SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ VE MÜTEAKİP GELİŞMELER
SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ
Saygıdeğer Efendiler, olayları Sakaıya Meydan Muharebesi'ne
getirmek istiyorum. Fakat, bunun içinmüsaade buyurursanız, ufak bir
giriş yapacağım. İkinci İnönü Muharebesi'nden sonra, üç ay kadar bir
zaman geçti. Ondan sonra 10 Tenzmuz 1921tarihinde, Yunan ordusu yeniden
cephemize genel taarruza. girişti. Butarihten önceki günlerde tarafların
durumu şöyleydi :
Bîzim ordumuz, başlıca Eskişehir ve Eskişehir'in kuzeybatısındakiİnönü
mevzileri ile Kütahya - Altıntaş dolaylarında yığınak yapmıştı.
Afyonkarahisar dolaylarında iki tümenimiz vardı. Geyve ve Menderes
dolaylarında da birer tümenimiz bulunuyordu.
Yunan ordusu da, Bursa'da bir, Uşak doğusunda iki kolordusunutoplu
olarak bulunduruyordu. Menderes'te de bir tümeni vardı.
Yunanlılann bu taarruzu ile başlayan ve Kütahya - Eskişehir Muharebeleri
adıyla anılan bir sıra muharebeler vardır. Bunlar on beş günsürmüştür.
Ordumuz 25 Temmuz 1921 akşamı büyük kısmıyla Sakarya'nın doğusuna
çekilmişti. Ordumuzun çekilmesini zarurî kılan sebeplerinbaşlıcasına
işaret edeyim :
İkinci İnönü Muharebesi'nden sonra genel seferberlik yapmış olanYunan
ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından ordumuzdan
önemli derecede üstündü. Temmuzda, Yunan ordusu taarruzageçtiği
zaman millî hükûmetin durumu ve Millî Mücadele'nin gelişmesi,bizim
genel seferberlik ilân ederek, milletin bütün kaynak ve imkânlarını,başka
bir şey düşünmeden düşman karşısında toplamaya daha elverişlive
yeterli görülmemişti. İki ordu arasındaki kuvvet, vasıta ve şartlar
bakımından kendini gösteren nispetsizliğin elle tutulur başlıca
sebebi budur.Bunun sonucu olarak, biz, daha tümenlerimizin taşıt
araçlarını bile tamamlayamadığımızdan, bunların hareket güçleri
yoktu. Yunan milletinin bütün kuwetiyle yaptığı bu taarruz karşısında,
bizim askerlik bakımından asıl görevimiz, Millî Mücadele'nin başından
beri yürütegeldiğimizgörev idi ki, o da, her Yunan taarruzu karşısında
kaldıkça, bu taarruzudirenerek ve uygun hareketler yaparak durdurup
etkisiz bırakmak ve yeniorduyu kurmak için zaman kazanmak şeklinde
özetlenebilir. Son düşmantaarruzu karşısında da, bu aslî görevi
gözden uzak tutmamak şarttı. Budüşünceyle, 18 Temmuz 1921 tarihinde,
İsmet Paşa'nın Eskişehir'ingünebatısında, Karacahisar'da bulunan
karargâhına giderek, durumuyakından inceledikten sonra, İsmet Paşa'ya
genel olarak şu direktifivermiştim :"Orduyu, Eskişehir'in kuzey
ve güneyinde topladıktan sonra,düşman ordusuyla aramızda büyük bir
açıklık bırakmak gerekir ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek
mümkün olabilsin. Bunun içinSakarya'nın doğusuna kadar çekilmek
yerindedir. Düşman hiç durmadantakip ederse, hareket üssünden uzaklaşacak
ve yeniden menzil hatları kurmaya mecbur olacak; herhalde bekleınediği
birçok güçlüklerle karşılaşacak; buna karşılık bizim ordumuz toplu
bulunacak ve daha elverişli şartlara sahip olacaktır. Bu şekildeki
çekilişimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi
ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek
manevî sarsıntıdır. Fakat kısazamanda elde edebileceğimiz başarılı
sonuçlarla, bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin
gereğini kararsızlığa düşmedenuygulayalım. Başka türden sakıncalara
karşı koyabiliriz. "
ORDUNUN BAŞINA GEÇMEMİ İSTEYENLER
Efendiler, gerçekten de tahmin ettiğim manevi sakıncalar
hemen kendini gösterdi. İlk duyarlık Meclis'te belirdi. Özellikle
muhalifler, kötüm'ser nutuklarla feryada başladılar : En sonunda,
Mersin Milletvekili Salâhattin Bey, kürsüden benim adımı söyleyerek
: "Ordunun başına geçsin!" dedi. Bu teklifekatılanlar çoğaLdı.
Buna karşı olanlar da vardı.
Efendiler, bu görüş ayrılıklarının sebepleri üzerinde biraz açıklamada
bulunmak uygun olur. Bir defa, benim doğrudan doğruya ordununbaşına
geçmem teklifinde bulunanların düşünce ve maksatlarını ikiyeayırmak
mümkündür. Benim ve benimle birlikte birçoklarının o zamananladığımıza
göre, birtakım kimseler, artık ordunun büsbütün yenildiğine,durumun
iadesine imkân kalmadığına, bundan dolayı da dâvânın, güttüğümüz
millî dâvânın kaybedildiği yargısına varmışlardı. Bu sebeplerleduydukları
öfke ve hıncın acısını benden almak istiyorlardı. İstiyorlardıki,
kendi zanlarına göre bozguna uğramış ve bozgunu devam edecek olanordunun
başında benim de şahsiyetim bozguna uğrasın! Diğer birtakımkimseler,
diyebilirim ki çoğunluk, bana karşı duydukları güven dolayısıyla,
samimî olarak ordunun başına geçmemi arzu ediyorlardı.
Şimdilik komutanlığı fiilî olarak üzerime almamı sakıncalı görenlerin
de düşüncesi şuydu :
Ordunun bundan sonraki herhangi bir savaşta başarı kazanamayıpyeniden
geri çekilmesi, uzak bir ihtimal değildir. Bu durumlarda ben,fiilen
ordunun başında bulunursam, genel kanaate göre son ümidin deyitirilmiş
olduğu gibi bir inanç doğabilir. Oysa, genel durum, daha sontedbir,
son çare ve son kuvvetlerin feda edilmesini gerektirecek bir nitelikte
değildir. Bundan dolayı, kamuoyunda son ümidin korunabilmesiiçin
benim askerî harekâtı şahsen yürütme zamanım gelmemiştir.
BAŞKOMUTANLIĞI KABUL EDİYORUM
Ben, görüşmeler ve tartışmalarla ortaya çıkan bu görüşleri,
gerektiği kadar gözönünde tutuyor ve inceliyordum. Son görüşü savunanlar,
mantığa dayanan kuvvetli sebepler ileri sürüyorlardı. Samimiyetsiz
isteklerde bulunanların yaygaraları, başkomutanlığı üzerime almamı
içtenlikle teklif edenlerde, derin ve kaygı verici etkiler yapmaya
başladı. Benim fiilen başkomutanlığı üzerime almam, bütün Meclis'te
son çare ve son tedbir olarak görüldü.
Meclis'in bu görüşü çabucak Meclis dışında da yayıldı. Benim ses
çıkarmayışım ve komutayı fiilen üzerime almaya yanaşmayışım, adeta
felâketin kesin ve yakın olacağı düşünce ve inancını yaygın bir
duruma getirdi. Bunu anlar anlamaz derhal kürsüye çıktım.
Efendiler, bu anlattığım durum, 4 Ağustos 1921 günü bir gizli oturumda
geçiyordu. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık ve güvene
teşekkür ettikten sonra, Başkanlık makamına şöyle bir önerge verdim
:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığına
Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve talepleri
üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi şahsen üzerime
almaktan doğacak yararları azamÎ çabuklukla elde edebilmek, ordunun
maddî ve manevî gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek seviyeye
çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak
şartıyla üzerime alıyorum. Ömrüm boyunca, millî hâkimiyetin en sadık
bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için, bu yetkinin
üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
BAŞKOMUTANLIĞI KABUL EDİYORUM
Ben, görüşmeler ve tartışmalarla ortaya çıkan bu görüşleri,
gerektiği kadar gözönünde tutuyor ve inceliyordum. Son görüşü savunanlar,
mantığa dayanan kuvvetli sebepler ileri sürüyorlardı. Samimiyetsiz
isteklerde bulunanların yaygaraları, başkomutanlığı üzerime almamı
içtenlikle teklif edenlerde, derin ve kaygı verici etkiler yapmaya
başladı. Benim fiilen başkomutanlığı üzerime almam, bütün Meclis'te
son çare ve son tedbir olarak görüldü.
Meclis'in bu görüşü çabucak Meclis dışında da yayıldı. Benim ses
çıkarmayışım ve komutayı fiilen üzerime almaya yanaşmayışım, adeta
felâketin kesin ve yakın olacağı düşünce ve inancını yaygın bir
duruma getirdi. Bunu anlar anlamaz derhal kürsüye çıktım.
Efendiler, bu anlattığım durum, 4 Ağustos 1921 günü bir gizli oturumda
geçiyordu. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık ve güvene
teşekkür ettikten sonra, Başkanlık makamına şöyle bir önerge verdim
:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığına
Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve talepleri
üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi şahsen üzerime
almaktan doğacak yararları azamÎ çabuklukla elde edebilmek, ordunun
maddî ve manevî gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek seviyeye
çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak
şartıyla üzerime alıyorum. Ömrüm boyunca, millî hâkimiyetin en sadık
bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için, bu yetkinin
üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
BAŞKOMUTANLIĞI FİİLİ OLARAK ÜZERİME ALDIM
Saygıdeğer Efendiler, Başkomutanlığı fiilî olarak üzerime
aldıktan sonra birkaç gün Ankara'da çalıştım.
Genelkurmay Başkarılığı'nın ve Millî Savunma Bakanlığı'nın bütünkadrosu
ile Başkomutanlık karargâhını kurdum. Bu iki makamın ortakçalışmalarını
Başkomutanlıkta uyumlu bir şekilde birleştirmek; bundanbaşka orduyu
ilgilendiren ve Başkomutanlık yoluyla çözümü gerekenöteki bakanlıklara
ait işleri yürütebilmek için de yanımda küçük bir bürokurdum.
Ankara'daki çalışmalarım, yalnız, ordunun insan ve taşıt araçlarıbakımından
gücünün artırılması, yiyecek ve giyeceğinin sağlanıp düzenekonmasıyla
ilgili tedbirler almak ve hazırlıklar yapmakla geçti.
Bu sözünü ettiğim hususları gerçekleştirmek için ikigün içinde,
7, 8 Ağustos 1921 tarihlerinde, Tekâlif-i Milliye Emri adıaltında
yaptığım genel tebliğlerden her biri için kısaca bilgi vereyim.
Birsavaşın kazanılmasında en küçük şeylerin bile dikkate alınması
gerektiğini gösterebilmek için bunları bilginize sunmayı yararlı
bulurum :
1 sayılı emrimle heT ilçede bir Tekâlif-i Milliye Komisyonu kurdurdum.
Bu komisyonlarca toplanan malzemenin, ordunun çeşitlibölümlerine
dağıtımı şeklini düzenledim.
2 sayılıp emrime göre, vatanın her ailesi birer kat çamaşır, birerçift
çorap ve çarık hazırlayıp Tekâlif-i Milliye Komisyonu'na teslim
edecekti.
3 sayılı emrimle, tüccarın ve halkın elinde bulunan çamaşırlıkbez,
amerikan, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik,erkek
elbisesi dikmeye yarayan her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalınbez,
kösele, vaketa, taban astarlığı sarı ve siyah meşin, sahtiyan,dikilmiş
ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura
ve saraç ipliği, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası,
yular,belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urgan stoklarından
yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.
4 sayılı emrimle, eldeki buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur,nohut,
mercimek, kasaplık hayvan, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz,
zeytinyağı, çay, mum stoklarından yine yüzde kırkına, bedeli sonradan
ödenmek üzere el koydum.
5 sayılı emrimle, ordu ihtiyacı için alınan taşıt araçları dışında,halkın
elinde kalan taşıt araçlarıyla, yüz kilometrelik bir uzaklığa kadar,ayda
bir defa olmak üzere, parasız askerî ulaşım yapılmasını mecburtuttum.
6 Sayılı emrimle, ordunun giyimine ve beslenmesine yarayan bütün
sahipsiz mallara el koydum.
7 sayılı emrimle, halkın elinde bulunan savaşta işe yarar bütünsilâh
ve cephânenin üç gün içinde teslimini istedim.
8 sayılı emirle, benzin, vakum, gres, makine, don, saatçi ve tabanyağları,
vazelin, otomobil ve kamyon lâstiği, solisyon, buji, soğuk tutkal,Fransız
tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan maddelerve
bunlar türünden malzeme ve asit sülfi,irik stoklarının yüzde kırkınael
koydum.
9 sayılı emirle demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, ;arabacı
esnafları ve imalâthaneleriyle, bu esnaf ve imalâthanelerin iş çıkarabilme
güçleri ve kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek ustalarınadlarıyla
birlikte sayılarını ve durumlarını tespit ettirdim.
10 sayılı emirle, halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba,dört
tekerlekli at ve öküz arabalarıyla, kağnı arabalarının bütün takımve
hayvanlarıyla birIikte binek ve topçeker hayvanlarının, katır ve
yükhayvanlarının, deve ve eşek sayısının yüzde yirmisine el koydurdum.
Efendiler, emirlerimin ve tebliğlerimin yerine getirilmesi için
kurduğum İstiklâl Mahkemeleri'ni Kastamonu, Samsun, Konya, Eskisehirbölgelerine
gönderdim. Ankara'da da bir mahkeme bulundurdum.
MİLLİ VERGİLER EMRİ
Ondan sonra Efendiler, 12 Ağustos 1921 günü, Ge nelkurmay
Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriy'lebirlikte Polatlı'ya cephe karargâhına
gittim.
Düşman ordusunun cephemize yüklenerek sol kanadımızdan kuşatacağı
yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak tam bir cesaretle gerekliıtedbirleri
aldırdım ve yapılacak hazırlıkları yaptırdım. Olaylar görüşümüzü
doğruladı. Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921'de ciddî olarak cephemizodoğru
ilerlemeye başladı ve taaruza geçti. Birçok kanlı, bunalımlı safhalarve
dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızınbirçok
parçalarını kırdılar. Bu ilerleyen düşman birliklerinin karşısınakuvvetlerimizi
yetiştirdik.
Meydan muharebesi yüz kilometrelik eephe üzerinde oluyordu. Solkanadımız,
Ankara'nın elli kilometre güneyine kadar çekilmişti. Ordumuzun yönü
batıya iken güneye döndü. Arkası Ankara'ya iken kuzeye çevrildi.
Cephenin yönü değiştirilmiş oldu. Bunda hiçbir sakınca görmedik.Savunma
hatlarımız kısım kısım kırılıyordu. Fakat kırılan her kısmınyerine
en yakın bir yerde hemen yeni bir savunma hattı kuruluyordu. Savunma
hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğii
ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği teorisini çürütmek içinmemleket
savunmasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet
göstermeyi yararlı ve etkili buldum. Dedim ki :
CEPHE KARARGAHINA HARAEKET
Düşman ordusunun cephemize yüklenerek sol kanadımızdan
kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak tam bir cesaretle
gereklitedbirleri aldırdım yapılacak hazırlıkları yaptırdım. Olaylar
görüşümüzü doğruladı. Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921'de ciddî olarak
cephemizedoğru ilerlemeye başladı ve taaruza geçti. Birçok kanlı,
bunalımlı safhalarve dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları,
savunma hattımızınbirçok parçalarını kırdılar. Bu ilerleyen düşman
birliklerinin karşısınakuvvetlerimizi yetiştirdik.
Meydan muharebesi yüz kilometrelik cephe üzerinde oluyordu. Solkanadımız,
Ankara'nın elli kilometre güneyine kadar çekilmişti. Ordumuzun yönü
batıya iken güneye döndü. Arkası Ankara'ya iken kuzeye çevrildi.
Cephenin yönü değiştirilmiş oldu. Bunda hiçbir sakınca görmedik.Savunma
hatlarımız kısım kısım kırılıyordu. Fakat kırılan her kısmınyerine
en yakın bir yerde hemen yeni bir savunma hattı kuruluyordu. Savunma
hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü
ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği teorisini çürütmek içinmemleket
savunmasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet
göstermeyi yararlı ve etkili buldum. Dedim ki :
SAVUNMA HATTI YOKTUR, SAVUNMAZ HATTI VARDIR
Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh
bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı
Vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.Onun için küçük büyük
her birlik bulunduğu msvziden atılabilir. Fakatküçük büyük her birlik,
ilk durabildiği noktada yeniden düşmana cephekurup savaşa devam
eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler
ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı
koymaya mecburdur.
İşte ordumuzun her ferdi, bu sistem içinde her adımda en büyükfedakârlığını
göstererek ve düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratıp yokederek, sonunda
onu, taarruzuna deıram güç ve kudretinden yoksun birduruma getirdi.
Muharebe durumunun bu safhasını sezer sezmez hemen özelliklesağ
kanadımızla Sakarya ırmağı doğusunda düşman ordusunun sol kanadına
ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı taarruza geçtik.Yunan
ordusu yenildi ve geri çekilmeye mecbur oldu.13 Eylül 1921 günüSakarya
ırmağının doğusunda düşman ordusundan eser kalmadı. Böylece23 Ağustos
gününden 13 Eylül gününe kadar, bu günler de dahil olmaküzere, yirmi
iki gün yirmi iki gece aralıksız devam eden büyük ve kanlıSakarya
Meydan Muharebesi yeni Türk devletinin tarihine, dünyatarihinde
pek az rastlanan büyük bir meydan muharebesi örneği kaydetti.
Saygıdeğer Efendiler, Başkomutanlık görevini fiilen üzerime aldığım
zaman, Meclis'e ve millete mutlaka başaracağımız yolundaki kesininancımı
arz ve ilân etmekle ve bu inancımı, varlığımın bütün haysiyetiniortaya
atarak gerçekleştirmekle ilk manevî görevimi yapmış olduğumusanırım.
Ondan sonra, önemli maddî görevlerim de vardı. Onlardan biri,savaş
ve muharebe karşısında millete aldırmaya mecbur olduğum durumidi.
BÜTÜN TÜRK MİLLETİNİ CEPHEDE BULUNAN ORDU KADAR,
DUYGU,
Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek; iki milletin,
yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla bütün maddî
ve manevî kuvvetleriyle, biri biriyle karşı karşıya gelmesi ve biribiriyle
vuruşması demektir. Bunun içindir ki,bütün Türk milletini cephede
bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim.
Yalnız düşman karşısındabulunanlar değil köyünde, evinde, tarlasında
bulunan herkes, milletinher ferdi silâhla vuruşan savaşçı gibi kendini
görevli sayarak bütün varlığını yalnız mücadeleye verecekti. Bütün
maddî ve manevî varlığını vatan savunmasına vermekte ağır davranan
ve titizlik göstermeyen milletler, savaş ve muharebeyi gerçekten göze
almış ve başarabileceklerineinanmış sayılmazlar.
Gelecekteki harplerin tek başarı şartı da en çok bu arz ettiğimnoktaya
bağlı olacaktır. Avrupa'nın askerlik bakımından ileri durumdaolan
büyük milletleri, daha şimdiden bu tutumu kanun haline getirmeyebaşlamışlardır.
Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclis'ten bir vatanısavunma kanunu
istemedik. Fakat, Meclis'ten aldığımız yetkiye dayanarak bu amacı
kanun niteliğiıdeki belirli emirlerle sağlamaya çalıştık.Millet,
bundan sonra, bugüne kadar olan tecri.ibeleri de dikkatle gözdengeçirerek
aziz vatana taarruzu imkânsız kılan sebep ve şartlan daha açıkve
daha kesin olarak tespit eder.
BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NCE BANA "MAREŞAL" RÜTBESİYLE "GAZİ" ÜNVANININ VERİLMESİ Efendiler, diğer bir görevim de, ordu içinde, muharebe safları arasında bizzat muharebeye katılmak ve savaşı bizzat yönetmekti. Bunu da gücümün yettiği ölçüde, hattâ bir kaza sonucu sol kaburga kemiklerimden birinin kırılmış olmasına rağmen, bütün varlığımla en iyi şekilde yapmaya çalıştığımı sanırım. Sakarya Muharebesi'nin sonuna kadar askerî bir rütbem yoktu. Ondan sonra, Büyük Millet Meclisi'nce bana Mareşal rütbesiyle Gazi ünvanı verildi.Osmanlı Devleti'nin rütbesinin, yine o devlet tarafından geri alınmış olduğunu biliyorsunuz.
FRANSIZ HÜKÜMETİ İLE YAPILAN GÖRÜŞMELER VE ANKARA
ANTLAŞMASI
Efendiler, Sakarya Zaferinden sonra, Batı ile yaptığımız
olumlu ve verimli temas ve görüşmeler Ankara antlaşması ile sonuçlanmıştır.
Bu anlaşma Ankara'da, 20 Ekim 1921'de imza edilmiştir. Bu konuda özet
halinde bir bilgi vermek için, kısa bir açıklamada bulunayım :
Bekir Sami Bey'in başkanlığındaki delegeler hey'etinin gittiği
Londra Konferansı'ndan sonra, bildiğiniz üzere, İkinci İnönü Zaferiyle
sonuçlanan Yunan taarruzu geri püskürtülmüştü. Bir zaman için, askerî
durum sakinleşti. Rusya ile, Moskova Anlaşması imzalanmış ve doğudaki
durumumuz açıklık kazanmıştı. İtilâf Devletleri'nden de millî ilkelerimize
saygılı olabileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekteydi.
Adana, Antep ve dolaylarını yabancı işgalinden kurtarmak, bizce
önemli görülmekteydi.
Çeşitli sebeplerle, Suriye'den başka, bu adı geçen illeri işgalleri
altında bulunduran Fransızların da, bizimle anlaşma eğiliminde oldukları
anlaşılıyordu. Gerçi, Bekir Sami Bey'in, Mösyö Briand (Briyan)'la
yaptığı fakat millî olmayan anlaşma reddedilmiş idiyse de, ne Fransızlar
ne de biz çarpışmaları sürdürmeye istekli değildik. Bu yüzden her
iki taraf biribiriyle görüşme yollarını aramaya başladı. Fransız
hükûmeti, eski bakanlardan Mösyö Franklin Bouillon (Franklen Buyon)'u
önce gayri resmî olarak Ankara'ya göndermişti. 9 Haziran 1921 tarihinde
Ankara'ya gelen Mösyö Franklin Bouillon ile Dışişleri Bakanı Yusuf
Kemal Bey ve Fevzi Paşa Hazretleri'nin de katılmasıyla, bizzat iki
hafta süren görüşmeler yaptım.
Biribirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra, 13 Haziran
1921 Pazartesi günü, Ankara istasyonundaki bana ait dairede yaptığımız
ilk toplantıda görüşmelerimizin hareket noktasını belirtmek gerektiğinden
söz ederek konuşmaya başladık. Ben, bizim için hareket noktasının
Misak-ı Millî'de tespit edilen ilkeler olduğunu ortaya attım.
Mösyö Franklin Bouillon, ilkeler üzerindeki tartışmanın güçlüklerini
ileri sürerek, Sevres Antlaşması'nın bir oldubitti olarak ortada
bulunduğunu söyledikten sonra, Londra'da Bekir Sami Bey'le Mösyö
Briand'ın yaptıkları anlaşmayı temel almanın ve bu anlaşmanın Misak-ı
Millî'ye aykırı olan noktaları üzerinde tartışmanın yerinde olacağı
görüşünü savundu. Bu teklifinde haklı olduğunu göstermek için, Londra'ya
giden delegelerimizin Misak-ı Millî'den söz etmediklerini, Misak-ı
Millî'nin ve Millî Mücadele'nin, değil Avrupa'da, daha İstanbul'da
bile değeri anlaşılamamış olduğunu söyledi.
Ben verdiğim cevaplarda dedim ki : "Eski Osmanlı İmparatorluğu'ndan
yeni bir Türk Devleti doğmuştu. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye,
her bağımsız devlet gibi haklarını tanıtacaktır. Sevres Antlaşması
Türk milleti için öylesine uğursuz bir idam kararnâmesidir ki onun
bir dost ağzından çıkmamasını dileriz. Bu konuşmamız sırasında bile
Sevres Antlaşmasını ağzıma almak istemem. Sevres Antlaşması'nı kafasından
çıkarmayan milletlerle güven temeline dayanan ilişkilere girişemeyiz.
Bize göre böyle bir antlaşma yoktur. Londra'ya giden delege hey'etimizin
başkanı eğer bundan bahsetmemişse, verdiğimiz talimat ve yetki çerçevesinde
hareket etmemiş demektir. Yanlış iş görmüştiir. Bu yanlışlık yüzünden
Avrupa ve özellikle Fransız kamuoyunda ters etkiler doğduğu görülüyor.
Bekir Sami Bey'in gittiği yoldan hareket dersek, biz de aynı yanlışlığı
yapmış oluruz. Avrupa'nın Misak-ı Millî'den haberdar olmamasına
imkân yoktur. Avrupa Misak-ı Millî deyimini öğrenmemiş olabilir.
Fakat, yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya,
şu kanlı mücadelelerin neden ileri geldiğini elbette düşünmektedir.
İstanbul'un Misak-ı Millî'den ve Millî Mücadele'den haberi olmadığı
yolundaki sözler doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk milleti
gibi, Millî Mücadele'yi bilmektedir ve ondan yanadır. Bu mücadeleyi
bilmezlikten gelen ve ona karşı görünen kimselerle bunların yardakçıları
azdır ve milletçe de tanınmaktadır."
Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey'in kendisine verilen talimat
ve yetki dışına çıkarak hareket etmiş olduğu yolundaki sözlerim
üzerine dediler ki, "bunu açıklayabilir miyim?" Sözlerimi
istediği yerlere bildirip anlatabileceğini söyledim. Mösyö Franklin
Bouillon, Bekir Sami Bey'le yapılan anlaşmadan ayrılmamak için mazeret
ileri sürerken, Bekir Sami Bey'in bir Misak-ı Millî olduğundan ve
onun sınırları dışına çıkamayacağından söz etmediğini, eğer bundan
söz etmiş olsaydı, o zaman ona böre görüşülüp gerektiği şekilde
hareket edilebileceğini; ancak, şimdi durumun güçleştiğini tekrarladı.
Batıdaki kamuoyu, bu Türkler, delegeleri vasıtasıyla bunu niçin
dile getirmemişler de şimdi yeni veni meseleler çıkarıyorlar"
diyeceklerdir.
Nihayet, uzun görüşme ve tartışmalardan sonra, Mösyö Franklin Bouillon,
Misak-ı Millî'yi okuyup anladıktan sonra yeniden görüşmek üzere,
toplantının ertelenmesini teklif etti. Ondan sonra Misak-ı Millî'nin
maddeleri baştan sona kadar birer birer okunarak görüşüldü ve tartışmaya
devam edildi. Üzerinde en çok durulan nokta, kapitülasyonların kaldırılması
ve istiklâlimizin tam olarak sağlanmasını isteyen madde oldu. Mösyö
Franklin Bouillon, bu meselelerin incelenmesi ve üzerinde durulması
gerektiğini bildirdi. Ben bu noktaya cevap verdim. Söylediklerimin
özeti şuydu : "Tam istiklal, bizim bugün üzerimize aldığımız
görevin can damarıdır. Bu görev, bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir.
Bu görevi yüklenirken, ne ölçüde başarılabileceği üzerinde hiç şüphe
yok ki çok düşündük. Fakat sonunda vardığımız kanaat ve inanç, bunda
başarılı olabileceğimizdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden
öncekilerin yaptıkları yanlışlıklar yüzünden, milletimiz sözde var
sanılan istiklâline gerçekte sahip değildi. Şimdiye kadar Türkiye'yi
medeniyet dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep
bu yanlışlıktan ve bu yanlışlığa boyun eğmekten ileri gelmektedir.
Bu yanlışlığa boyun eğmenin sonucu, mutlaka, memleket ve milletin
bütün haysiyetini ve bütün yaşama kabiliyetini kaybetmesine ve ondan
yoksun kalmasına yal açabiliriz. Biz, yaşamak isteyen, haysiyet
ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir yanlışlığa boyun
eğme yüzünden bu vasıflardan yoksun kalmaya katlanamayız. Aydın
olsun cahil olsun, istisnasız milletimizin bütün fertleri, belki
işin içindeki güçlüğü iyice kavramamış olsalar bile, bugün yalnız
tek bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya
karar vermiştir. O nokta, istiklâlimizin tam olarak kazanılması
ve devam ettirilmesidir.
Tam istiklâl demek, elbette, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî,
kültürel v.b. her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak
demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden yoksun kalmak,
millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklâlinden yoksun
kalması demektir.
Biz, bunu elde etmeden barış ve huzura kavuşacağımız inancında
değiliz. Şekil ve usullere uyarak barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz.
Ancak, istiklâlimizi tam olarak sağlamayacak olan bu gibi barışlar,
uyuşma ve anlaşmalarla, milletimiz hiçbir vakit varlığına ve huzura
kavuşamayacaktır. Belki de silâhlı mücadelesini bırakarak, yıkıma
sürüklenmeye razı olacaktır. Eğer milletimiz buna razı olsaydı,
bunu kabul edebilecek yaratılışta bulunsaydı, iki yıldan beri mücadele
etmeye hiç de gerek kalmazdı. Daha ateşkes anlaşmasının ertesinde
har ekete geçmemek olabilirdi.
Mösyö Franklin Bouillon, bu sözlerim karşısında, ciddî ve samimî
olarak bazı görüşler ileri sürdü ve en sonunda da bunun zaman meselesi
olduğu görüşünü belirtti.
Efendiler, Mösyö Franklin Bouillon ile önemli ve ikinci derecede
kalan sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak
biribirimizi, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla
anlayabildik sanırım. Fakat Fransız Hükûmetiyle Türk Millî Hükûmeti
arasında, kesin anlaşma noktalarının tespit edilebilmesi için biraz
daha zaman geçmesi zarurî oldu. Ne bekleniyordu? Belki de, Türk
millî varlığının Birinci ve İkinci İnönü Muharebesi'nden sonra daha
büyücek bir eserle ispatlanmış olması! . . Gerçekten de, Mösyö Franklin
Bouillon'un kesin karara vararak imza ettiği Ankara Anlaşması, büyük
ve kanlı Sakarya Meydan Muhabeı-esi'nden otuz yedi gün sonra, arz
etmiş olduğum gibi, 20 Ekim 1921'de doğmuş olan bir belgedir.
Bu anlaşma ile, siyasî, iktisadî, askerî v.b. hiçbir alanda bağımsızlımızdan
hiçbir şey feda etmeksizin, vatan topraklarımızın değerli parçalarını
işgalden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile millî davamız ilk defa
olarak Batı devletlerinden biri tarafından onaylanmış ve açıklanmış
oldu.
Mösyö Franklin Bouillon, bundan sonrada birkaç kere Türkiye'ye
gelmiş, Ankara'da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını
belirtme yolları aramıştır.
PONTUS MESELESİ
Saygıdeğer Efendiler, genel konuşmamın başında bir
Pontus meselesinden söz etmiştim. Bu mesele belgeleriyle herkesçe
bilinmektedir. Ancak, bizi de çok uğraştırdığından, burada, onunla
ilgili bazı noktalara dokunacağım.
1840 yılından beri; yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Anadolu'nunRize'den
İstanbul Boğazı'na kadar uzanan Karadeniz bölgesinde, eskiYunanlılığın
diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı. AmerikalıRum
göçmenlerden Rahip Klematios adında biri, ilk Pontustoplantı yerini
şimdi halkın Manastır dediği bir tepede İnebolu'da kurmuştu. Bu
teşkilâta bağlı olanlar, zaman zaman biribiriılden ayrı eşkıyaçeteleri
kurarak faaliyet gösteriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasındada,
dışarıdan gönderilip dağıtılan silâh, cephâne, bomba ve makineli
tüfeklerle, Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir
silâhdeposu durumuna gelmişti.
Ateşkes Anlaşmasından sonra, bütün Rumlar Yunanlılık millî davası
ile her tarafta şımardığı gibi, Ethniki Hetairia (Etniki Eterya)
Cemiyeti'nin propagandacıları ile Merzifon'daki Amerikan kuruluşlarınınmanevî
destekleri ile eğitüp yetiştirilen, maddî bakımdan da yabancıhükûmetlerin
silâhlarıyla güçlendirilip cesaret verilen bu bölgedeki Rumlar da,
bağımsız bir Pontus hükûmeti kurma emeline düştü. Bu maksatlagenel
bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler; Amasya, Samsun vedolayları
Rum Metropolit'i Yermanos' un idaresinde düzenli birprogramla çalışmaya
başladılar. Bir yandan da, Samsun'daki Rum komitecilerinin başkanı
olan Reji Fabrikası Müdürü Tokomanidis,İç Anadolu ile haberleşme
sağlamaya çalışıyordu. Bazı yabancı hükûmetler, Pontus hükûmetinin
kurulması için yardımcı olacaklarına söz verdiler. Samsun ve dolaylarındaki
Rum nüfusunu arttırmak için de, Rusya'daki Rum ve Ermenileri Batum'da
topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum'da depo
edilen silâhlarla donatarak, sahillerimizeçıkarmaya baŞladılar.
Çetecilik etmek üzere, sahillerimize çıkarılabilecekbirkaç bin Rum'u
Sohum'da Haralambos adında bir adamın başına topladılar. Batum'da
toplananların da Haralambos'un etrafındatoplananlara katılmaları
sağlanıyordu. Bunlar, memleketimiz içinde,Samsun'daki bazı yabancı
devlet temsilcileri tarafından korunuyor vesilâhlandırılıyordu.
Kıyılarımıza çıkan bu çeteler, göçmenleri besleme maskesi altında,
yabancı hükûmetler tarafından yedirilip giydiriliyordu. Yabancıların
Kızılhaç hey'etleri arasında gelen subayların da örgüt kurnıak,
çetelerin askerî öğretim ve eğitimi ile uğraşmak ve gelecekteki
Pontus hükûmetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu.
4 Mart 1919 tarihinde, İstanbul'da Ponius adıyla yayınlanmayabaşlayan
bir gazetenin başmakalesinde Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına
çalışmak maksadıyla yayınlandığı ilân adilmişti.
Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanma gününe rastlayan 7 Nisan1919
günü, her yerde ve özellikle Samsun'da gösteriler yapıldı. Yermanos'un
küstahça davranışları Rumların düşünce ve emellerini açığavurdu.
Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerdetoplanıyor,
örgütlenmelerini ve donatımlarını artırıyorlardı. 23 Ekim 1919tarihinde,
Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti.
Venizelos, İstanbul'un merkez olarak kabul edilme konusunun daha
sonraki bir tarihe ertelenerek, bunun yerine Pontus hükûmetikurulması
düşüncesini ortaya atmış ve İstanbul Patrikhanesi'ne bunagöre talimat
vermişti. Aynı zamanda, İstanbul'da gizli bir Yunan polisteşkilâtı
kurmakla görevlendirilen Albay Alexandros Zimbrakakis tarafından
Pontus jandarma teşkilâtını düzene sokmak üzereEiffel (Eyfel) adlı
Yunan torpidosuyla, bir subaylar hey'eti de gönderilmişti. Türkiye'de
bu türlü işler olurken Batum'da da 18 Aralık 1919'daPontus Rum Hükûmeti
adıyla bir hükûmet kurulmuş ve teşkilâtlanmayabaşlamıştı.19 Temmuz
1920'de de Batıım'da, Karadeniz, Kafkas ve GüneyRusya Rumları tarafından
Pontus meselesi ile ilgili bir kongre toplandı.Bu kongrenin raporu
üyelerden biri vasıtasıyla İstanbul'da Rum Patrikliği'ne gönderildi.
Pontusçular 1920 yılının sanlarına doğru çalışmalarınıbüsbütün artırarak
iyiden iyiye or taya çıktılar. Bizi, ciddî tedbir almayamecbur ettiler.
Dağlarda kurulan Pontus teşkilâtı şöyleydi :
a) Birtakım çetebaşlarırıın emrinde silâhlı ve savaşçı kuvvetler,
b) Buuların beslenmesine hizmet eden üretici Pontus halkı,
c) Yönetim ve güvenlik kuvvetleri ile şehirlerden ve köylerden
yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.
Çetelerin çalışma bölgeleri biribirinden ayrılmıştı. Pontus eşkıyasının
kuvveti başlangıçta 6.000 - 7.000 silâhlı idi. Daha sonra her taraftan
katılanlarla 25.000'e yaklaştı. Bu kuwet yeterli küçük 'birliklere
ayrılarakçeşitli yerlerde barınıyordu. Pontus çetelerinin bütün
işleri, İslâm köylerini yakmak, Müslüman halka karşı akıl ve hayale
sığmaz zulümleryapmak, cinayetler işlemek gibi kan içici bir sürünün
yaptıklarından başka bir şey değildi.
Biz, Anadolu'ya çıkar çıkmaz, Türk halkını dikkat ve uyanıklığa
davet ettik. Doğabilecek tehlikelere karşı tedbirler almaya başladık.
Merkezi Sıvas'ta bulunan 3' üncü Kolordu, yalnız, çeşitli bölgelerdegözüken
çeteleri takip ve ortadan kaldırmakla uğraştı. Trabzon bölgesinde
dolaşan Köroğlu adındaki Rum çetesiyle, Eftalidi çetesi ve öteki
çeteler, merkezi Erzurum'da bulunan 15' inci Kolordu tarafından
takip edilerek ortadan kaldırılıyordu. Bir taraftan da Pontus eşkıyasının
dönüpdolaştığı yerlerde, halk silâhlandırılarak millî teşkilât kuruldu.
MERKEZ ORDUSUNUN KURULMASI VE NURETTİN PAŞANIN KOMUTANLIĞA GEÇMESİ Efendiler, hatırlarsınız ki, Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk defa taarruz eder gibi görünmesi karşısında, birtakım boş ve ıaıantıksız düşünceler ileri sürdüğü için, kendisine görev verilmemiş olduğundan, bir mektupla, bizimle çalışamayacağını bildirerek ve izin alarâk Taşköprü'ye gitmişti. O tarihten beş ay sonra, bazıkimseler,Nurettin Paşa adına gerek Fevzi Paşa Hazretleri'ne gerek bana, kendisine bir görev verilirse, bunu ciddiyet ve samimiyetle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler. Biz de Anadolu'nun orta kesiminde güvenliği sağIamakla görevli bulunan kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmekte yarar gördüğümüzden, 9 Aralık 1920'de, Sıvas'taki .3' üncü Kolordu'vu kaldırarak, onun görevirıi yeni kurdugumuz Merkez Ordusu'na verdik. Bu ordunun komııtanlığına da Nurettin Paşa'yıgetirdik.
Nurettin Paşa, merkez bölgesinde bir yıla yakın görev yaptı. Fakat milletvekillerinin, kendi yetkisi dışına taşarak bazı yurttaşların haklarına el uzattığı yolundaki şikâyetleri ve İçişleri Bakanlığı'na soru önergeleri vermeleri, Bakanlığın da şikâyetleri haklı bulması üzerine Meclis'in isteği ile Kasım 1921 başlarında görevden alındı. Meclis, Nurettin Paşa'nın yargılanmasına karar verdi. Bu durum benimle Bakanlar Kurulu arasında da bir anlaşmazlığın çıkmasına yol açtı. Fen, Nurettin Paşa için uygulanması istenen işleme katılmadım. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle Bakanlar Kurulu arasında doğan anlaşmazlık Meclis'çe çözüldü. Meclis'te Nurettin Paşa'yı savundum. Kendisi için ağır bir işlem uygulanmasını önledim.
Nurettin Paşa'yı bundan sekiz ay kadar sonra, 1' inci Ordu Komutanlığı'nda göreceğiz
MALTA'DAN YENİ DÖNEN BAYINDIRLIK BAKANI RAUF BEY'LE
KARA VASIF BEY GÜDÜLEN ASKERİ SİYASETİ ÖĞRENMEK İSTİYORLARDI
Rauf Bey, 15 Kasım 1921'de Ankara'ya gelmişti. Rauf Bey'i, 17 Kasım
1921'de, boşalan Bayındırlık Bakanlığı na seçtirdik.
Rauf Bey 'den sonra Ankara'ya gelen Kara Vasıf Bey'i de Anadolu
ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun Yönetim Kurulu üyeliğine seçtirdim.
Bu iki zatın birinden hükûmette diğerinden grupta yararlanmayı düşünmüştüm.
Çok geçmedi, bir gün RaufBey'in Bakanlar Kurulu'nda bir konunun
açıklanrrıasını istediği haberverildi. lıynı günde, Kara Vasıf Bey'in
de grup hey'etinde aynı konuyu öğrenmek istediği bildirildi. Bu
iki zatın aralarında önceden kararlaştırdıkları anlaşılan konu şuydu
: "Güdülen askerî politika nedir?" Busorudan nasıl bir
anlam çıkarılabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Bizimyürütmekte
olduğumuz siyasî ve askerî politika belli olmuştu. İstiklâlimiz
tam olarak sağlanıncaya kadar, düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize
olan kesin bir inançla savaşa devam etmek... İşte ortaya atılan
soru ile demek isteniliyordu ki, ne olursa olsun muharebeye devametmekle
sonuç almak mümkün müdür? Mümkün olmadığı ihtimalini hesaba katarak
daha şimdiden daha başka tedbir ve çarelere anlatmakistediklerine
göre siyasî çarelerdir başvurarak içinde bulunduğumuztehlikeli duruma
son vermek yerinde olmaz mı?
Elbette, ne Bakanlar Kurulu'nda ne de Grup Yönetim Kurulu'ndaböyle
bir konunun görüşme ve tartışma konusu edilmesine müsaade etmedim.
Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vasıf Beyde Grup Yönetim
Kurulu'ndan çekildiler. 13 Ocak 1921 tarihınde Meclis'te Rauf Bey'in
Istifası okunurken, aynı tarihli bir istifa yazısı daha okunmuştu.
Bu istifa yazısı, Milli Savunma Bakanı olan Refet Paşa'nındı.
Efendiler, Refet Paşa'nın istifa sebebini birkaç kelime ile açıklayayım
: 4 Ocak 1922 günü, Meclis'in bu gizli oturumunda şöyle bir konunun
tartışması yapılmıştı. Başkomutanlık ve Genelkurmay BaşkanlığıAnkara'da
oturuyormuş. Cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu sonuççıkarılmış
ki, benim hem Başkomutan hem de Meclis Başkanı olmam sakıncalı imiş.
Ordu işleri iyi gitmiyormuş. Meclis bir savaş komisyonu kurarak,
ardunun durumunu incelemeliymiş. Genelkurmay Başkanı, aynızamanda
Bakanlar Kurulu Başkanı olduğundan, Genelkurmay işleri deiyi gitmiyormuş.
Fevzi Paşa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nda kalsın,
Genelkurmay Başkanlığı iIe Millî Savunma Bakanlığıbirleştirilsinmiş.
Millî Savunma Bakanı olan Refet Paşa, bu tezi kürsüden bizzat savunuyordu.
Bu görüşlere şu yolda cevap verdim :
BENİM ŞAHSEN ANKARA'DAN UZAKLAŞMAM İSTENİYORDU
Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde
olarak Ankara'yı karargâh edinmiştir. Görevini en iyi bir şekilde
buradan yürütmektedir. Gerektiğinde ne vakit nereye gideceğine kendisi
karar verir. Cephe ile bizzat uğraşan cephe komutanı vardır. Gereksiz
yere, benim şahsen Ankara'danuzaklaşmamı istemenin anlamı yoktur.
Genelkurmay Başkanlığı ile MillîSavunma Bakanlığı, Başkomutanın emri
altında, Başkomutanlık Karargâhı'nı oluşturur. Ayn avrı değildir.
Genelkurmay Başkanı olan FevziPaşa Hazretleri'nin, Ankara'da bulundukça
Bakanlar Kurulu Başkanlığını da yapması, bugün için bir zarurettir.
Çünkü, onun yokluğunda,Refet Paşa ona vekâleten, Bakanlar Kurulu Başkanlığı
görevini deyapmıştı. Başaramamıştı. Bakanlar Kurulu'nda karışıklık
başladı. Bakanlar toplanmaz oldular. Fevzi Paşa Hazretleri'nin dönüşü,
bakanların şikâyeti üzerine oldu. Ordu ile ilgili olarak yaptığımız
işlerin denetlenmesi için, Meclis'in bir komisyon kurmasını sakıncalı
görmem. Ancakbu komisyon benim başkanlığım altında olur.
Gerçekten, bu komisyon, dediğim şekilde kuruldu. Eski HarbiyeNâzın
Cemal Paşa da komisyona üye olarak seçildi. Öteki hususlarda Refet
Paşa ve diğerlerinin görüşleri benimsenmişti. İşte bundan dolayı
istifaya hazırlanan Refet Paşa istifasını Rauf Bey'inistifasıyla
aynı günde vermiş oluyor.
İKİNCİ GRUP KURULUYOR
Efendiler, yeri düşünce bilginize sunmuştum ki, Meclis'te
kurduğumuz Müdafaa-i Hukuk Grubu,Meclis görüşmelerinin iyi gitmesini
ve Bakanlar Kurulu çalışmalarınınaksamadan yol almasını sağlama bakımından
sonuna kadar yardımcı oIdu. Fakat bir taraftan da muhalif duygu ve
düşüncede olanlar, her günbiraz daha taraftar buldukça, Grup'un çalışmasını
güçleştirmeye başladılar. Muhalefet düşüncesinin ana kaynağı, Müdafa-i
Hukuk Grubu tüzüğünün temel maddesindeki ikinci noktaydı. Yani hükumet
kuruluşununTeşkilât-ı Esasiye Kanunu'na uygun olarak yapılması meselesi...
Programın ilk maddesinin son fıkrası, duygu ve düşüncelerde tambir
uvuşma sağlanmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu sebeple grupiçinde
de görüŞ aynlıkları ve disiplinsizlik başgösterdi. Birtakım kimseler
gruptan ayrıldı. Aynlanlar dışarıdakilerle birleşerek grubu yıkmayaçok
çalıştılar. Alınarı tedbirler buna engel oldu. Sonunda İkinci Grupadıyla
yeni bir grup oluştu. Bu grubu oluşturanlar, memleketteki Anadoluve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden ayrılmadıklarını, onun kongrelerde
tespit edilen gayelerinin takipçisi bulunduklarını iddia ediyorlardı.İkinci
Gruba önayak olanlar görünüşte Salâhattin ve HüseyinAvni Bey'lerdi.
Birinci derecede faaliyet gösteren ve kışkırtanların iseRauf ve
Kara Vasıf Bey'ler olduğu anlaşılıyordu.
Bu grubun faal ve inatçı üyelerinden olan Samsun milletvekiliEmin
Bey, son zamanlarda bir vesileyle Ankara'ya gelmişti. Bütüngerçekleri
anlamıştı; kışkırtıcı ve bozguncuları lânetliyordu. Bu zat banaşunu
anlattı : Rauf Bey, İkinci Grubu kışkırtıyor ve aşırı davranışlarasürüklüyormuş...
Emin Bey, Rauf Bey'e demiş ki : Rauf Bey, şu cevabı vermiş :
Efendiler, bildiğiniz üzere, o zaman yürürlükte olan kanuna göre,Bakanlıklar
için, ben Meclis'e aday gösterirdim. Milletvekilleri gösterdiğim
adaya olumlu veya olumsuz oy verirler yahut da çekimser kalırlardı.İkinci
Grup, benim adaylarımı dikkate almadan, kendi grupları adına ortaya
attıkları adaylara, kanuna aykırı olarak oy vermek suretiyle, hükûmetin
kurulmasını engellemeye başladılar.
Efendiler, Meclis'te ordu aleyhine de bir hareket yaratılmıştı.
Diyorlardı ki, Sakarya Muharebesi'nden sonra aylar geçtiği halde,
ordu niçintaarruza geçmiyor? Mutlaka taarruz etmelidir. Hiç olmazsa
sınırlı, belirlibir cephede taar ruz yapılmalıdır ki, ordumuzun
taarruz kabiliyeti olupolmadığı anlaşılsın' Bu harekete karşı direndik.
Maksadımız, bütün hazırlıklarımızı tamamlayarak genel ve kesin sonuca
götürücü bir taarruzyapmak olduğu için, sınırlı bir cephede taarruz
görüşünü benimseyemezdik; bunda bir yarar yoktu.
Muhaliflerde uyanan kanaat, ordumuzun taarruz gücünü kazanamayacağı
noktasında toplandı. Bunun üzerine, ordunun taarruza geçirilmesiyolundaki
hücumlarını durdurdular. Hücum sistemini değiştirer ek başka bir
görüş ortaya attılar. Bu defa dediler ki, bizim asıl düşmanımız
Yunanlılar, Yunan ordusu değildir. Zaten Yunan ordusunu tamamen
yenmişolsak da iş bununla bitmez. İtilâf Devletleri'ni, özellikle
İngilizleri savaşla yenmek gerekir. Bunun için Yunan ordusuna karşı
bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak'ın kuzey sınırına yığıp,
İngilizlere taarruz etmek gerekir. Davamızın savaşla halledilmesi
görüşü benimseniyorsa yapılacak iş budur.
ORDU SAFLARINA KADAR YAYILAN BOZGUNCULUK TELKİNLERİ
Efendiler, bu kadar anlamsız ve mantıksız olan dü şüncelere
iltifat etmedik. Bunun üzerine muhaliflerin elebaşıları yeni bir propaganda
çıkardılar : Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Meçhullere?..
Koskoca bir millet, belirsiz, karanlık hedeflere akılsızca sürüklenir
mi? Bu propaganda, Meclis binasından, Ankara çevrelerinden ordusaflarına
kadar yaydırıldı. Orduya her vasıta ile bu bozguncu telkinleryapılmaya
çalışılıyordu.
Rauf Bey, sık sık gizlice diyordu ki : "Hiç olmazsa gerçek
durumu bana söyle, ordu ne durumdadır? Gerçekten taarruz edemeyecek
mi?"
4 Mart 1922 günü akşamı, cepheyi teftiş etmek üzere, Ankara'danayrılmaya
karar vermiştim. Dolayısıvla, o gün Meclis'teki gizli oturumda,bazı
açıklamalarda ve ricalarda bulundum. Kendilerine anlattım ki, Sakarya
Meydan Muharebesi'nden sonra, düşman ordusunu Eskişehir - Seyitgazi
- Afyonkarahisar kesimine kadar kovalayan kuwetlerimiz, bütün ordu
olmayıp yalnız süvarilerimiz ve süvari birliklerimize destek olmak
üzere ileri sürülen bazı tümenlerimizdi.
ORDUMUZUN KARARI TAARRUZDUR
Ordumuzun karan taarruzdur. Ama bu taarruzu erteliyoruz.
Sebebi, hazırlığımızı iyice tamamlamakiçin biraz daha zaman gerekmektedir.
Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten
çok daha kötüdür. Bekleyişimizi,taarruz karanndan vazgeçtiğimiz veya
bunu başarmaktan ümidimizi kestiğimiz şeklinde anlamak ve yorumlamak
yersizdir.
Bundan sonra Şu görüşleri dile getirdim : Osmanlılar, yapacaklarıaskerî
harekâtın genişliği ölçüsünde hazırlıklı ve tedbirli davranmadıklanve
daha çok duygu ve hırslannın etkisi altında hareket ettikleri için,
Viyana'ya kadar gittikleri halde, geri çekilmeye mecbur olmuşlardır.
Ondan sonra Budapeşte'de de duramadılar, geri çekildiler. Belgrat'ta
da yenilerek geri çekilmeye mecbur edildiler. Balkanlan terk ettiler.
Rumeli'den çıkardılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu vatanı
miras bıraktılar. Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızı,
hislerimizibir yana bırakarak ihtiyatlı olalım. Kurtuluş için...
istiklâl için, enindesonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak
onu yeıımekten başkakarar ve çare yoktur ve olamaz.
Sinir gevşetici sözlere, telkinlere önem verilmemeli ve güvenilmemelidir.
Osmanlı yönetim ve siyasetinin yarattığı bu türlü zihniyetler reddedilmelidir.
"Ordu ile, savaşla, inatla bu işin içinden çıkılmaz" şeklindeki
dış kaynaklı öğütlere uymakla, bir vatan, bir millet istiklâli kurtulamaz.
Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Bunun aksini düşünerek hareket
edeceklerin çok acı sonuçlarla karşılaşacaklarına şüphe yoktur.Türkiye
işte bu yoldaki yanlış yoktur. düşüncelere... yanlış zihniyetlere
sahip olanlar yuzunden her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha
çökmüştür. Ne yazık ki, çöküş yalnız maddı alanda olsaydı, hiçbir
önemi yoktu. Hiç şüphe yok ki ahlâki ve manevı değerleri de içine
almış görünüyor. Hiç şüphe yok ki bu büyük memleketi bu koca milleti
dağılıp yok olmanın uçurumuna sürükleyen başlıca sebep bu olmuştur.
Efendiler, bilirsiniz ki, Meclis'te bu anlattığım dönemde en çok
olumsuz ve karamsar rol oynayanlar, vaktiyle, Türk milletinin kendi
kendinebağımsızlığını elde edemeyeceği görüşünü ileri sürmüş olan
kimselerdı.Şunun bunun mandasını istemekte direnenlerdi. Onun için
görüşlerimeşunları da ekledim ve dedim ki : "Efendiler, maddı
ve özellikle manevîçöküş korku ile... güçsüzlükle başlar."
Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir felâket karşısında millletin
de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar.Güçsüzlük
ve kararsızlıkta o kadar ileri giderler ki, âdeta kendi kendilerine
hakaret ederler. Derler ki, biz adam degiliz ve olamayız! Kendi
kendimize adam olmamıza imkân oktur. Biz kayıtsız ve şartsız olarak
varlığımızı bir yabancıya teslim edelim. Balkan Savaşı'ndan sonra
milletin ve ozellikle ordunun başında bulunanlarda baska turlu ,
fakat yine aynı zihniyeti beninimsemişlerdi.
Türkiye'yi, böyle yanlış yollarda çökme ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin
elinden kurtarmak lâzımdır. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır.
O gerçek şudur: Türkiye'nin düşünen kafalarını yepyeni bir imanla
doııatmak. . . Bütün millete taptaze bir manevi güç vermek.
YETERİNCE HAZIRLANMIŞ OLMASI GEREKEN ÜÇ VASITA,
İÇ VE DIŞ CEPHELERİMİZ
Şimdi Efendiler, düşmana taarruz için verilmiş olan
kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, hazırlamak ve tamamlamak
zorunda bulunduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim :
Tam üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum.
Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir.
Milletin varlığı ve istiklâli için gönlünde, vicdanında belirmiş,
gelişmiş olan istek ve emelleriıı sağlamlığıdır. Millet, içindeki
bu isteği ne kadar güçlü bir şekilde ortaya koyarsa, bu istek ve emelinin
gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirse, düşmanlara
kar şı başarı sağlamak için o kadar güçlü bir vasıtaya sahip olduğumuza
ina nırım. İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis'in millî isteği
ortaya koy makta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği
kararlılık ve yiğitliktir. Meclis, millî isteği ne kadar büyük bir
dayanışma ve birlik içinde aksettirebilirse, düşmana karşı o kadar
güçlü bir üstünlük vasıta sına sahip oluruz :
Üçüncü vasıta, milletin silâhlı evlâtlarından ibaret olup düşman
kar şısında toplanmış bulunan ordumuzdur.
Efendiler, dedim, bu üç vasıta veya gücün düşmana karşı oluştur
duğu cepheler iki şekilde düşünülebilir. Kolay anlaşılması için
şöyle di yeyim : İç ve görünürdeki cephe. . . Asıl olan iç cephedir.
Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir
cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki
silâhlı cephe sidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir.
Fakat bu durum hiç bir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez.
Önemli olan, memle keti temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç
cephenin çöküşüdür. Bu ger çeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar,
bu cephemizi yıkmak için yüz yıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar.
Bugüne kadar başarı da sağla mışlardır. Gerçekten, kaleyi içinden
almakp dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksadı gerçekleştirmek
için içimize kadar sokulahilen boz guncu mikropların ve ajanların
varlığını iddia etmek yerindedir.
Meclis'in zihniyeti, çalışmaları ve dunımu düşmana ümit verici
ol madıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve
ihtimal yoktur. Meclis'te bir veya birkaç üyenin karamsarlık telkin
eden sözlerin den bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranmakta
olduğuna şüphe edil ınemelidir. Dışişleri Bakanlığı'nın dosyaları
bununla ilgili belgelerle dolu dur. Kesinlikle arz ederim ki, istemeyerek
de olsa, düşmanlara ümit ve recek en ııfak belirtilerden kaçınılmadıkça,
millî dâvânın sonuçlanması gecikir.
Efendiler, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda, or
dunun duygu ve düşünceleri üzerinde ümitsizlik yaratacak açık tartışma
lardan vazgeçilmesini Meclis'ten özellikle rica ettim. Bu konuşmamdan
sonra, muhaliflerin de sözlerini dinledim. Muhaliflerden biri, düşünce
ve ricalarımı, emir veriyorum şeklinde yorumladı. Diğer biri, Meclis'in
duy gularındaki temizlikten şüphe ettiğimi ileri sürdü. Bir başkası
uygulama ımkanı olmayan bir şey yapılamaz; orduyu bozguna uğratırsın
efendim, dedi.
DOĞU CEPHESİ KOMUTANI'NIN BİR GÖRÜŞÜ
Saygıdeğer Efendiler, yüce hey'etinizi muhaliflerin
sözleriyte işgal etmek istemem. Çünkü, bu sözler bir kaç kişinin şaşkın
ve cahil kafalarının akislerindenbaşka bir şey değildi. Genel Kurul,
sunduğum görüşleri anlayıŞla karşılamıştı. Yalnız, Doğu Cephesi Komutanı'nın
bir görüşüne, beş on gündenberi veremediğim cevabı, cepheye gitmeden
önce, o nün yani 4 Mart 1922'de yazmıştım. Onu bilginize sunacağım.
Cevabın anlaşılması için, müsaade buyurursanız, önce gelen görüşü
okuyalım :
Kişiye özel
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Yönetim işlerimizin yürütülmesi ile ilgili tartışmalar bize daha
yeni ulaşmaktadır. Barışın sağlanmasından sonraki seçimlerde birçok
değerli kimselerinyerine birtakım muhafazakârların toplanmasına
karşı şimdiden alınacak tedbiripek önemli sayarım. Millî Meclis,
değerli şahsiyetlerden kurulmazsa, iki büyüksakınca memleketi bugünkü
perişanlığından kurtaramayacaktır. Birincisi, düşüncede yenilikler
olmayacak. İkincisi, en önemli tasarılar herhangi bir duyguya kapılarak
tartışmaya dahi lüzum görülmeden reddediverilecektir. Böyle bir
meclisekarşı, üyelerini büyük uzmanların oluşturduğu ikinci bir
meclisin bulunmasınıyararlı görüyorum. Bu ikinci meclis, Millî Meclis'e
yön vereceği ve onu ileriye götüreceği gibi, memleketin varlığı
ile ilgili kararlar Millet Meclisi'nde heyecanla redveya kabul edilse
bile, bu meclisin uyarması ve yol göstermesiyle kararır: değiştirilmesi
ve zararın önlenmesi mümkün olur. Bu meclise "Âyan" diyerek
eskidevrin köhne hayatını hatırlamamak için "Büyük Uzmanlar
Meclisi" denebilir veya daha uygun bir ad verilebilir. Üyelerini
birtakım kayıt ve şartlar altında,tıpkı milletvekilleri seçiminde
olduğu gibi millet seçebilir. Bu üyeler için, herhangibir mesleğin
en yüksek öğrenimini görmek, Türkiye Hükümeti'nin bakanhğını, valiliğini
veya ordu komutanlığını yapmış olmak gibi önemli şartlar ayrıntılı
olaraktespit edilebilir. Konunun ayrıntıları, mevcut hükiımet şekillerinin
de incelenmesiyle her türlü sakıncadan uzak olarak ortaya konabilir.
<> kabul edilirse, her bakanlığın şûrâsı da bunlar arasından
seçilir. Örnek olarak, Askerî Şûra, Bayındırlık Şürası v.b. gibi.
İki meclisin onayından geçerekbir süre için uygulannıası kabul edilecek
olan herhangi bir programa sonuna kadar bağlı kalmak ve bunun yürütülmesinde,
güdülen hedef ve gayeden ayrılmamak için, bu şûralann varlığını
pek gerekli sayıyorum. Aksi halde, bakanlıklardaşahıslar değiştikçe,
program ve bunu yürütecek kimseler de azçok değişmekten kurtulamayacaktır.
Bundan başka, kabul edilen herhangi bir şey, uzmanlarıncakabul edilmezse
tenkide yol açar. Millet buna gerektiği gibi sarılınalıdır. MilletMeclisi'nin,
millet adına bir şeyi red veya kabul ve kontrol hakkıdır. Fakat,
bubaşka, uzmanlaşmış kişilerin yapacağı ve bundan sonra kabul edilecek
şey debaşka olur. Olağan şartlara dönülmesinden sonraki dıtrumlarla
ilgili endişe vegörüşlerimi arz ediyorum. Yüksek düşüncelerinizin
bildirilmesini istirham ederim.
l9/19.2.1922, sayısızdır.
Kâzım Karabekir
Doğu Cephesi Komutanı
Özel 4.3.1922
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir
Paşa Hazretleri'ne
İlgi : 18/19.2.1922 tarihli sayısız şifre.
Memleketin genel idaresini eline almış tek yüce kııvvet olan Büylik
MilletMeclisi'nin alacağı kararların, uzmanlardan kurulu başka bir
meclis tarafındanincelenmemesinden doğacak sakıncalarla ilgili yüksek
görüşünüz aslında pek yerindedir.
Ancak, adı ve ünvanı "Âyan" olmasa bile, Milletin bütün
hak ve yetkilerinikullanmak üzere seçilmiş ve seçilecek olan Büyük
Millet Meclisi'nin temel kararlarını diğer bir meclisin kararlarıyla
bağlamak, genel yönetimde takip ettiğimiz ilkelerin ruhuyla bağdaşamayacaktır.
Yüksek düşüncelerinize göre, bu Uzmanlar Meclisi de milletvekilleri
gibi milletçe seçilirse, o zaman, aynı kaynaktanaynı yetkiyi almış
iki büyük kuvvet, milletin genel yönetiminde söz sahibi olacakdemektir.
Bu da hukuk bakımından olduğu kadar uygulama bakımından da karışıklığa
yol açan bir ikilik yaratacaktır. Böyle bir durumun doğuracağı dengesizliği
gidermek için de milletin hayat ve hakları üzerinde etkili üçüncü
bir kuvvetin varlığını kabul etmek gerekecektir.
Benim düşünceme göre, aklınıza gelen sakıncaları giderecek tek
çıkar yol,Millet Meclisi üyelerinin değerli ve uzman kişilerden
seçilmesini sağiamak; Meclis'in iç teşkilatında, komisyonların kurulmasında,
Bakanlar Kurulu'nun seçilmesinde ilim ve ihtisasa son derece önem
vermek hususlarından ibarettir. Geçirdiğimiz çok acı tecrübelerin
sonuçlarından doğmuş bulunan ve milletlerin idaresinileen doğru
bir yol, temel haklar bakımından da en beğenilen bir şekil demek
olanşimdiki idaremizin daha da güçlendirilmesi ve seçim işlerinde
uyanık davranılmasısayesinde bugün için de gelecekteki gelişmeler
için de başarılı bir idare makinesikurulmuş olacağını bilgilerinize
sunarım.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal
ÇEŞİTLİ DEVLETLERLE YAPILAN RESMİ VE ÖZEL TEMASLAR
Saygıdeğer Efendiler, 1921 yılı içinde, çeşitli devletlerle
resmî ve özel bir takım temaslar kuruluyordu. Türk - Rus temas ve
ilişkileri olumlu bir yönde gelişiyordu. Fransızlardan başka, İtalyanlar
ve İngilizlerle de temaslar kurulmuştu.1921 yılı Haziranında yanlış
anlaşılmaya yol açmış bulunan birkonuyu açıklayacağım.13 Haziran 1921'de
İtilâf Kuvvetleri BaşkomutanıGeneral H a r r i n g t o n'un yakınlarından
olduğunu söyleyen BinbaşıH e n r y ( Henri ) ve S t u r t o n ( Ştörton
) adlarındaki iki subay motorla İnebolu'ya geldiler. Bu subaylar,
G e n e r a l H a r r i n g t o n (Harington) adına şunları bildirdiler
: Ben, bir torpido ile İnebolu'dan İstanbul'a H a r r i n g t o n
'un Boğaziçi'ndeki yalısına gideyim. Orada generallebarış esasları
üzerinde anlaşayım. Ayrıca, İngiltere'nin bağımsızlığımızıtam olarak
kabul ettiğini, Yunalıların topraklarımızdan çıkarılacaklarınıve daha
başka konular üzerinde de tartışmanın mümkün olduğunu söylemişler.
Bu subaylara verilen cevapta, benim İstanbul'a gitmeyeceğimve General
H a r r i n g t o n 'un İnebolu'ya gelip o sırada orada bulunan R
e f e t P a ş a ile görüşmesinin uygun olacağı bildirilmiştir. 18
Haziran 1921 tarihli bir telgrafta İstanbul'da H a m i t B e y'dengeldi.
Bu telgrafta bildirilenler aşağı yukarı şöyleydi : Burada resmî göreviolan
bir İngiliz, İngiltere'nin İstanbul'daki en büyük makamı adına bugün
bana başvurarak hemen bir barış anlaşması için görüşmeye hazır bulunduklarını,
M u s t a f a K e m a l P a ş a H a z r e t l e r i 'yle derhalilişki
kurmak istediklerini ve acele cevap beklediklerini size bildirmeküzere
aracı olmamı rica etti.
H a m i t B e y'e verilen cevapta, görüşmelere hazır olduğumuz
bildirilmişti. 5 Temmuz 1921'de Zongııldak'a gelen bir İngiliz torpidosu
G e n e r a l H a r r i n g t o n 'dan bana bir mektup getirmişti.
Tercümesi Ankara'ya telgrafla bildirilen bu mektup şuydu : Komutan
H e n r y vasıtasıyla aldığım habere göre; siz, bana, bir askerin bir
askerle görüşmesi tarzında bazı düşünceler bildirmek isteğinde bulunuyorsunuz.
Böyle olduğu takdirde, sizce uygun görülecek bir günde İnebolu'da
veya İzmit'te sizinle buluşmak üzere Ajax zırhlısıyla gelmeme Britanya
Hükümeti'nce izin verilmiştir. Arzu buyurulduğu takdirde, durum
üzerinde son derece açık ve serbest olarak görüşmelere hazırım.
Düşüncelerinizi dinlemek vebunları İngiliz Hükümeti'ne bildirmekle
görevliyim. İngiliz Hükümeti adına ne görüşmeler yapmak ne de konuşmak
için hiç bir resmi yetkim yoktur. Görüşmenin İngiliz zırhlısında
yapılması gerekir. Zırhlıda, yüksek şahsınız kendilerine layık bir
biçimde kabul edilecektir. Karaya dönüşlerine kadar tam bir hürriyetiçinde
bulunacaklardır. Böyle bir buluşma kabul edildiği takdirde, size
uygun düşen tarih ve saatlerin bildirilmesini rica ederim.
Bu mektupta yazılanlara göre, G e n e r a l H a r r i n g t o n
iletemasa geçmek ve görüşmek isteyenin ben olduğum anlaşılıyor.
Halbuki,gerçek böyle değildir. Onun için G e n e r a 1 H a r r i
n g t o n 'a şu cevabıverdim :
Zonguldak'a göndermiş olduğunuz mektubun tercümesini, bugün Ankara'yabildirdiler.
Aramızda yapılacak görüşmelerin bir yanlış anlama temeline dayandırılmaması
için aşağıdaki noktalara dikkatinizi çekmeye mecburum. 13 Hazirantarihinde
Binbaşı H e n r y ve arkadaşlan İnebolu'ya gelerek, zâtıâlîlerinin,
Binbaşı H e n r y aracılığı ile R e f e t P a ş a ' ya teklif edilmiş
olan esaslar üzerinde benimle görüşmek istediğinizi bildirmişlerdir.
Nitekim, bu noktalar BinbaşıH e n r y tarafından size yazılan ve
imzalı bir sureti de bize bırakılmış olan mektupta bildirilmiştir.
Aramızda doğrudan doğruya yapılan haberleşmenin başlangıcı bundan
ibarettir. Millî isteklerimiz sizce bilinmektedir. Millî topraklarımızın
düşmanlardan tamamıyla kurtarılması millî sıııırlarımız içinde siyasî,
malî, iktisadî,askerî ve kültürel alanlarda tam istiklâl ilkesi
kabul edildiği takdirde, görüşmelere başlamaya hazır olduğumuzu
bildiririm. Size, Binbaşı H e n r y tarafından açıklanan sebepler
dolayısıyla, görüşmelerin, sizin çok iyi karşılanacağınız İnebolu
kasabasında ve karada yapılması bizce uygun görülmüştür. Bu noktalardaaramızda
görüş birliği olup olmadığını belirtecek cevabınızı bekliyorum.
Yüksekmaksadınız, sadece durum hakkında bilgi almak ise, bunun için
arkadaşlarımızdanbirini görevlendirebiliriz.
Bu mektuba bir karşılık gelmedi. Ancak, Temmuzun yedinci günüİstanbul'da
H â m i t B e y'i gören İngiliz maslahatgüzarı M ö s y ö R a t t
i g a n (Retigın), bir tüccar olarak Anadolu'ya gelen Binbaşı H
e n r y'ye, G e n e r a l H a r r i n g t o n 'un, oradaki İngiliz
esirlerinin yerlerini ve sağlık durumlarını öğrenmeye çalışmasını
ve mümkünse, millîorduların İstanbul'a doğru ilerlemeye devam edip
etmeyeceklerini M u s t a f a K e m a l P a ş a ' dan sormasını
istediğini, B i n b a ş ı H e n r y'nin bundan başka teşebbüslere
girişmek için bir yetkisinin bulunmadığını bildirmiş.
Efendiler,1922 yılının Ağustosuna kadar da Batı devletleriyle olumluanlamda
ciddi ilişkiler kurulamadı. Memleketimizde bulunan düşmanlarısilâh
gücüyle çıkarmadıkça, gösterebileceğimiz millî varlık ve kudretimizifiilen
ispat etmedikçe, diplomasi alanında ümide kapılmanın doğru olmadığı
yolundaki inancımız kesin ve sürekli idi. En doğru görüşün bu olduğunu,
bu olacağını tabiî olarak kabul etmek gerekir. Gerçekten de bugünün
hayat şartları içinde bir tek fert için olduğu gibi, bir millet
için de kudret ve kabiliyetini fiilî eserlerle gösterip ispatlamadıkça
kendisine değer verilmesini ve saygı gösterilmesini beklemek boşunadır.
Kudret vekabiliyetten yoksun olanlara değer verilmez. İnsanlık,
adalet ve cömertliğingereklerinin yerine getirilmesini, bütün bu
vasıflara sahip olduğunu gösterenler isteyebilir.
DÜNYA ÖNÜNDE VERECEGİMİZ İMTİHANA HAZIRLANIRKEN
Efendiler, dünya imtihan meydanıdır. Türk milleti,
bunca yüzyıllardan sonra yine bir imtihan, hem bu defa en çetin bir
imtihan karşısında bulunduruluyordu. İmtihanda başarı sağlamadan bize
karşı lûtufkârca davranılmasınıbeklemek doğru olabilir miydi?
Biz büyük bir ciddiyetle dünya önünde vereceğimiz imtihana hazırlanırken,
bir yandan da yabancı gözlemcilerin durumlarını ve bizim içinneler
duyup düşündüklerini gözden uzak tutmamayı her zaman yararlıbuluyorduk.
Bu maksatladır ki, bildiğiniz gibi, önce Dışişleri Bakanı Yusuf
Kemal Bey'i daha sonra da İçişleri Bakanı olan Fethi Bey'iAvrupa'ya
göndermiştik. İstanbul üzerinden Avrupa'ya gidecek olan Yusuf Kemal
Bey'e, İstanbul'la ilgili bazı özel görevler verilmişti. Yusuf Kemal
Bey, İzzet Paşa ve arkadaşlarıyla ve eğer gerçekbir istek ve dilek
olursa Vahdettin ile de görüşecekti. Vahdettin'in, Büyük Millet
Meclisi'ni tanıması, İzzet Paşa ve arkadaşlarının bizim çizdiğimiz
hedefe doğru yürümeleri gereğini teklif edecekti. YusufKemal Bey,
İstanbul'da aldığı talimat çerçevesinde hareket etti. Fakat, ne
yazık ki, İzzet Paşa ve arkadaşları kendisini oyalayıp aldatarak
Padişah'a bir müracaatçı imiş gibi götürdüler. İzzet Paşa vearkadaşları
bununla da yetinmeyerek, Yusuf Kemal Bey'in Avrupa'daki teşebbüslerini
karıştırmak ve güçleştirmek için, İzzet Paşa'yıYunan işgali altında
bulunan yerlerden geçirerek, Yusuf KemalBey'den önce Paris'e ve
Londra'ya gönderdiler. İzzet Paşa, bu yolculuğunu son dakikaya kadar
gizlemiştir.
Yusuf Kemal Bey'in Paris ve Londra'da yaptığı görüşmelerden bir
sonuç çıkmadı. Yalnız şu anlaşıldı ki, İtilâf Devletleri'nin DışişleriBakanları
yakın bir zamanda toplanacaklar ve bize barış tekliflerinde bulunacaklarmış.
Anadolu'nun boşaltılması ilke olarak kabul edilmiş ise de konferans
görüşmeleri sırasında savaş başlarsa, barış teşebbüsleri sonuçsuz
kalacağı için Yunanlılarla bir ateşkes anlaşması yapmamız gerekirmiş.
Bu hususu Yusuf Kemal Bey'e söyleyen Lord Curzon (Lord Kürzon)'a
Yusuf Kemal Bey, konferansın önce Anadolu'nunboşaltılmasına karar
verip, bize ve Yunanlılara bildirmemesinin ateşkesanlaşmasından
daha etkili olacağını söylemiş. Lord Curzon, ateşkesüzerinde direnmiş
ve bunun hükûmetimize bildirilerek alınacak cevabınkendisine verilmesini
istemiş.
22 MART 1922 TARİHLİ ATEŞKES ANLAŞMASI TEKLİFİ
Yusuf Kemal Bey daha Türkiye'ye dönmeden İtilâf Devletleri,
Dışişleri Bakanları Konferansı 22 Mart 1922 tarihinde Türkiye ve Yunan
hükûmetlerine ateşkes anlaşması teklifinde bulundu.
Bu sırada ben cephede bulunuyordum. Ateşkes anlaşması teklifi bana
Dışişleri Bakanı Vekili Celâl Bey tarafından bildirildi. Bu teklifinana
çizgileri şunlardı : Her iki tarafın birlikleri arasında on kilometrelik,
asker bulunmayan bir bölge meydana getirilecek, birlikler, insan
ve cephane bakımından takviye edilmeyecek. Birliklerin durumunda
değişiklik yapılmayacak. Bir yerden bir yere malzeme de götürülmeyecek.
Ordumuzu ve askerî durumumuzu, İtilâf Devletleri'nin askerî komisyonlarıkontrol
edip denetleyebilecekler. Bu komisyonların hakemliğini samimiyetle
kabul edeceğiz. Çarpışmalar üç ay süre ile durdurulacak ve bu durum,
barış için yapılacak ön görüşmeler taraflarca kabul edilinceye kadar,
üçer aylık sürelerle kendiliğinden yenilenecektir. Taraflardan biriyeniden
savaşa başlamak isterse, ateşkes süresinin bitiminden hiç olmazsa
on beş gün önce karşı tarafa ve İtilâf Devletleri temsilcilerine
durumubildirecek.
Efendiler, Yunanlılar bu teklifi hemen kabul ettiler. Yunan ordusuSakarya'da
maddî ve manevî bakımdan yenilmişti. Bu ordunun yenidengeniş çapta
bir taarruza geçerek bir daha talihini denemeye kalkışmasıgüçtü.
Bunu, bu gerçeği anlamak elbette herkesçe mümkün olmuştu. Yunan
ordusunu yeniden kesin sonuç verecek bir harekâta yöneltmek imkânı
olmayınca, bizim de bir yıla yakın bir zamandan beri hazırlığı ileuğraştığımız
ordumuzu uyuşukluğa düşürmek, millî hükûmete ümitlervererek bekleyiş
içinde bırakmak ve böylece geçecek zaman içinde millîhükûmeti ve
orduyu gevşetmek doğrusu önemli bir tedbirdi. Bu bakımdan İtilâf
Devletleri'nin Anadolu'yu boşaltma ve Yakın Doğu sorununuçözme maksadına
dayandığını ifade ettikleri bu ateşkes şartlarını ciddiyetle inceledik.
Önce, Ankara'da bulunan Bakanlar Kurulu ile makine başında telgraf
görüşmesi yaptık. İstanbul'daki memurumuz vasıtasıyla Dışişleri
Bakanlığı'ndan İtilâf Devletleri temsilcilerine verilmesini uygun
bulduğumuzilk karşılık şuydu :
Ateşkes anlaşması teklifinin yapıldığı notayı 23/24 Mart 1922 tarihli
telgrafınıza ek olarak bugün 24 Mart 1922 günü saat...'de aldım.
Bu nota metni ordunun durumuyla ilgili olduğundan, Bakanlar Kurulu'nda
ve gerektiğinde Meclis'tegörüşülmeden önce, düşüncesini bildirmesi
için, cephede bulunan Başkomutan'ayazdım. Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükûmeti'nin vereceği cevabı, temsilcilerinistekleri üzere mümkün
olan en kısa zamanda bildireceğimi kendilerine duyurunuz,efendim.
24 Mart 1922 tarihinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı'na şu düşüncemibildirdim
:
Esas itibariyle, İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının ortaklaşa
yaptıklanateşkes teklifini kabul etmemek veya herhangi bir şekilde
bu teklife yanaşılınıyorve güven gösterilmiyor hissini verecek gibi
davranmak doğru değildir. Aksine, ateşkes teklifini iyi karşılamak
gerekir. Bundan dolayı vereceğimiz karşılık olumsuzdeğil olumlu
olacaktır. İtilâf Devletleri'nde iyiniyet yoksa, olumsuz davranış
onlardan gelmelidir. Yalnız, biz, onların ileri sürdüğü şartları
kabul edemeyeceğimizden, karşı şartlar ileri süreceğiz.
Ertesi gün, ajans ve telgraflar da notadan söz ederek şu haberleriyayınlıyorlardı
:
. . . . . . . Yakın Doğu'da barışı yeniden kurmak ve yeniden can
ve mal kaybına yol açmadan, Küçük Asya'yı boşaltmak gayesini güttüğü
sanılan bu teklifin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nce olumlu
karşılandığı ve İtilâf Devletleri'nin iyiniyet ve tarafsızlığına
güvenerek hükûmetçe olumlu karşılık verilmesininkuvvetle ümit edildiği
hükûmet çevrelerince ifade edilmektedir. Bu teklifin aklayatkın,
uygulamaya elverişli şartlan içine almasını ve barışın bir an önce
yapılmasını sağlayacak şekilde kısa süreli olmasını dileriz.
Bakanlar Kurulu'nun, verilecek cevabın Avrupa'da bulunan DışişleriBakanımızın
dönüşüne bırakılması yolundaki düşüncesine karşı da, beklemenin
gerekli olmadığını bildirerek, verilecek cevapla llgili genel kararımı
şöyle özetledim :
Ateşkes anlaşması teklifini prensip olarak kabul ediyoruz. Ancak,
ordununeksiklerinin ve hazırlıklarının tamamlanmasından bir an geri
kalınmayacaktır.Ordumuzun içine yabancı denetleme hey'etleri sokmayacağız.
Bu teklifi, Anadolu'nun boşaltılması için kabul etmekle birlikte,
uygulanabilir ve gerçekleştirilebilirşartlar ileri süreceğiz. Ateşkes
anlaşmasıyla birlikte, boşaltma işinin başlaması, enönemli şartımız
olacaktır.
Martın 24' üncü günü makine başında, ben notaya verilecek karşılığıBakanlar
Kurulu'na bildirdim. Bakanlar Kurulu da Ankara'da hazırladıkları
bir cevap suretini bana bildirmişti. İki cevap metinleri arasında
bazıayrılıklar görüldü. Nihayet 24/25 Mart gecesi Bakanlar Kurulu
ile Sivrihisar'da birleşerek, verilecek karşılığın son şeklini görüşüp
tespit etmeyekarar verdik.
Efendiler, İstanbul'daki özel memurumuzun Dışişleri Bakanlığı'naçektiği
25 Mart tarihli şifreli telgrafına göre, bu memurumuz TevfikPaşa
ile görüşmüş. Tevfik Paşa, temsilcilerin İstanbul Hükûmeti'ne de
verdikleri aynı notayı Ankara'ya göndererek, alınacak cevabın kendilerine
bildirilmesini rica ettiklerini söylemiş. Memurumuz, TevfikPaşa'ya
söz hakkının yalnız ateşkes anlaşması teklifi üzerinde mi, yoksa
bütün işlerde mi Ankara'ya ait olduğunu sormuş. Tevfik Paşabu soruya
cevap vermemiş. Memurumuz, İzzet Paşa'dan ne gibihaberler aldığı
sorusuna, Tevfik Paşa şu karşılığı vermiş : İzzetPaşa yakında konferansın
toplanacağını ve ne olursa olsun aşırılığakaçılmamasını bildiriyor.
ATEŞKES ANLAŞMASI TEKLİFİNE CEVAP VERMEYE HAZIRLANIRKEN
ALINAN BARIŞ TEKLİFİ
Efendiler, Sivrihisar'da ateşkes anlaşması teklifi
ile ilgili notaya verilecek cevap kararlaştırıldıktan sonra, Bakanlar
Kurulu Ankara'ya döndü. Fakat bu cevabı vermeye vakit kalmadan, Paris'te
toplanan Dışişleri Bakanları Konferansı'nın 26 Mart 1922 tarihli ikinci
bir notası alındı. Bu nota İtilâf Devletleri'nin, barış esasları ile
ilgili tekliflerini içine alıyordu. Bu tekliflerin ana çizgileri şunlardı
:
Gerek Türkiye'de gerek Yunanistan'da azınlıkların haklarının korunmasına
ve bu maksatla konulacak kuralların uygulanmasına Milletler Cemiyeti'nin
de katılması. Doğuda bir Ermeni yurdunun kurulması ve bu işe de
Milletler Cemiyeti'nin katılması.
Boğazların serbestliğini sağlamak üzere Gelibolu yarımadasında
ve Boğazlar'ın çevresinde askerden arınmış bir bölgenin oluşturulması.
Trakya sınırının Tekirdağ'ı bize, Kırklareli, Babaeski ve Edirne'yi
Yunanlılar'a bırakacak şekilde tespiti.
Bizde kalacak olan İzmir'in Rumlarına ve Yunanistan'da kalacak
olan Edirne'nin Türklerine, bu şehirlerin yönetimine adaletli bir
şekilde katılabilmelerini sağlamak üzere uygun bir yöntemin kararlaştırılması.
Barış yapılır yapılmaz İstanbul'un İtilâf Devletleri'nce boşaltılması.
Serves projesi ile elli bin kişi olarak tespit edilen Türk silâhlı
kuvvetlerinin seksen beş bine çıkarılması ve Sevres projesinde olduğu
gibi askerlerimizin ücretli asker olması.
Sevres projesindeki malî komisyonun kaldırılması dışında, İtilaf
Devletleri'nin iktisadî çıkarlarının gözetilmesi, dış borçların
ve bize yükletilecek savaş tazminatının ödenmesinin sağlanması için
Türk hakimiyeti ile bağdaşabilecek bir yöntemin tayini.
Adlî ve iktisadî kapitülasyonlarda değişiklik yapılmak üzere bir
komisyonun kurulması.
Efendiler, İtilâf Devletleri'nin ateşkes anlaşması teklifi ile
ilgili ilk notaları iyice incelendikten ve ikinci ayrıntılı notalarının
taşıdığı şartlar da görüldükten sonra, bu devletlerin İstanbul Hükûmeti
ile birlik olarak bizi yoketme maksadına dayanan çalışmalarla yeni
bir safha açtıkları yargısına varmak pek tabiî idi. Buna karşı,
durumun çok ciddî olduğunu düşünerek esaslı ve büyük bir savaşa
hazırlanmak gerekiyordu.
Önce, bize teklif edilen şartların ne olduğunu millete ve dünya
kamuoyuna açıklamak yerinde olurdu. Bu konudaki düşüncelerimi Bakanlar
Kurulu'na bildirdim.
Her iki notaya, 5 Nisan 1922 tarihinde verilen cevabımızın ana
nok- talarını hatırlatayım :
Ateşkes anlaşmasını ilke olarak kabul ettik. Fakat temel şart olarak,
ateşkes anlaşmasıyla birlikte Anadolu'nun boşaltılması işine hemen
başlanmasını da zarurî bulduk. Ateşkes süresinin Anadolu'nun boşaltılma
süresi olan dört aydan ibaret olmasını teklif ettik. Boşaltma işi
bittiği zaman barışla ilgili ön görüşmeler sonuçlanmamış olursa,
ateşkesin kendiliğinden üç ay daha uzamasını kabul ettik.
Boşaltma işinin nasıl yapılacağı konusundaki teklifimiz de şuydu
:
Ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girişinden başlayarak ilk on beş
gün içinde Eskişehir - Kütahya - Afyonkarahisar kesimi ve anlaşma
süresi olan dört ay içinde, İzmir de dahil olmak üzere, işgal altındaki
bütün topraklanınız boşaltılacaktır.
Ateşkes anlaşması ile ilgili tekliflerimiz İtilâf Devletleri'nce
kabul edildiği takdirde, barış tekliflerini incelemek üzere, üç
hafta içinde delegelerimizi kararlaştırılacak şehre göndermeye hazır
olduğumuzıı bildirdik.
Bu notamıza 15 Nisan 1922'de cevap verdiler. Elbette olumsuzdu.
Biz de 22 Nisan'da buna cevap verdik. Bu cevabımızın sonunda, ateşkes
konusunda anlaşmaya varılmasa bile, barış görüşmelerini geciktirmenin
uygun olmayacağını bildirdik. İzmit'te bir konferans toplanmasını
teklif ettik. Bu yazışmalar da sonuçsuz kaldı. Beykoz'da veya Venedik'te
bir konferansın toplanması birçok defa söz konusu oldu. Fakat, son
zaferimizin kazanıldığı ana kadar, bunların hiçbiri gerçekleşmedi.
BAŞKOMUTANLIK KANUNUN TARİHÇESİ
Saygıdeğer Efendiler, bizim Başkomutanlığımız ile ilgili
5 Ağustos 1921 tarihli kanunun ayrıca bir tarihçesi vardır. Arzu buyurursanız,
bu konuda yüksek kurulunuzu biraz aydınlatayım.
Başkomutanlık Kanunu'nun süresi birinci defa 31 Ekim l921'de ikinci
defa 4 Şubat 1922'de; üçüncü defa 6 Mavıs 1922'de uzatıldı. Her
defasında muhaliflerin türlü türlü eleştiri ve hücumlarına uğradı.
Özellikle üçüncü defa uzatılışı oldukça önemli bir olay haline geldi.
6 Mayıs 1922 gününden önceki günlerde, zamanı geldiği için, kanunun
süresinin uzatılması Meclis'te söz konusu edilmiş; ben, rahatsızlığım
dolayısıyla Meclis'te bulunamamıştım. 5 Mayıs akşamı evime gelen
Hükûmet üyeleri durumu şöyle anlattılar :
Meclis'teki muhalifler benim Başkomutanlıkta kalmamı istemiyorlar.
Birçak tartışmalı görüşmelerden sonra, teklif oya konmuş fakat çoğunluk
sağlanamamış; yani Başkomutanlık Kanunu'nun süresinin uzatılması
kabul edilmemiş, Bakanlar Kurulu üyeleri ve özellikle askerî durumu
yakından izleyen kimseler durumunda olan Genelkurmay Başkanı ve
Millî Savunma Bakanı pek çok üzülmüşler. Meclis'in gösterdiği bu
tutum karşısında kendilerinin de göreve devamlarında bir yarar olmayacağını
ileri sürerek, istifaya kalkıştılar.
MEMLEKETİN YÜKSEK ÇIKARLARI UĞRUNA BAŞKOMUTANLIK
GÖREVİNE DEVAM KARARI VERDİM
Meclis'in oyunu belli ettiği dakikadan başlayarak ordu
komutansız kalmıştı. Genelkurmay Başkanı ve Bakanlar Kurulu da istifa
ettiği takdirde, memleketin genel yönetiminde, üzerinde durup düşünülmeye
değer ağır bir bunalımın doğması kaçınılmazdı.Onun için gerek Genelkurmay
Başkanı'na gerek Bakanlar Kurulu'na daha yirmi dört saat sabretmelerini
ve beklemelerini rica ettim. Memleketinve millî gayenin yüksek çıkarları
adına, ben de Başkamutanlık göreviniyürütmeye devam kararını verdim
ve bunu Bakanlar Kurulu'na da bildirdim.
Ertesi günü, yani 6 Mayıs 1922'de yapılan bir gizli oturumda Meclis'e
açıklama yapacağımı bildirdim. Açıklamadan önce, Başkomutanlıkaleyhinde
söz söylemiş olan kimselerin düşüncelerini Meclis zabıtlarınıgetirterek,
birer birer incelemiş bulunuyordum.
Efendiler, sizleri fazla yormamak için arz ettiğim gizli oturumdakikonuşmamı
özetlemekle yetineceğim :
Efendiler, dedim; Başkomutanlık ve Başkomutanlık Kanunu konusunda,
başlangıçta olduğu gibi bugün de kanunun gereksizliğinden veyahut
değiştirilmesi gereğinden söz eden ve Başkomutanlığın varlığındanşikâyetçi
olan kimseler vardır. Bu şikâyetçilerin hep aynı kimseler olduğu
görülmektedir. Ben gereksiz bir mevkiin, bir makamın mutlaka devam
ettirilmesi taraflısı değilim. Herhangi bir makama sınırsız yetkilerverilmesini
sağlayacak kanunların da taraflısı değilim. Ancak, Başkomutanlık
makamının ve bu makama yetki veren kanunun gerekli olup olmadığına
karar verebilmek için, genel durumun, askerî durumun iyice gözden
geçirilmesi ve incelenmesi gerekir. Bu nokta ile ilgili düşüncelerimiarz
etmeden önce, Başkomutanlığın ve kanunun gereksizliği üzerine sözsöylemiş
olan kimselerin, bazı ifadelerini hep birlikte gözden geçirelim.
Örnek olarak, Salih Efendi(Erzurum Milletvekili), benim,Meclis'in
hakkını zorla ele geçirdiğimi, zorla ele geçirmek istediğimi söyleyerek,
çok açık olan hakkımızı vermeyiz diye feryat etmiş.
Efendiler, açık konuşacağım, beni bağışlayınız; her birinizin olağanüstü
yetki ile seçilmesine ve olağanüstü yetkiye sahip bir Meclis'in
kurulmasına ve bu Meclis'in memleketin kaderini ele alacak bir nitelik
kazanmasına çalışan benim ! Bunda başarı sağlamak için en yakın
arkadaşlarımla görüş ayrılığına ve çatışmaya düştüm. Bütün hayatımı,
varlığımı,bütün şeref ve haysiyetimi tehlikeye attım. Demek oluyor
ki, bu benimeserimdir. Ben eserimi alçaltmakla değil yükseltmekle
görevliyim. Salih Efendi'den hiç olmazsa, beni de kendisi kadar
olsun, bu Meclis'inhaklarıyla ilgili saymasını rica ederim. Fazla
bir şey istemem. Bu sözlerden sonra, Meclis'in hakkını zorla ele
geçirmek sözünü reddeder ve olduğu gibi Salih Efendi'ye iade ederim.
Böyle bir şey söz konusudeğildir ve olamaz.
Efendiler, Başkomutanlık konusunun gizli oturumda görüşülmesinin
uygun olacağı yolunda bir önerge verilmiş. Bu da türlü şekillerde
yanlış yoruma uğramış. Konunun açık oturumda görüşülmesi istenmiş.
Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey, gizli oturumlarlagerçeğin
milletten gizlenmek istendiğini söylemiş. Bir defa Türkiye Büyük
Millet Meelisi, yalnız yasama görevi olan bir meclis değildir. Yürütme
yetkisine de sahip bulunuyor. Böyle olmasa bile, memleketin, devletinher
türlü işleriyle ilgili kararları, vaktinden önce açıkca söz konusu
etmek ve herkese duyurmak dünyanın neresinde görülmüştür? Özelliklesöz
konusu edilen durum, düşman karşısında bulunan bir ordunun Başkomutanı
ile ilgili olursa, bunu açık oturumda görüşerek, lehte olduğugibı
aleyhte söylenen sözleri de düşmana işittirmekte, memleketin birçıkarı
var mıdır? Başkomutanın ordu üzerindeki, özellikle düşman üzerindeki
etki ve nüfuzunun çok büyük olması gerekir. Hattâ, HüseyinAvni Bey'in
burada söz konusu ettiği rahatsızlığımın bile, düşmantarafından
işitilmesi sakıncalıdır. Buna ne gerek vardı. Görüyorsunıız ki,konunun
gizli oturumda görüşülmesinden maksat, Mehmet ŞükrüBey'in dediği
gibi, hiçbir vakit gerçekleri milletten gizlemek düşüncesine dayanmamaktadır.
Keşke açık oturumda bir sakınca olmasaydı da,Mehmet Şükrü Bey, kürsüden
istediklerini bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey'in
sözlerindeki anlamı ve gizlimaksadı millete açıklasam ve yorumlasaydım.
Şükrü Efendi bilsin ki, millet onun gibi düşünmüyor. Şükrü Efendi
bilsin ki, onundediği gibi komedya oynamıyoruz. Biz, buraya komedya
oynatmak içintoplanmadık. Efendiler, komedya oynayan ve oynatan
Şükrü Efendi'nin kendisidir. Fakat emin olsun ki, biz o komedyaya
kapılmayacağız.Şükrü Efendi oynamak ve oynatmak istediği komedya
sonunda,yakalandığı kanun pençesinden ne kadar büyük bir alçalma
ile kurtulduğunu, unutacak kadar çok zaman geçmemiştir.
Efendiler, Hüseyin Avni Bey, Başkomutanlık Kanunu aleyhinde konuşurken
birtakım sözler sarfetmiş. Yüksek Meclis'e bu tutumla milleti rezil
edeceksiniz! demiş. Miskinler sözünü kullanmış. Görevler şahıslara
bağlı değildir; şahıs yoktur, millet vardır gibi kurallarortaya
atmış.
Gerçi asıl olan millettir, toplumdur. Onun da genel iradesi Meclis'tekendini
gösterir. Bu her yerde böyledir. Fakat, fertler de vardır. Meclis,
memleket ve devlet işlerini fertlerle şahıslarla yapmaktadır. Her
devletinişlerini yürüten şahıs ve şahıslar meydandadır. Gerçeği,
anlamsız birtakım düşüncelerle inkârın yeri değildir.
Efendiler, Hüseyin Avni Bey, ikide bir de, birtakım anlamsız sözlerle
konuşmamı kesiyordu. Kendisine ağır uyarıda bulundum. Meclis'in
mahalle kahvesi olmadığını söyledim. Kendisinden, milletin kâbesiolan
kürsüye saygılı olmasını istedim.
Efendiler, konuşanlardan biri de Salâhattin Bey'dir. Salahattin
Bey, bize taarruz edip edemeyeceğimizi sormuş imiş. . .Biz de edeceğiz
demişiz... Kendisi de edemeyeceksiniz! demiş. Veen sonunda edememişiz!..
Kendi dediği çıkmış.
Halbuki, taarruzun ertelenme sebeplerini yeri geldikçe yeterinceaçıkladığımızı
sanıyorum. Tekrar edeyim ki, taarruz edeceğiz. Düşmanıvatanımızdan
kovacak ve uzaklaştıracağız. Bu kararımızdan dönmeyeceğiz. Kararsızlığı
gerektiren hiçbir sebep düşünülemez. Bundan başka, Salahattin Bey
demiş ki, ordu güç bakımından en yüksek seviyeyegelmiştir. Evet,
ordumuz mükemmeldir; fakat, istenilen seviyeye gelmemiştir. Kendisi
gibi bir asker arkadaşın, yüksek kurulumuzda böylekonuşabilmesi
için, ordunun içyüzünü bilmesi gerekir. Halbuki, Salâhattin Bey,
bundan çok uzaktır. Ordu ile yakından ilgilenenlerinsözü, yalnız
benim sözüm değil, bütün komutanların sözü, kendisini yalanlamaktadır.
Fakat hiç şüphe yok ki, ordumuzu lâyık olduğu seviyeyegetireceğiz.
Salâhattin Bey'in en önemli sözlerinden biri de, bizim başlıca görevimiz
siyaset yapmaktır şeklindeki düşüncesidir. HayırEfendiler, bizim
önemli ve asıl olan görevimiz siyaset yapmak değildir.Bizim, bütün
memleketin ve bütün milletin bugün için tek görevi, topraklanmızda
bulunan düşmanı süngülerimizle kovmaktır. Bunu yapamadıkça, siyaset
anlamsız bir sözden ibaret kalır. Bununla birlikte, bir dakika için,
Salâhattin Bey'in sözlerini kabul edelim ! Buna benengel miyim?
Başkomutan engel midir? Bu sözün Başkomutanlık Kanunuile ne ilgisi
vardır? Anlaşılıyor ki bir engelleme ve bir zıtlaşma düşünülmektedir.
Ben millî hedefe ulaşılabilmesi için tek çıkar yolun savaş vesavaşta
başarı olduğunu söylüyorum. Bütün gücümüzü, bütün kaynaklanmızı
ve bütün varlığımızı orduya vereceğiz. Kudretimizi dünyaya tanıtacağız
ve ancak ondan sonra milleti insan gibi yaşatmak mümkün olacaktır
! diyorum.
Salahattin Bey, işte bu anlayışı, aklınca siyaset yapmayaengel
sanıyor ve konunun siyasetle çözüme bağlanabileceğini zannediyor.Bir
de Salahattin Bey diyor ki, bugünkü askerî durumun gerektirdiği
masrafları incelemek için, Başkomutanlığın varlığı bir engeldir.
Efendiler, bu doğru değildir. Başkomutan, Meclis'in, malî kaynakların
incelemesine ne zaman engel olmuştur? Gelir kaynaklarımızla neyapabileceğimiz
konusundaki endişe belki herkesten çok beni meşgul etmektedir. Yalnız,
ben, ordumuzun varlık ve kuvvetini paramıza göreayarlama görüşünü
kabul edenlerden değilim. Paramız vardır, orduyukurarız; paramız
bitti, ordu dağılsın.. Benim için böyle bir mesele yoktur. Efendiler,
para vardır veya yoktur; ister olsun ister olmasın, orduvardır ve
olacaktır. Bu konuda bir hatıramı da aktarayım. Ben ilk defabu işe
başladığım zaman en akıllı ve düşünür geçinen birtakım kimselerbana
sordular :
Paramız var mıdır? Silâhımız var mıdır? Yokturdedim. O zaman: O
halde ne yapacaksın? dediler. Para olacak, orduolacak ve bu millet
istiklâlini kurtaracaktır dedim. Görüyorsunuz ki,hepsi oldu ve olacaktır.
Birtakım Efendiler de, Başkomutan millete angarya yaptırıyordemişler.
Halbuki kanunun memlekette angaryayı yasakladığını söylemişler.
Bu doğrudur Efendiler; fakat, ihtiyaç, tehlike bize her şeyi meşru
göstermektedir. Ordunun ihtiyaçları, millete angarya yaptırmayı
gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru kanun budur. Milletin
ve ordunun yenilmemesi için, kanun buna engeldir diye, gerekli gördüğüm
tedbiri almaktan çekinmeyeceğim.
Efendim, Kara Vasıf Bey de demişler ki, her yerde Başkomutan vardır.
Fakat Başkomutanlık için ayrıca bir kanun yoktur. Eldeki askerî
kanunlar, her komutanın olduğu gibi başkomutanın da görevve yetkilerini
belirtir ve sınırlandırır. Bunu da ilim tayin ve tespit eder.
Bilinmektedir ki, devletler, biribirinden farklı hükûmet şekilleriyleidare
edilirler. Şekillerine göre, başlarında krallar, imparatorlar, padişahlar
bulunur. Bazılarının başlarında cumhurbaşkanları vardır. Böyle memleketlerde,
başkomutan, devletin başında bulunan kimsedir. Bu kimsebaşkamutanlık
görevini ya kendisi yapar yahut birini vekil tayin eder.Bizim bugünkü
hükûmet şeklimize göre, başkomutanlık yetkisi Meclis'inmanevî şahsiyetinde
toplanmıştır. Bunun için, Meclis, falan veya filânkimseyi başkomutan
seçtiğini ifade edince, bu ifadeye kanun derler.Kral, padişah ve
imparatorun buyurduğuna irade dendiği gibi, Meclis'ten çıkan millî
iradeye de kanun adı verilir. O halde kanun vardır. Birmeclisin
olağanüstü bir zamanda kendisine olağanüstü görev verdiği Başkomutan,
Kara Vasıf Bey'in komutanların görev ve yetkilerinibelirterek sınırlandırdığını
işaret ettiği Askerî Ceza Kanunu ile İç HizmetYönetimcliği çerçevesinde
kalması gereken bir komutan değildir. KaraVasıf Bey 'in ilim tayin
ve tespit eder dediği şey, büsbütün başkadır. Askerlik ilim ve teknikleri,
askerlik sıfatını ve Başkomutan olacakkimsede bulunması gereken
vasıfları sıralar, açıklar ve öğretir. Yoksa,insanları başkomutanlığa
getirme işi, komuta edilecek ordunun asıl sahibi veya meşru vekilleri
tarafından yapılır. Başkomutanlık vasıflarınıtaşıyorum diyen bir
kimsenin o mevkiye kendiliğinden gelebilmesininanlamı ise büsbütün
başkadır.
Kara Vasıf Bey, bir de demiş ki; Başkomutan, cepheningerisindeki
işlerle uğraşmasın ! Bu düşünce yanlıştır. Cephenin insan sayısıyla,
yiyeceği, giyeceği, silâh ve cephanesi ve daha başka eksiklikleriyleilgili
bulunan Başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla
da ilgilidir. Kara Vasıf Bey, bu ileri sürdüğü düşünceyi hangi kitapta,
hangi alanda, hangi yerde görmüş ! Gerçi, hem cepheile hem de gerideki
birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adam hem cepheye komuta edecek,
savaş idare edecek, hem de bu işlerle birlikte cephegerisinde birçok
şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasılyapabilir? Şüphesiz
yapar. Fakat yapar dediğim zaman, Başkomutan şuan cepheye komuta
eder, sonra kalkar oradan filân yere gider, yiyecekişini yoluna
koyar; filân yere de gider ordunun ikmal işini yapar demekdeğildir.
Üzerlerine büyük işler almamış oları insanların bu konudaki kararsızlıklarını
çok görmemelidir. Bakınız, size bir örnek vereyim :
Bençok acemi komutanlar gördüm. Söz gelişi, bir alay komutanı,
yeni tümenkomutanı olmuş veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı
olmuş;biraz da tecrübesiz! Daha tecrübe edinmeye zaman bulamadan,
güç durumlar karşısında kalmış. Görevi boyunca bir tümene alışmış
iken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta etmek zorunda
kalınca, kararsızlığa düşmesi ve güçlüklere uğraması olağandır.
Bir tek tümene komuta ettiği zaman, tümenin bütün birliklerini elden
geldtği kadaraynı anda görüp idare edebilen acemi komutan, gözden
uzak mevzilerdeyer alan iki üç tümenin Muharebesini idare etmek
zorunda kalınca, kendikendine : Ben hangi tümenin yanında bulunayım,
onun mu, bunun mu?Orada mı, burada mı? diye sorar...
Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın
ki, hepsini idare edeceksin. O zaman : Ben hiç birini gerektiğigibi
göremem! der. Tabiî göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin! Akılve
ferasetinle görmek gerekir.
ORDUNUN KIPIRDANAMAYACAĞINI İDDİA EDEN BİR GAFİLİ
ALKIŞLAYANLAR
Vasıf Bey, bir konuşmasında demiş ki : Biz Sakarya
Muharebesi'nden sonra, işte hâlâ kıpırdayamadık, kıpırdayamıyoruz.
Bu söz, bazılarının bravo sesleriyle ve alkışlarıyla karşılanmış.
Efendiler, buna pek üzüldüm ve kahroldum, çok utanç duydum. Ordunun
kıpırdamamasını ve kıpırdamayacağını iddia eden bir gafilin sözlerini
alkışlamak, cidden çok gariptir. Rica ederim, bunu burada gömelim,
kimse işitmesin !
İşte Efendiler, Başkomutanlığın gereksizliğini ispatlamak için
söylenen sözlerin belli başlıları bunlardan ibaretti. Benim de bu
sözlere verebileceğim karşılıklar dinlendi. Bundan sonra düşünüp
karar vermek Meclis'e düşer. Yalnız bir gerçeği gözler önüne sermek
zorundayım. YüceMeclis'in, Başkomutanlığın gereğine inandığına şüphe
olmamakla birlikte, muhalefetin, hiç bir temele dayanmayan tutumu,
Meclis kararının istenilmeyen bir şekilde çıkmasına yol açtı. Bunun
sonucu ne oldu, Efendiler, biliyor musunuz? Başkomutanlık iki gündür
belirsiz bir durumdave boşluktadır. Şu dakikada ordu komutansızdır.
Eğer ben orduya komuta etmekte devam ediyorsam, kanunsuz olarak
komuta ediyorum. Meclis'te beliren oy sonuçlarına göre, hemen komutadan
el çekmek isterdim.
Başkomutanlığımın sona erdiğini hükümete bildirdim. Fakat, önlenmesiimkânsız
bir felâkete meydan vermeme mecburiyeti ile karşı karşıya geldim.
Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bununiçin
bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım.
Saygıdeğer Efendiler, bu gizli oturumda, muhaliflerin hükûmetive
orduyu yıkmak için öteden beri kurcaladıkları daha birtakım noktalar
üzerinde hemen hemen düelloyu andıran tartışmalar oldu. Sonunda
gereği gibi aydınlanmış olan Meclis, oyunu şu yolda belirtti :
11 red,15 çekimsere karşı 177 oyla Başkomutanlık Kanunu'nun süresi
uzatıldı.
ORDUNUN MADDİ VE MANEVİ GÜCÜ, MİLLİ GAYEYİ TAM
BİR GÜVENLE GERÇEKLEŞTİRECEK DÜZEYE YÜKSELMİŞTİ
Efendiler, üç ay sonra, yani 20 Temmuz 1922 tarihinde,
Başkomutanlık Kanunu, süresi bittiği için yeniden görüşme konusu oldu.
Bu defa Meclis'te yaptığım genel konuşmanın bir kısmını olduğu gibi
bilginize sunmama müsaadenizi rica ederim. Demiştim ki :
Artık ordumuzun maddi ve manevi gücü, olağanüstü hiçbir tedbire
ihtiyaç duyurmaksızın, milli gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek
düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan, olağanüstü yetkilerin devam ettirilmesine
gerek ve ihtiyaç kalmadığı görüşündeyim.
Bugün ortadan kalktığını görmekle sevindiğimiz bu ihtiyacın, bundan
sonra da doğduğunu görmemekle mutlu olacağız. Başkomutanlık görevinin
süresi, olsa olsa Misak-ı Millî'mizin özüne uygun kesin bir sonuca
ulaşacağımız güne kadar uzar. Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza
şüphe yoktur. O gün, değerli İzmir'imiz, güzel Bursa'mız, İstanbul'umuz,
Trakya'mız ana vatana katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince, bütün
milletle birlikte, en büyük mutluluklara erişmekle şeref duyacağız.
Benim bundan başka ikinci bir mutluluğum daha olacaktır ki, o da
kutsal dâvâmıza başladığımız gün bulunduğum duruma dönebilmekliğim
imkânıdır. Dünyada, milletin bağrında serbest bir fert olabilmek
kadar büyük bir mutluluk var mıdır? Gerçekleri bilen, kalbinde ve
vicdanında manevi ve kutsal hazlardan başka zevk taşımayan insanlar
için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri
yoktur.
Efendiler, bu görüşmelerin sonunda, Başkomutanlığın süresiz olarak
bana verilmesi kararına varıldı.
ORDUNUN MADDİ VE MANEVİ GÜCÜ, MİLLİ GAYEYİ TAM
BİR GÜVENLE GERÇEKLEŞTİRECEK DÜZEYE YÜKSELMİŞTİ
Efendiler, üç ay sonra, yani 20 Temmuz 1922 tarihinde,
Başkomutanlık Kanunu, süresi bittiği için yeniden görüşme konusu oldu.
Bu defa Meclis'te yaptığım genel konuşmanın bir kısmını olduğu gibi
bilginize sunmama müsaadenizi rica ederim. Demiştim ki :
Artık ordumuzun maddi ve manevi gücü, olağanüstü hiçbir tedbire
ihtiyaç duyurmaksızın, milli gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek
düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan, olağanüstü yetkilerin devam ettirilmesine
gerek ve ihtiyaç kalmadığı görüşündeyim.
Bugün ortadan kalktığını görmekle sevindiğimiz bu ihtiyacın, bundan
sonra da doğduğunu görmemekle mutlu olacağız. Başkomutanlık görevinin
süresi, olsa olsa Misak-ı Millî'mizin özüne uygun kesin bir sonuca
ulaşacağımız güne kadar uzar. Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza
şüphe yoktur. O gün, değerli İzmir'imiz, güzel Bursa'mız, İstanbul'umuz,
Trakya'mız ana vatana katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince, bütün
milletle birlikte, en büyük mutluluklara erişmekle şeref duyacağız.
Benim bundan başka ikinci bir mutluluğum daha olacaktır ki, o da
kutsal dâvâmıza başladığımız gün bulunduğum duruma dönebilmekliğim
imkânıdır. Dünyada, milletin bağrında serbest bir fert olabilmek
kadar büyük bir mutluluk var mıdır? Gerçekleri bilen, kalbinde ve
vicdanında manevi ve kutsal hazlardan başka zevk taşımayan insanlar
için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri
yoktur.
Efendiler, bu görüşmelerin sonunda, Başkomutanlığın süresiz olarak
bana verilmesi kararına varıldı.
MUHALİF GURUBUN MECLİSTE'Kİ FAALİYETİ Saygıdeğer Efendiler, muhalif grubun Meclis'teki faaliyeti, bizi kendisiyle biraz daha uğraştıracaktır. İkinci Grup adını alan muhalifler, olumsuz yoldaki direnmelerini uzun süre denediler. Bakanlar Kurulu'nun seçim şeklini düzenleyen 8 Temmuz 1922 tarihli kanunla, Bakanların ve Bakanlar Kurulu Başkanı'nın doğrudan doğruya Meclis'çe ve gizli oyla seçilmeleri sağlandı. Böylece, Bakanlar Kurulu Başkanlığı'ndan fiilen uzaklaştırılmış olduğum gibi, Bakanların da benim göstereceğim adaylar arasından seçilmesi ile ilgili hüküm kaldırılmış oldu.
RAUF BEY BAKANLAR KURULU BAŞKANI OLDU
Muhalif grup, bundan sonra saldırıya geçti. Rauf Bey'i
Bakanlar Kurulu Başkanlığı'na getirmeye çalıştı. Bunda başarı da sağladı.
Muhaliflerin gizli niyetlerini anlıyordum. Bununla birlikte Rauf Bey'
i yanıma davet ettim. Meclis'teki çoğunluğun kendisini BakanlarKurulu
Başkanı olarak seçme eğiliminde olduğunu, bunun bence de uygun görüldüğünü
söyledim. Rauf Bey, kararsız bir tavır takındı.Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nın
bir görevi yoktur dedi. Rauf Beydemek istiyordu ki, Büyük Millet Meclisi'nin
Başkanı, Bakanlar Kurulu'nun da tabiî başkanıdır. Bakanlar Kurulu'nun
aldığı kararlar onun tarafından onaylanmadıkça yürürlüğe girmez. Buna
göre, Bakanlar KuruluBaşkanı'nın bir yetkisi ve serbestliği yoktur.
Gerçekten de Teşkilât-ıEsasiye Kanunu gereğince durum böyleydi. Bununla
birlikte, sonundaBakanlar Kurulu Başkanlığı'nı kabul etti. Rauf Bey,
12 Temmuz1922 tarihinden 4 Ağustos 1923 tarihine kadar bu görevde
kaldı.
Efendiler, bir nokta dikkatinizi çekmiştir. Kara Vasıf Bey'leRauf
Bey, muhalefetin doğuşunda, desteklenmesinde ve yönetiminde, daha
ilk günden birlik olmuşlar ve liderliğini yapmışlardır. FakatRauf
Bey, açıktan açığa İkinci Grup'a geçmeyerek, bizim içimizdekalma
durumunu tercih ediyor. Bu durum üç yıl sürdü. Rauf Bey'e sonunda
kendi ifadesiyle :
Bizimle birlikte imiş gibi görünmeye artık imkân kalmadığı zaman
ayrılığını ilân etmek zorunda kaldı.
Efendiler, muhaliflerin, Meclis'te ordu aleyhine başlattıkları
havadevam ediyordu. Sürekli ve ateşli bir şekilde ordunun taarruz
kabiliyetiolmadığından ve artık konuyu siyasî tedbirlerle bir çözüme
bağlayaraksonuçlandırınanın kaçınılmaz olduğundan etkili bir şekilde
söz ediyorlardı.
|
|
|