMENİLERLE SAVAŞ BAŞLIYOR
Saygıdeğer Efendiler, doğu sınırlarımızda acele olan işimiz, Celâlettin Arif Bey 'in, Erzurum'un inkılâp tarihinde
bıraktığı izi daha fazla ele alıp incelemeye elverişli değildir.
Arzu buyurursanız o günlerin doğusınırlarımızdaki ciddî işlerine
geçelim :
Yüksek hey'etinizce de bilinmektedir ki, Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan
beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakınyerlerde,
Türkleri toplu olarak öldürmekten bir an geri durmuyorlardı.1920
yılının Sonbaharında Ermenilerce yapılan zulümler dayanılmaz birkerteye
geldi ve Ermenistan seferine karar verdik. 9 Haziran 1920 tarihinde,
Doğu bölgesinde geçici seferberlik ilân ettik. 15' inci Kolordu
Komutanı Kâzım Karabekir Paşa 'yı Doğu Cephesi Komutanıyaptık.
1920 Haziranında, Ermeniler, Oltu'da kurulan, mahallî Türk yönetimine
karşı hareketle, o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığı'mıztarafından
Ermenilere 7 Temmuz 1920'de bir ültimatom verildi. Ermeniler aynı
şekilde hareketlerine devam ettiler. Sonunda, seferberlikten üçbuçuk
dört ay kadar sonra, Ermenilerin Kötek, Bardiz bölgelerinde toplanankuvvetlerimize
taarruzu ile savaşa başlandı.
Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardiz cephesinden baskın şeklinde
yaptıkları genel bir taarruz ile başarıya ulaştılar. Efendiler;
DoğuCephesi'nin bu can sıkıcı bilgiler veren raporunu okurken, Celâlettin Arif Bey 'in de, Ermenilerin taarruz günü
olan 24 Eylülde yazılmış, bildiğimiz ültimatomunu alıyordum (Belge
: 259). Ermeniler geri püskürtülüp girdikleri bölgelerden atıldılar.
Ordumuz 28 Eylül sabahı ileriharekete geçti. Aynı günde Erzurum'un
elli imzası da Ankara'ya taarruza geçiyor. Ne kötü tesadüf ! . .
. Sanki, bu Efendiler, Ermenilerle aleyhimizde harekete sözleşmiş
gibiler...
Ordu, 29 Eylülde Sarıkamış'a girdi, 30 Eylülde Merdenek işgaledildi.
Fakat bazı sebepler ve düşüncelerle 28 Ekim 1920 tarihine kadar,bir
ay, Sarıkamış - Lâloğlu hattında kaldı.
Bu sebeplerden birinin de, Erzurum'da bulunan Celâlettin Arif Bey ve arkadaşlarının yarattıkları durum olduğunu tahmin
buyurursunuz. Gerçekten de, Kâzım Karabekir Paşa
'nın 29 Eylül 1920 tarihinde Sarıkamış'tan çekilen telgrafında :
30 Eylülde cepheyi gezip gereken talimatı verdikten sonra Erzurum'a
giderek, oradageçen olayın sonuçlandırılacağı arz olunur... deniliyordu.
Kâzım Karabekir Paşa, 30 Eylül 1920 tarihinde, Sarıkamış'tan
Celâlettin Arif Bey 'e yazdığı bir şifrede :"Erzurum
halkı adına kırk elli imza ile çekilen açık telgraf, dış düşmanların
milyonlarsarf ederek elde edemeyeceği bir belgedir. Olayın kendisinden
daha önemlive tehlikeli olan bu açık telgrafı dış düşmanların tehlike
ve tehdidinden.daha yıkıcı ve doğuracağı ağır sonuçları cephe durumundan
daha önemligördüğümden yarın Erzurum'a geleceğimi bildiririm"
diyordu.
Celâlettin Arif Bey , 5/6 Ekim 1920 tarihli telgrafıyIa
özellikle vatansever ordu içinde değerli ve halkın güvenini kazanmışpek
çok subay ve üstsubay bulunduğundan, yolsuzluk şikâyetleri elbetteordunun
dayanma gücünü ve disiplin esaslarını etkileyecek kadar büyümemiştir
şeklinde bilgi veriyordu.
ORDULARIMIZIN ÜSTSUBAY VE SUBAYLARI HAKKINDA BİLİNEN
BİR GERÇEK
Yıllarca vatanın çeşitli savaş alanlarında komuta ettiğim ordularımızın
üstsubay ve subayları ile ilgili gizli, zaten bildiğim bir gerçeği
yüz sekseninci defa da olsa işitmiş olmaktan elbette pek memnun
olmuştum.
Efendiler, savaş alanında verilecek emri bekleyen Doğu Ordumuz,28
Ekim l920 günü Kars üzerine harekete başladı. Düşman, direnmeksizin
Kars'ı terketti. Kars 30 Ekimde tarafımızdan işgal edildi. 7 Kasımtarihinde
birliklerimiz, Arpaçay'ına kadar olan bölgeyi ve Gümrü'yü elegeçirdi.
Ermeniler, 6 Kasımda ateşkes ve barış için müracaat etmişlerdir.Biz
de ateşkes anlaşmasının maddelerini, Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla
,8 Kasımda Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasımda başlayan barış
görüşmeleri 2 Ocakta son buldu ve 2/3 Ocak gecesi Gümrü Antlaşması
imzalandı.
MİLLİ HÜKÜMETİN YAPTIĞI İLK ANTLAŞMA:GÜMRÜ ANTLAŞMASI
Efendiler, Gümrü Antlaşması, Millî Hükûmet'in yaptığı ilk antlasmadır.
Bu antlaşma ile, düşmanlarımızın hayallerinde ta Harşit vadisine
kadar uzanan Türk ülkelerini kendisine bağışlamış oldukları Ermenistan,
Osmanlı Devleti'nin l877 seferiyle kaybetmiş oldu ve bu yerleri,bize,
Millî Hükumet'e terkederek aradan çıkarılmıştır. Dünyadaki durumlarda
önemli değişiklikler olması yüzünden, bu antlaşma yerine, dahasonra
yapılan 16 Mart 1921 tarihli Moskova ve 13 Kasım 1921 tarihliKars
Antlaşmaları geçerli olmuştur.
Efendiler, o bölgenin genel durumu ve sınırlarımız bakımından temas
halinde bulunduğumuz Gürcistan ile olan ilişkilerimiz ve aramızdageçen
olaylar hakkında da kısaca bilgi vereyim :
l920 yılının Temmuzunda, Batum, İngilizler tarafından boşaltılınca,Gürcüler
hemen işgal ettiler. Bu durum Brest - Litowsk ve Trabzon Antlaşmalarına
aykırı olduğundan, 25 Temmuz 1920'de tarafımızdan protesto edilmişti.
8 Şubat 1921'de Ankara'da itimatnamesini sunmuş olan Gürcü elçisiyle
de, Türkiye - Gürcistan antlaşması için görüşmeler başlamıştı. Nihayet
23 Şubat 1921'de verdiğimiz kesin bir ültimatom üzerine ArdahanArtvin
ve Batum'un bize bırakılmasına razı olundu. Batum'un işgali butarihten
on beş gün sonra gerçekleşmiştir. Bu yerlere, Türkiye'ye katılmayı
sabırsızlıkla bekleyen halkın alkışları içinde girildi.
Daha sonra, Moskova Antlaşması gereğince Batum boşaltıldı; fakat
işgal etmiş olduğumuz öteki yerlerin anavatan sınırları içinde kalması
pekiştirildi.
TRAKYA'DAKİ DURUM
Efendiler, içinde bulunduğumuz tarihlerde Trakya'nın durumuna da
hep birlikte göz gezdirelim :
Doğu Trakya'da, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ninTrakya
- Paşaeli Merkez Hey'eti bir kongre yaptı. Bu kongre, Trakya'nınidaresini,
Trakya - Paşaeli Merkez Hey'eti'ne verdi. Trakya'da KolorduKomutanı
olarak bulunan C a f e r T a y y a r (C a f e r T a y y a r P a
ş a), bu Merkez Hey'etinde olmakla birlikte, Edirne milletvekili
olarak da Meclis'imize üye seçilmiştir. Trakya Merkez Hey'eti'ne
ve Kolordu Komutanı'na verdiğimiz talimat, Trakya'nın kaderinin
bütün memleketinkaderiyle birlikte çözülebileceği esasına dayanıyordu.
Askerî harekâtbakımından da verdiğimiz direktif şuydu :
Üstün kuvvetlerin taarruzuna uğranılırsa sonuna kadar direnilecekve
Trakya tamamiyle zapt ve işgal edilmiş olsa bile, teklif edilecek
herhangi bir çözüm şekli tek başına kabul edilmeyecektir. Zaten
Trakya'daki komutanın da kararının böyle olduğu ifade edilmekteydi.
Fakat sonzamanlarda, Komutan C a f e r T a y y a r B e y, yabancıların
verdiğiteminat üzerine yapılan davete uyarılsa İstanbul'a gitmiş,
bize durumuancak dönüşünden sonra bildirmişti. Anlaşıldığına göre,
Doğu Trakya'nınyalnız başına varlığını koruyamayacağı ancak Batı
Trakya ile birleşerekbir yabancı devletin idaresi sayesinde yaşayabileceği
yolunda fikirler telkin edilmiş. . . Her halde manevî gücü kıracak
birtakım propagandalar yapılmış. . .
Cafer Tayyar Bey İstanbul'da iken Tümen komutanlarından Muhittin
Bey, İstanbul'dan Kolordu Komutanlığına atanmışCafer Tayyar Bey'in
Trakya'ya dönmesine izin verilmiş. Cafer Tayyar Bey,İstanbul çevreleriyle
görüştükten sonra, Muhittin Bey'in teklifine rağmen, artık kolordunun
komutanlığını üzerinealmamış, Muhittin Bey'in üzerinde bırakmış.
Böylece Trakya'nınkaderi, İstanbul siyasî çevrelerinin etkisine
terk edilmiş.. .
Efendiler, Büyük Millet Meclisi açıldığı zaman, Trakya'da, 1' inciKolordu'nun
savaş düzeni Şöyleydi :
Kolordu karargâhı Edirne'de
60' ıncı Tümen : Keşan, Edirne, Uzunköprü dolaylarında;
55' inci Tümen : Tekirdağ bölgesinde;
49' uncu Tümen : Kırklareli bölgesinde.
Yunan ordusu, Anadolu'da, Batı Cephesinde yaptığı genel taaarruzda
başarı sağladıktan sonra, 20 Temmuz 1920'de Tekirdağ'a bir tümençıkardı.
Tekirdağ bölgesinde pek dağınık bir durumda bulunan 55' inciTümen,
toplanmaya vakit bulamadan, Yunan tümeni, Edirne'ye doğruyürümeye
başladı.
Batı Trakya'dan Meriç'i geçerek taarruz etmek isteyen Yunan kuvvetleri,
o bölgedcki 60' ıncı Tümen'e komuta eden C e m i l B e y' in ( İçişleri
Bakanı C e m i l B e y'dir) ve 15 Haziranda kuvvetleriyle Edirne'yegelmiş
bulunan ve Edirne - Karaağaç istasyonu arasında ciddî savaşlarvermiş
olan Şükrü Naili Bey'in (Şükrü Naili Paşa) dikkat ve direnmeleri
sayesinde durduruldu ve ilerlemeleri önlendi.
TRAKYA'DAKİ KOLORDUMUZUN ASKERLİĞİN GEREKLERİNİ
VE VATANSEVERLİK NAMUSUNU YERİNE GETİREMEMESİNİN TEK SORUMLUSU CAFER
TAYYAR PAŞA'DIR
Edirne'ye doğru serbestçe ilerlemekte olan düşman trenine karşı,
bütün 1' inci Kolordu kuvvetlerini toplayıp tedbir alacak komutanın,
Kolordu Komutanı M u h i t t i n B e y in ne yaptıgını bilmiyorum.
Yalnız elde ettiğim bilgilere göre, C a f e r T a y y a r B e y,
kendi kuvvetleri ile temas kuramadan, Havza yakınlarında atla dolaşırken
düşman tarafından esir edilmiştir. Ondan sonra sevk ve idareden
mahrum kalan 1' inci Kolordu'muz tamamiyle dağıldı. Birliklerininbir
kısmı esir oldu, bir kısmı da Bulgaristan'a sığındı. Sonuç olarak,Trakya'nın
tamamı Yunanlıların eline geçti. Ne yazık ki, 1' inci KolorduKomutanı'nca,
milletin istediği ve beklediği ileri görüşlülüğün, uyanıklıkve fedakârlığın
gösterildiğine şahit olamadık.
Efendiler, Trakya'nın özel ve güç durum ve şartlar içinde bulunduğuna
şüphe yoktu. Fakat bu özellik ve güçlük, hiçbir zaman Trakya'dakikolordunun
askerliğin gereklerini yerine getirmesine ve vatanperverliknamusunu
göstermesine engel olamazdı. Eğer, bu yapılamamış ise, millet ve
tarih karşısında bulunan tek sorumlusu C a f e r T a y y a r P a
ş a 'dır. Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri
karşısında, son bir avuç toprağına kadar karış karış kahramanca
ve namuslucasavunmuş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür.
Türk ordusu o cevherde bir ordudur. Yeter ki ona komuta edenler,
komuta edebilme vasıflarına sahip olabilsinler!
Efendiler, komutanlar, askerliğin görev ve gereklerini düşünür
veuygularken, beyinlerini siyasî görüşlerin etkisi altında bulundurmaktankaçınmalıdırlar.
Siyasetin gereklerini düşünen başka görevliler bulunduğunu unutmamalıdırlar.
Komutanların, emirleri altına verilen millet evlâdını, memleket
vasıtalarını, düşmana ve ölüme doğru sürerken, düşündükleri tek
nokta,milletin kendilerinden beklediği vatan görevini ateşle, süngüyle
ve ölümle yerine getirerek sonuç almaktır. Askerî görev, ancak bu
anlayış veinançla yerine getirilebilir. Lâfla, politika ile, düşmanın
aldatıcı vaadlerine kulak vermekle askerlik görevi yapılamaz. Omuzlarında
ve özellikle kafalarında askerlik sorumluluğunu yüklenecek kadar
kuvvet bulunmayanların feci sonuçlarla karşılaşmaları kaçınılmazdır.
Efendiler, bir komutanın esir olması da mazur görülebilir. O zaman
ki, askerliğin görev ve gereklerini yerine getirip uygulamakta,
elindeki kuvveti sonununa kadar, son süngü ve son nefese kadar kullandıktan
sonra, kanını akıtmak fırsatını bulamaksızın düşman eline düşerse.
. .
Efendiler, bütün ordusu, üstün düşman karşısında yenilip de kendiliğinden
geri çekilirken, kılıcını çekip tek başına atını, düşman başkomutanının
çadırına doğru sürerek ölüm arayan Türk komutanları görülmüştür.
Bir Türk komutanının, ordusunu kullanmaksızın, herhangi bir kötütesadüf
ve kötü şans eseri bile olsa, düşmana esir düşmesini biz mazurgörsek
de, tarih, bunu asla affetmez ve affetmemelidir. Türk inkılâp tarihinin
gelecek nesillere hitap ve uyarısı işte budur.
İKİNCİ KONYA İSYANI
Saygıdeğer Efendiler, Anadolu ortasında çıkarılaniç isyanların,
Yunan ordusu karşısında bulunan kuvvetlerimiz ve yaptığımız düzenlemeler
üzerindeki kötü etkileri, düşmanlarca umulan sonuçları vermedi.
Savunma kuvvetlerimiz üzerinde doğrudan doğruya tesirini göstererek,
cephemizi yıkma hedefine yönelmiş bulunan herakâtla birlikte, cepheye
yakın bölgelerde de halkı ayaklandırmak, düşmanların önem verdikleri
bir mesele idi. İstanbul, bu konudaöteden beri çalışmaktaydı. Zeynelâbidin
Partisi'nin Konya ve dolaylarında çıkmasına vasıta olduğu isyan
hareketleri, nihayet 1920 yılı Ekimininbaşında patlak verdi.
Delibaş adında bir eşkıya, beş yüz kadar asker kaçağını topladı.2/3
Ekim 1920 gecesi Çumra'yı bastı. 3 Ekim sabahı da Konya'ya girdive
idareyi ele geçirdi. Konya valisi bulunan Haydar Bey ve Komutan
Avni Bey (Milletvekili Avni Paşa 'dır) Konya'da bulunan
az sayıdaki asker ve jandarma ile, Alâettin tepesinde, âsîlere karşıanılmaya
değer bir kahramanlıkla savunmada bulundular. Fakat âsîlerin çokluğu
ve her taraftan saldırmaları karşısında âsîlere esir düştüler.
Aynı günlerde Beyşehir ve Akşehir ilçelerinde de görevli olarak
dolaşan askerî hey'etlerimiz, oralardaki âsîler tarafından görev
yapmaktanalıkondular. Ilgın ilçesinin Çekil köyü yakınlarında toplanan
üç yüz kadar âsî de, nasihat için giden hey'ete ateş etti. Konya'nın
güneyinde Karaman ilçesinde de âsîler toplanmaya başladı. Sultaniye
âsîlerin eline düştü.
Efendiler, bu ayaklanmalara karşı, Afyonkarahisar'dan ve Kütahya'dan
sevkettiğimiz Derviş Bey (Kolordu Komutanı Derviş Paşa) komutasındaki kuvvetler, Konya'nın kuzeyindeki Meydan istasyonu
yakınlarında âsîlerle karşılaştı. Ankara'dan da bir süvari alayı
ve birdağ topu ile, o zaman İçişleri Bakanı olan Refet Bey
komutasında sevkedilen kuvvet, Meydan istasyonundan ilerleyen Derviş Bey kuvvetiyle birleşti. Adana Cephesinden de bir kuvvet
Karaman'a doğruyola çıkarıldı.
Konya üzerine hareket eden kuvvetler, âsîlerle yaptıkları bir kaççatışmadan
sonra, 6 Ekim 1920'de Konya'yı âsîlerden kurtardı. Oradankaçan âsîler
Koçhisar, Akseki, Bozkır ve Manavgat'a doğru gittiler. Diğer bir
kısım âsîler de Afyonkarahisar'la Konya arasındaki Kadınhan ve Ilgın'ı
işgal ettiler. Bu bölgeye de Batı Cephesi'nden Yarbay Osman
Bey komutasında bir kuvvet gönderildi. Osman Bey müfrezesi
Ilgın, Kadınhan, Çekil ve Yalvaç'taki isyanları bastırdı. Güneyden
gelen kuvvetimiz Karaman'ı kurtardı.
İsyan bölgesinde âsîleri tepelemeyi başaran kuvvetlerimiz Bozkır,Seydişehir
ve Beyşehir'i de isyancılardan temizledi. Her tarafta, âsîlerindöküntülerinden
bir kısmı bize katıldılar. Bir kısmı da Antalya ve Mersinyönlerine
doğru kaçtılar. Delibaş, Mersin bölgesinde Fransızlarasığındı.
Saygıdeğer efendiler, Yeşilordu teşkilâtından sözederken açıklamıştım
ki, düşmana karşı oluşturulacak kuvvetler konusunda iki zıt görüşçarpışmaya
başlamıştı. Bizim benimsediğimiz düzenli ordu kurma görüşüne karşı
çıkılarak milis diyebileceğimiz bir çeşit teşkilât kurma gürüşüne
ağırlık kazandırılmak isteniyordu. Reşit, Ethem ve Tevfik kardeşler, Kütahya yakınlarında, Kuva-yı seyyare adı altında
ve elleri altında bulunan kuvvete dayanarak bu görüşün başını çekiyorlar
veateşli bir şekilde çalışıyorlardı.
"ORDUDAN FAYDA YOKTUR" SÖZLERİ VE BATI
CEPHESİ KOMUTANI'NIN TAARRUZ TEKLİFİ
Batı Cephesi'nde, orduda ve halk arasında bu yaygın görüş etrafında
yapılan propaganda o kadar güçlü ve etkili bir duruma geldi ki,
ordudan fayda yokturdağılsın! Hepimiz Kuva-yı Milliye olalım...
sözleri her tarafta kulakları doldurmaya başladı.
Batı Cephesi birlikleri arasında, Kuva-yı Milliye halinde, bir
bölgeve bir cepheye sahip bulunan Ethem Bey müfrezesinin adamları,âdeta
müstesna, ordu erlerinden daha üstün, imtiyazlı ve gıpta edilecekdurumda
sayılmaya başladı. Ethem Bey ve kardeşleri de, herkesüzerinde
bir çeşit otorite ve üstünlük kurmaya başladılar...
İşte bu sıralarda idi ki, Batı Cephesi Komutanı, Genel KurmayBaşkanlığı'na,
Ethem ve Tevfik kardeşlerin etkisiyle olduğu sanılan bir
teklifte bulundu: "Yunan ordusunun Gediz yakınında bulunan müstakil
bir tümenine taarruz etmek!. . "
Batı Cephesi Komutanı, düşman kuvvetlerinin uzun bir cephe üzerinde
dağılmış olarak bulunduğu, Gediz yakınındaki kuvvetinin zayıf vetek
başına bırakıldığını ileri sürerken, düşman moralinin bozuk olduğunu
da kabul ediyordu.
O tarihlerde, Yunan ordusu üç tümenle Bursa bölgesinde; bir tümenle
Aydın dolaylarında; bir tümenle Uşak'ta ve bir tümenle Gediz'debulunuyordu. |
|