LOZAN BARIŞ KONFERANSI VE SALTANATIN KALDIRILMASINA
İLİŞKİN GELİŞMELER , HİLAFET MESELESİ
BARIŞ KONFERANSI'NA GÖNDERDİĞİMİZ DELEGELER Refet Paşa'ya görev verilmesi ,daha sonra Ankara'dan Bursa'ya gidişim sırasında oldu.Efendiler, İzmir'den Ankara'ya dönüşümde, başlıca Mudanya Konferansı görüşmeleriyle uğraşıldı. Bir yandan da Bakanlar Kurulu'nda, Meclis'te ve komisyonlarda Barış Konferansı'na gönderilebilecek delegeler hey'eti söz konusu oluyordu. Bakanlar Kumlu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Sağlık Bakanı bulunan Rıza Nur Bey, gidecek delegeler hey'etinin tabii üyeleri gibi görülüyordu. Ben, bu konuda daha kesin bir görüş ve kararımı tespit etmemiştim. Ancak, Rauf Bey'in başkanlığı altındaki bir hey'etin bizim için hayati önemi olan bir konuda başarı kazanabileceğinden emin olamıyordum. Rauf Bey'in de kendisini zayıf görmekte olduğunu hissediyordum. Müşavir olarak İsmet Paşa'nın yanına verilmesini teklif etti. Bu teklifle ilgili görüşümü belirtirken, "İsmet Paşa'dan müşavir olarak elde edilecek yarar sınırlıdır. İsmet Paşa başkan olursa kendisinden azami ölçüde yararlanılabileceğine ben de inanıyorum" dedim. Bu nokta üzerinde uzun boylu görüşülmedi. Ondan sonra Rauf Bey, delegeler hey'etine kimlerin gireceği konusundaki türlü çalışmalarına devam ettiler. Ben buna önem verir görünmedim. Mudanya Konferansı sona ermişti. İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Bursa'da bulunuyorlardı. Kendileriyle görüşmek üzere Bursa'ya gittim.
İSMET PAŞA'NIN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI'NAVE DELEGELER
HEY'ETİ BAŞKANLIĞINA SEÇİLMESİ
Bursa'ya giderken yanımda Milli Savunma Bakanı Kazım
Paşa vardı. Doğuda aleyhindeki çeşitli tepki ve gösteriler dolayısıyla
görev yapma imkanını bulamadığından Ankara'ya gelmeye mecbur olan
Kazım Karabekir Paşa ile İstanbul'da kendisine görev vermek üzere
Refet Paşa'yı da birlikte götürdüm. Bursa'da kaldığım günlerde, Refet
Paşa'yı, bilindiği gibi Istanbul'a gönderdim .İsmet Paşa'nın da, mevcut
bunca bilgime rağmen, delegeler hey'etine başkanlık edip edemeyeceğini
bir daha inceledim. Mudanya Konferansı'nı nasıl idare ettiğini ayrıntılı
olarak anlamaya çalıştım. İsmet Paşa'nın kendisine tasavvurlarımla
ilgili hiçbir kelime söylemiyordum. Sonunda kararımı olumlu olarak
verdim. İsmet Paşa'nın Delegeler Hey'eti Başkanı olabilmesi için daha
önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için doğrudan
doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'e özel ve gizli olarak yazdığım
bir şifreli telgrafta. kendisinin Dışişleri Bakanlığı'ndan çekilmesini
ve yerine İsmet Paşa'nın seçilmesini, bizzat yardımcı olmasını rica
ettim.
Ankara'dan hareket etmeden önce, Yusuf Kema1 Bey, bana, Delegeler
Hey'eti Başkanlığını en iyi İsmet Paşa'nın yapabileceğini söylemişti.
Yusuf Kema1 Bey'den, kendisine bildirdiğim ricamı yerinde bularak
gereğini yerine getirmeye çalıştığını bildiren bir cevap aldım.
LOZAN ( LAUSANNE ) BARIŞ KONFERANSI'NA DAVET
İşte ondan sonra idi ki, İsmet Paşa'ya, bir oldubitti şeklinde Dışişleri
Bakanı olacağını ve ondan sonra da Barış Konferansı'na Delegeler Hey'eti
Başkanı olarak gideceğini söyledim. Paşa, birdenbire şaşırdı. Asker
olduğunu söyleyerek özür diledi. En sonunda teklifimi emir sayarak
boyun eğdi. Tekrar Ankara'ya döndüm. Bu sırada, İtilaf Devletleri
tarafından, 28 Ekim 1922'de Lozan'da toplanacak olan Barış Konferansı'na
davet edildik. Itilaf Devletleri, hala İstanbul'da bir hükümet tanımak
istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa davet ediyordu.
SALTANATIN KALDIRILMASI
Bu birlikte davet edilme durumu, şahsi saltanatın kaldırılması
işini kesin olarak sonuçlandırdı. Ger-çekten de 1 Kasım 1922 tarihli
kanun gereğince, hilafet ile saltanat biribirinden ayrıldı. Iki buçuk
yılı aşan bir zamandan beri fiilen hükmünü yürüten milli saltanatın
varlığı kabul edildi. Hilafet, açıklık kazanmış bir hakka sahip olmaksızın
bir süre daha bırakıldı.
Efendiler, bu konuda zabıtlara geçmiş yeterince bilgi vardır. Konunun
özel yönleri ile ilgili noktalar, belki yüce hey'etinizi ilgilendirir
düşüncesiyle, bazı bilgiler sunacağım:
Bilindiği gibi, "saltanat" ve "hilafet" makamları
ayrı ayrı ve birleşmiş olarak önemli meselelerden sayılmaktaydı.
Bunu doğrulayan bir hatıramı anlatayım: 1 Kasım 1922 tarihinden
önce, muhalifler, Meclis çevresinde benim saltanatı kaldıracağım
yolunda telaşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı.
Rauf Bey, bir gün Meclis'teki odama gelerek benimle bazı onemli
konuları görüşmek istediğini ve akşam Keçiören'de Refet Paşa'nın
evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey'in
teklifini kabul ettim. Fuat Paşa 'nın da orada bulunmasına izin
vermemi istedi. Onu da uygun gördüm. Refet Paşa'nın evinde dört
kişi toplandık. Rauf Bey'den dinlediklerimin özeti şuydu: Meclis,
Saltanat makamının belki de Hilafet'in ortadan kaldırılması görüşünün
benimsenmiş olduğu endişesiyle üzgündür. Sizden ve sizin ileride
benimseyeceğiniz tutumdan şüphe etmektedir. Bu bakımdan Meclis'e
ve dolayısıyla millet kamuoyuna güven vermeniz gerektiğine inanıyorum.
RAUF BEY'İN SALTANAT VE HİLAFET KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCESİ
Rauf Bey'den saltanat ve hilafet konusundaki kanaat
ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta şu açıklamalarda
bulundu: Ben, dedi, saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla
bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş,
Osmanlı Devleti'nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim
de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam.
Padişah'a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir.
Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde milleti ve kamuoyunu
elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek
görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. 0 da saltanat ve hilafet
makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte
bir makam getirmeye çalışmak felakete ve büyük acılara yol açar. Bu
da asla doğru olamaz.
Rauf Bey'den sonra, karşımda oturan Refet Paşa'nın görüşünü sordum.
Refet Paşa'dan aldığım cevap şuydu: "Rauf B e y 'in düşünce
ve görüşlerinin hepsine katılırım. Gerçekten de bizde padişahlıktan
ve halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz."
Ondan sonra, Fuat Paşa'nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa.
Moskova'dan yeni döndüğünden, durumu, halkın duygu ve düşüncelerini
daha yeterince incelemeye vakit bulamadığından söz ederek, görüşülen
konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi
ve özür diledi.
Ben, karşımdakilere kısaca şu cevabı verdim: "Üzerinde durduğunuz
konu bugünün işi değildir. Meclis'te bazılarının telaş ve heyecana
kapılmalarına da gerek yoktur.
Rauf Bey, bu cevabımdan memnun göründü. Fakat şu veya bu şekilde
bu konu etrafındaki görüşmelere yine devam edildi. Akşam üzeri başlayan
konuşmalarımız, bütün gece, sabaha kadar uzadı. Rauf Bey 'in bir
şeyi sağlama bağlamak istediğini hissettim. Benim hilafet ve saltanat
ve ileride şahsen alabileceğim durumla ilgili olarak kendilerine
söylediğim ve inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden bizzat
Meclis'e karşı söyletmek...
Kendilerine söylediğim sözleri olduğu gibi Meclis'e karşı söylemekte
de bir sakınca görmediğimi bildirdim. üstelik bu sözleri kurşun
kalemle bir kağıt parçasına yazarak ertesi gün bir sırasını düşürüp
Meclis'te söyleyeceğime söz verdim. Verdiğim bu sözü yerine de getirdim.
Benim bu konuşmam muhaliflerce, Rauf Bey 'in başarısı olarak sayılmış
ve kendisi takdir edilmiş...
MECLİS'TE SALTANATIN KALDIRILAMSI GÖRÜŞÜLÜRKEN
RAUF BEY'E VERDİĞİM ROL
Efendiler, belki birtakım kimselere göre. Rauf Bey,
üzerine aldığı görevi yerine getirmişti. Ben de açıkladığım üzere,
genel ve tarihi görevimin o güne ait safhasını tamamlamıştım. Ancak,
genel görevimin emrettiği asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya
geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa'
nın telgrafları dolayısıyla saltanatı hilafetten ayırmaya ve önce
saltanatı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri
de, derhal Rauf Bey'i, Meclis'teki odama çağırmak oldu. Rauf Bey'in,
Refet Paşa 'nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini
hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte
bulundum: "Hilafet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı
kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!
" Rauf Bey ile bundan başka bir tek kelime konuşmadık. Rauf Bey
odamdan çıkmadan önce, aynı maksatla çağırmış olduğum Kazım Karabekir
Paşa geldi.Ondan da aynı şekilde konuşmasını rica ettim.
Efendiler, o tarihe ait Meclis tutanaklarında görüldüğü üzere,
Rauf Bey, kürsüden bir iki defa görüştü ve hatta saltanatın kaldırıldığı
günün bayram olarak kabul edilmesi teklifini de ortaya attı.
Burada bir nokta, kafalarda düğüm olarak kalabilir. Bana, Padişah'a
bağlılığı borç bildiğinden, saltanat makamı yerine başka nitelikte
bir makamın getirilmesine çalışmanın felakete ve büyük acılara yol
açacağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten
sonra ve hele kararımın desteklenmesi ve saltanatın kaldırılması
için Meclis'te bir konuşma yapmasını teklif etmem karşısında, ne
düşündüğünü bile söylemeden boyun eğmiştir. Bu tutum ve davranış
nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey eski inanç ve görüşlerini değiştirmiş
miydi? Yoksa bu görüşierinde esasen samimi değil miydi? Bu iki noktayı
biribirinden ayırmak ve biri üzerinde kesin bir yargıya varmak güçtür.
Efendiler, böyle şüpheli bir yargıda bulunmaya girişmektense, durumun
daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak bazı safhaları, işlemleri
ve tartışmaları yüksek hey'etinize hatırlatmayı tercih ederim.
LOZAN BARIŞ KONFERANSI'NA TEVFİK PAŞA VE ARKADAŞLARI
DA KATILMAK İSTİYORDU
Daha önce bilginize sunmuştum ki, saltanatın kaldırılması,
Lozan Konferansı'na Istanbul'dan da bir delegeler hey'etinin davet
edilmesi ve Istanbul'un, yani Vahdettin, Tevfik Paşa ve arkadaşlarının
da böyle bir daveti. Türk milletinin büyük emeklerle, fedakarlıklarla
elde ettiği kazançları küçültmek, belki de anlamsız kılmak pahasına
da olsa, kabul etmelerinden ileri gelmişti.
Tevfik Paşa, önce bana bir telgraf çekti. 17 Ekim 1922 tarihli
bu telgrafta, Tevfik Paşa, kazanılan zaferin, bundan böyle İstanbul
ile Ankara arasında anlaşmazlık ve ikiliği kaldırmış ve milli birliğimizi
sağlamış olduğunu yazıyordu. Yani Tevfik Paşa demek istiyordu ki
"memlekette düşman kalmadı; o halde, padişah yerinde, hükümet
onun yanında; millete düşenin de bu makamların vereceği emirlere
uymaktır. Böyle olunca da, elbette birliğe engel bir şey kalmamış
olur." Yalnız, Tevfik Paşa. Ankara'dan biraz daha yardım istemek
akıllılığını gösteriyordu. 0 da, Barış Konferansı'na İstanbul ile
Ankara'nın birlikte davet edilmiş olması dolayısıyla, daha önce
benden çok gizli talimat almış bir kimsenin elden gelen sür'atle
İstanbul'a gönderilmesini sağlamaktı (Belge: 260).
Tevfik Paşa'ya verilmek üzere, İstanbul'da Hamit Bey'e çektiğim
telgraf la "Tevfik Paşa ve arkadaşlarının devletin siyasetini
bulandırmaktan vazgeçmemelerinin ne büyük bir sorumluluk doğuracağının
aşikar bulunduğunu" bildirdim (Belge: 261).
Neyazık ki,Hamit Bey, bu telgrafın aynen Tevfik Paşa'ya bildirilmesi
gerektiğinde kararsızlığa düşmüş, bunu kendisine gönderilen talimat
sanmış; bununla birlikte bu telgrafımda yazılanlar çerçevesinde,
Tevfik Paşa'ya üç gün içinde beş defa tebligatta bulunmuş; hatta
Tevfik Paşa ve çalışma arkadaşlarının konferansa delege göndermeleri
için gazetelere, ajanslara, verilmesi gereken demecin esaslarını
bildiren bir müsveddeyi bile kendilerine göndermiş (Belge: 262).
ÇIKARLARINI KİRLİ BİR TAHTIN ÇÜRÜMÜŞ, ÇÖKMÜŞ AYAKLARINA
SRILMAKTA BULANLAR
Bütün çıkarlarını yalnız kirli bir tahtın çürümüş çökmüş
ayaklarına sarılmakta gören, Tevfik Paşa ve benzeri paşalardan kurulu
Vahdettin Hükümeti'nin, gizli maksatlarını ne olursa olsun kabul ettirmekten
başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu. Tevfik Paşa, bana
çektiği telgrafa verilen cevaptan haberi olmadığını bildirdikten sonra,
doğrudan doğruya 29 Ekim 1922 tarihli telgrafıyla ve Sadrazam ünvanıyla
Meclis Başkanlığı'na başvurdu (Belge: 263).
Bu telgrafta yazılanlar, Osmanlı devrinin Tevfik Paşa'larına yaraşır
bir biçimdeydi. Tevfik Paşa ve arkadaşları, bu telgraflarında, kazanılan
başarının elde edilmesine hizmet ettiklerinden bahsedecek kadar
cesaret gösterebilmişlerdir.
Efendiler, gayri meşru olarak, Osmanlı Devlet'inin Hükümeti adını
taşımak gafletinde bulunan Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa ve benzerlerinden
kurulu son Osmanlı Hükümeti üzerinde daha fazla durmanın bir yararı
yoktur. Sözü Meclis görüşmelerine getireceğim.
Üzerinde durduğumuz konu dolayısıyla, Meclis'te 30 Ekim 1922 günü
görüşmeler başladı. Birçok konuşmacı birçok şeyler söyledi. Istanbul'daki
Osmanlı Hükümet'lerini ele aldılar. Ferit Paşa devresinden sonra
Tevfik Paşa perdesinin açıldığını ve bu perdeyi açanların idrakten
yoksun, vicdandan yoksun birtakım insanlar olduğunu belirterek,
bu adamlara gereken kanuni işlemin yapılmasını istediler. "Böyle
bir anlayışta olan, yani bize bu kadar ahmakça tekliflerde bulunan
kimseler -...- gerçekten Babıali'nin tarihi kimliğine imzasını koyan
ve her şeyden çok oraya bağlı olan şahıslardır.. ." dediler.
İstanbul'da hükümet adını ve kimliğini takınan adamların; Hıyanet-i
Vataniye Kanunu'na göre cezalandırılmalannı isteyen önergeler okundu.
Efendiler, Osmanlı Imparatorluğu'nun yıkılmış olduğunu, yeni bir
Türkiye Devleti'nin doğduğunu, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince
hakimiyet haklarının millete ait bulunduğunu ifade eden bir önerge
hazırlandı. Sekseni aşkın arkadaşa imza ettirildi. Bu önergede benim
de imzam vardır.
Bu önerge okunduktan sonra, ciddi olarak muhalif duruma geçenlerin
başında iki kişi vardı. Bunlardan biri Mersin Milletvekili bulunan
Salahattin Bey'dir. İkincisi, İzmir'de asılan Ziya Hurşit'tir. Bunlar
Saltanat'ın kaldırılmaması görüşünde olduklarını açıkca belirttiler.
OSMANLI SALTANATININ KALDIRILMASI KARARININ VERİLDİĞİ
GÜN, TEŞKİLAT-I ESASİYE, ŞER'İYE VE ADLİYE KOMİSYONLARININ ORTAK
TOPLANTISI
Efendiler, 31 Ekım 1922 günü Meclis toplanmadı. 0 gün
Müdafaa-i Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı Saltanatı'nın
kaldırılmasının zaruri olduğunu anlattım. 1 Kasım 1922 günü yapılan
Meclis toplantısında, aynı konu uzun tartışmalara uğradı. Meclis'te
de geniş bir konuşma yapmak gereğini duydum (Belge: 264).İslam ve
Türk tarihinden örnekler vererek hilAfet ve saltanatın ayrılabileceğini,
milli hakimiyet ve saltanat makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi
olabileceğini, tarihi olaylara dayanarak açıkladım. Hülagü'nün Halife
Mu'tasım'ı idam ettirerek yer yüzünde hilafete fiilen son verdiğini
ve 1517'de Mısır'ı alan Yavuz, ünvanı halife olan bir mülteciye önem
vermeseydi, hilafet ünvanının günümüze kadar miras kalmış bulunamayacağını
anlattım.
Bundan sonra bu konu ile ilgili önergeler üç komisyona, Teşkilat-ı
Esasiye, Şer'iye ve Adliye Komisyonları'na gönderildi. Bu üç komisyon
üyelerinin bir araya gelip, konuyu bizim güttüğümüz maksada uygun
bir çözüme bağlaması elbette güçtü. Durumu yakından ve bizzat takip
etmek gerekti.
KARMA KOMİSYONA ANLATTIĞIM GERÇEK
Üç komisyon bir odada toplandı. Başkanlığına Hoca Müfit
Efendi'yi seçti. Konuyu görüşmeye başladılar. Şer'iye Komisyonu'nda
bulunan hoca efendiler, hilafetin saltanattan ayrılamayacağını, bilinen
safsatalara dayanarak iddia ettiler. Bu iddiaların yersizliğini ortaya
koyup çürütmek için serbestçe konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler.
Biz, çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk.
Bu şekildeki görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı.
Bunu anladık. Sonunda, karma komisyon başkanından söz istedim. Önümüzdeki
sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şu konuşmayı yaptım: "Efendim,
dedim, hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim
gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hakimiyet, saltanat,
kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin
hakımıyet ve saltanatına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan
beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara isyan
ederek ve artık dur diyerek, hakimiyet ve saltanatını fiilen kendi
eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, millete
saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi
değildir. Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla
ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar. Meclis
ve herkes meseleyi tabii olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur.
Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir.
Fakat, belki de bazı kafalar kesilecektir.
İşin ilim yönüne gelince, hoca efendilerin merak ve endişeye kapılmalarına
yer yoktur. Bu konuda "ilmi açıklamalarda bulunayım" dedim
ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara
milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi, "Affedersiniz efendim,
dedi, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla
aydınlandık" dedi. Konu karma komisyonca çözüme bağlanmıştı.
OSMANLI SALTANATI'NIN YIKILIŞ VE GÖÇÜŞ MERASİMİNİN SON SAFHASI
Sür'atle kanun tasarısı hazırlandı. O gün Meclis'in ikinci oturumunda okundu. Ad okunarak oya konması teklifine karşı, kürsüye çıktım. Dedim ki, "Buna gerek yoktur. Memleket ve milletin istiklâlini ebedî olarak koruyacak ilkeleri, yüce Meclis'in oy birliği ile kabul edeceğini sanırım." "Oya" sesleri yükseldi. Sonunda, başkan oya sundu ve "oybirliği ile kabul edilmiştir" dedi. Yalnız olumsuzluk bildiren bir ses işitildi:"Ben muhalifim!" Bu ses "söz yok" sesleriyle boğuldu. İşte Efendiler, Osmanlı Saltanatı'nın yıkılış ve göçüş merasiminin son safhası böyle geçmiştir.
HAİN VAHDETTİN BİR İNGİLİZ HARP GEMİSİYLE İSTANBUL'DAN
KAÇIYOR
17 Kasım 1922 tarihli resmî bir telgrafın ilk cümlesi
şuydu : "Vahdettin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır. "
Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis
tutanaklarında okumuşsunuzdur. Fakat telgrafın aslında, bu ayrılışa
kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından
ve daha başka hususlardan bahseden alt tarafı da vardır.
Aynı gün Meclis'te okunmuş bir mektup suretiyle ona ekli -ajans-
larla yayınlanmış bir bildiri suretini de zabıtlardan bir daha okuyalım
:
17.11.l922
Mektup Sureti
Bir nüshasını ilişik olarak sunduğum resmi bildiride açıklandığı
gibi, Zâtışâhâne, İngiltere'nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz
harp gemisiyle İstanbul'dan ayrılmıştır....
İmza : Harrington
Mektuba Ekli Bildiri Sureti
Resmen bildirilir ki, Zâtışâhâne, bugünkü durum karşısında hürriyet
ve hayatını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların halifesi
sıfatıyla İngiliz himayesini ve aynı zamanda İstanbul'dan başka
bir yere götürülmesini istemiştir. Zâtışâhâne'nin isteği bu sabah
yerine getirilmiştir. Türkiye'deki İngiliz Kuvvetleri'nin Başkomutanı
General Sir Charles Harrington, (Sör Çarlz Harrington) Zâtışâhâne'yi
almaya giderek bir İngiliz harp gemisine kadar kendisine eşlik etmiş
ve Zâtışâhâne, vapurda Akdeniz Filosu Genel Komutanı AmiralSir De
Brook (Sör Bruk) tarafından karşılanmıştır. İngiliz Fevkalâde KomiserVekili
Sir Newill Henderson, Zâtışâhâne'yi gemide ziyaret ederekKral Beşinci
George' a bildirilmek üzere arzularını sormuştur.
General Harrington'un Ulviye Sultan adındabir hanıma gönderdiği
Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, hiçbir karşılık verilmemiş
olduğu notuyla Refet Paşa' ya gönderilmiş.O da, 25 Kasım 1922 tarihinde
bize bir suretini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen
Türkçe sureti şudur :
Sultan Hanımefendi Hazretleri,
Şu sıralarda Malta'ya yaklaşmakta olan Padişah Hazretleri'nden,
ailesinindurumu hakkında bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda,
geçen CumartesiYıldız'dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretleri'nin
sağlık ve neş'elerinin yerindeolduğunu öğrenmiş ve derhal Zâtışâhâne'ye
arz etmiştim. Eğer Padişah Hazretleri'nin aileleri hakkında yeni
bilgiler lûtfederseniz, onu da derhal Zâtışâhâne'yesunmakla mutluluk
duyarım. Zâtışâhâne'nin içinde bulundukları güçlükler dolayısıyla,
en samimî dileklerimi Kadınefendi Hazretleri'ne ve pek muhterem
ailelerine sunmama izin vermenizi ve en derin saygı ve tazimlerimin
kabulünü rica edcrim.
İmza : Harrington
Efendiler, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir.
Bundan başka, General Harrington' un, İstanbul'daki askerî memurumuza
yazdığı mektup ile ekinde yazılanlar üzerinde görüş belirtmeyi de
gereksiz bulurum.
ASİL BİR MİLLETİ UTANILACAK BİR DURUMA DÜŞÜREN
SEFİL
Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih
ederim. O zaman, Saltanat'ı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir
usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir ünvan kazanabilmiş
birsefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir
duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.
Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdettin
gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek
kadar âdi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında
olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak,
mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan
sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin
bu işte önce davranması elbette takdire değer.
Âciz, âdi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul
eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak,
böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını
ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru
olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları
şartına bağlıdır. Halbuki, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler,
bütün tarihimiz boyuncahürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz!
Değersiz hayatlarını ikibuçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek
için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler
oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece, devletlerin,
milletlerin biribirleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle
bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsî durumlarından
ve kendi hayatlarından başka birşey düşünemeyecek pespavelerin herhangi
bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya
koymuş olduk.
Milletler arasındaki ilişkilerde mankenlerden yararlanma yönteminerağbet
etme devrine son vermek medenî dünyanın samimî bir dileği olmalıdır.
ABDÜLMECİT EFENDİ'NİN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NCE
HALİFE SEÇİLMESİ
Saygıdeğer Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi'
nce kaçak Halife'nin halifeliği kaldırıldı. Yerine. sonuncu halife
olan Abdülmecit Efendi seçildi. Meclis'çe, yeni halife seçilmeden
önce, seçilecek şahsın da padişahlık sevda ve davasına katılarak,
herhangi bir yabancı devlete sığınması ihtimalini ortadan kaldırmak
gerekiyordu. Bunun için İstanbul'da bulunan görevlimiz Refet Paşa'
ya, Abdülmecit Efendi ile görüşerek ve hattâ elinden Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin hilâfet ve saltanatla ilgili kararını tamamen kabul
ettiğini bildiren bir belge alarak göndermesini yazdım. Bu yazdıklarım
yapılmıştır.
18 Kasım 1922 günü, İstanbul'da Refet Paşa' ya bir şifreli telgrafla
verdiğim talimatta başlıca şu noktaları belirtmiştim : "Abdülmecit
Efendi, Halife-i Müslimîn ünvanını kullanacaktır. Bu ünvana başka
bir sıfat ve kelime eklenmeyecektir. İslâm dünyasına duyurulmak
üzere hazırlayacağı bir bildiriyi, sizin aracılığınızla önce bize
şifre olarak bildirecektir. Bu bildiri, onaylandıktan sonra yine
şifre ile ve sizinaracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra
yayınlanacaktır. Bu bildiri metninde başlıca şu noktalar yer alacaktır
:
a) Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kendisini halifeliğe seçmesinden
dolayı memnun olduğu açıkça söylenecektir.
b) Vahdettin Efendi' nin hareket tarzı etraflı olarak ele alınıp
kötülenecektir.
c) Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun 10. maddesine kadar olan hükümleri,
uygun bir biçimde açıklanarak ve önemli olan ifadeleri olduğu gibi
tekrarlanarak Türkiye Devleti'nin, Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükûmeti'nin
kendine has niteliğinin ve idare şeklinin Türk halkı ve bütün İslâm
dünyası için en yararlı ve en uygun rejim olduğu belirtilip tespit
edilecektir.
d) Türkiye millî halk hükûmetinin geçmişteki hizmetlerinden veyararlı
çalışmalarından övücü bir dille bahsedilecektir.
e) Bu bildiride, belirtilen noktalar dışında, siyasî sayılabilecek
birnokta ve düşünce söz konusu edilmeyecektir.
19 Kasım 1922 tarihli açık bir telgrafla da, Abdülmecit Efendi'
ye : "Türkiye Devleti'nin hâkimiyetini kayıtsız şartsız millete
veren Teşkilât-ı Esasiye Kanunu gereğince, yürütme gücü ve yasama
yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, milletin tek ve
gerçek temsilcilerinden kurulu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
1 Kasım 1922 tarihinde oybirliği ile kabul ettiği gerekçe ve ilkeler
çerçevesinde ve Yüce Meclis'in 18 Kasım 1922 tarihli oturumunda
halifeliğe seçilmiş olduğunu bildirdim.
19 Kasım 1922 tarihli bir şifreli telgrafla Refet Paşa, çektiğimiz
telgraflara cevap veriyordu. Abdülmecit Efendi : "imzasının
üstünde Halife-i Müslimîn ve Hâdimü'1-Haremeyn ünvanlarının bulunmasının
ve Cuma selâmlığında hil'ât giymesinin ve Fatih' inki gibi bir sarık
sarınmasının mümkün ve uygun olacağı görüşünüileri sürmüş. İslâm
dünyasına yayınlayacağı bildiri metninde, Vahdettin Efendi hakkında
bir şey söylemeyeceğini bildirmiş. Bildiri İstanbul gazetelerinde
yayınlanırken, Türkçesi ile birlikte Arapçaya çevrilmiş ve metninin
de yayınlatılması görüşünü ortaya atmış.
Refet Paşa' ya, 20 Kasım 1922 günü makine başında verdiğim cevapta,
"Halife-i Müslimîn" ünvanıyla birlikte "Hâdimü'1-Haremeyni'ş-şerifeyn"
ünvanının kullanılmasını da uygun bulduğumu söyledim. Cumatöreninde
Fatih' in kıyafetine girmesini uygunsuz buldum. Redingot veya istanbulin
giyebileceğini, askerî üniformanın elbette söz konusu olamayacağını
bildirdim. Yayınlanacak bildiride, Vahdettin' in adısöylenmeden
eski halifenin manevî şahsiyetinin ve zamanında düşülen kötü durumun
dile getirilmesinin gerekli olduğunu bildirdim.
ABDÜLMECİT EFENDİ, BABASININ ADI DOLAYISIYLA DA
OLSA "HAN" ÜNVANINDAN VAZGEÇEMİYOR
Refet Paşa'dan, 20 Kasım I922'de aldığım şifreli telgrafın
birinci maddesinde, Refet Paşadiyordu ki, Abdülmecit Efendi' nin 29
Rebiülevvel tarihli yazısının altında "Halife-i Resûlullah Hâdimü'1-Haremeyni'ş-Şerifeyn"
ünvanının altında "Abdülmecid Bin Abdülazîz Han" ) imzası
kullanılmıştır.
Efendiler, yaptığımız uyarıyı iyi karşıladığını bildirmiş olan
Abdülmecit Efendi, "Halife-i Müslimîn" yerine "Halife-i
Resîılullah" ve babasının adı dolayısıyla "Han" ünvanlarını
kullanmaktan kendini alamamıştır. Birtakım düşünceler ileri sürdükten
sonra da, Vahdettin'le ilgili demeçten vazgeçtiğini, çünkü başkasının
kötü işlerini dile getirmek şeklinde bile olsa, bu türlü demeçlerin
kendi prensip ve karakterineağır geleceğinin aşikâr olduğunu bildirmiş.
Bu nokta telgrafın ikincimaddesinde yer almıştı, Telgrafın üçüncü
maddesi, benim Meclis Başkanı sıfatıyla kendisine, halifeliğe seçildiğini
bildiren telgrafıma yazdığı cevap niteliğinde idi. Bu cevapta :
"Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mareşal Gazi
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne diye, doğrudan doğruya şahsıma
hitap eden bir başlık kullanılmıştı. Dördüncü maddede, İslâm dünyasına
duyuracağı bildiri suretivardı. Bu bildirinin yazıldığı İstanbul'un
"Dârü'1-Hilâfetü'1-Âliyye" olduğu da özenle belirtilmişti.
21 Kasım 1922 tarihli bir telgrafta : "Halife-i Resulûllah
yerine dahaönce de bildirdiğimiz gibi Halife-i Müslimîn denilecektir"
dedik. Kendisine, halife seçildiğini bildiren telgrafımıza vereceği
cevabın şahsıma değilTürkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na
yazılmasını hatırlattık. Yazılarında siyasî ve genel konularla ilgili
kelimelerin bulunduğunu, bunlardan kaçınılması gerektiğini bildirdik.
Efendiler, önemsiz ayrıntılar gibi sayılması pek mümkün olan buaçıklamalarımla
işaret etmek istediğim asıl nokta şudur : Ben, şahıs hâkimiyetine
dayanan saltanatın kaldırılmasından sonra, başka ünvanla aynı nitelikle
bir makamdan ibaret olması gereken hilâfetin de ortadan kaldırılmış
olduğunu kabul ediyordum. Bunun, elverişli bir zaman ve fırsatta
açıklanmasını tabiî buluyordum. Halife seçilen Abdülmecit Efendi'
nin bu gerçekten büsbütün habersiz olduğu iddia edilemez. Özellikle
,kendisinin Halife ünvanıyla saltanat sürmesinin imkân ve şartlarını
hazırlayıp sağlayabileceklerini hayal edenlerin varlığı düşünülürse,
Abdülmecit Efendi' nin ve tabiî taraftarlarının saf ve gafil oldukları
zannına kapılmak hiç de doğru olamazdı.
HALİFE OLACAK ZATIN SIFAT VE YETKİSİ NE OLACAKTI
Şimdi, arzu buyurursanız, Halife seçimi dolayısıyla
Meclis'in 18 Kasım 1922 günlü gizli oturumlarında geçen görüşmelerle
ilgili kısa bir bilgi vereyim :
Meclis'te konuyu pek ciddî ve önemli sayanlar vardı. Özellikle
hoca efendiler, kendi ihtisasları ile ilgili bir konu bulduklarından
çok dikkatli ve uyanık idiler. Bir halife kaçmış. .. Onu makamından
indirmek ve yenisini seçmek... Sonra, yenisini İstanbul'da bırakmayıp
Ankara'ya getirmek. . . Milletin ve devletin yakından başına geçirmek.
. . Kısacası, Halife' nin kaçması yüzünden Türkiye'de ve bütün İslâm
dünyasında karışıklık çıkmış veyahut çıkacakmış... Onun için tedbirler
alınmalı imiş... şeklinde düşünceler, endişeler ortaya atılıyordu.
Bazı konuşmacılar da halife olacak zatın sıfat ve yetkisinin ne
olacağını tespit gereğinden söz ediyorlardı.
Görüşme ve tartışmalara ben de katıldım. Konuşmalarımın çoğu, ileri
sürülen düşüncelere cevap niteliğinde idi. Söylediklerimin özü şu
cümlelerde toplanıyordu :
Bu konu fazlasıyla tartışılıp tahlil edilebilir. Ancak, tartışma
ve tahlillerde ne kadar ileri gidersek, konuyu çözüme bağlamakta
da o kadar güçlük ve gecikmelere uğrarız. Yalnız, şu noktaya hepinizin
dikkatini çekerim. Bu Meclis, Türk halkının Meclisidir. Bu Meclis'in
sıfat ve yetkileri yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk vatanının
varlığı ve kaderi ile ilgili ve onlar üzerinde etki yapabilir. Meclisimiz,
kendi kendine bütün İslâm dünyasını içine alan bir güç ve kudrete
sahip olamaz Efendiler! Türk milleti ve onun temsilcilerinden kurulmuş
bulunan Meclis'imiz kendi varlığını, halife ünvanını taşıyan veya
taşıyacak olan bir zatın eline veremez ve vermeyecektir Efendiler!
Bundan dolayı İslâm dünyasında karışıklık varmış veyahut olacakmış.
Bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan
söylemiştir, yalan söylüyor."
Bu sözüme itiraz eden bir zata cevap verdim ve açıkça dedim ki
:
- Sen yalan söyleyebilirsin, yaratılışın buna elverişlidir!
Efendiler, ortalığı gürültüye vermenin gereği olmadığını açıkladıktan
sonra, dedim ki : "Bizim dünya gözündeki en büyük güç ve kudretimiz,
yeni şekil ve mahiyetimizdir. Hilâfet makamı esaret altında olabilir.
Halife ünvanını taşıyanlar, yabancılara sığınabilirler. Düşmanlar
ve halifeler elele verip her şeyi yapabilecek bir işbirliğine girişebilirler.
Fakat yeni Türkiye'nin rejimini, politikasını ve kuvvetini hiç bir
şekilde sarsamazlar .
TÜRK HALKI KAYITSIZ VE ŞARTSIZ HAKİMİYETİNE SAHİPTİR
Türk halkının kayıtsız ve şartsız hâkimiyetine sahip
olduğunu bir defa daha ve kesinlikle tekrar ediyorum. Hâkimiyet, hiçbir
anlamda, hiçbir şekilde, hiçbir renk ve hiçbir kılavuzlukta ortaklık
kabul etmez. Ünvanı ister halife ister başka bir şey olsun, hiç kimse
bu milletin kaderine ortak çıkamaz. Millet buna kesinlikle müsaade
edemez. Bunu teklif edecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun içindir
ki, kaçmış olan Halife'nin Halifeliğine son verip, yenisini seçmek
ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde belirttiğim görüşler çerçevesinde
hareket etmek zarurîdir. Başka türlüsüne kesinlikle imkân yoktur.
Saygıdeğer Efendiler, biraz tartışmalı ve gürültülü olmakla birlikte,
yapılacak işlem üzerinde Meclis'te çoğunlukla görüş birliği sağlandı.
Ondan sonraki sonuç da yüksek malûmunuzdur.
Saltanatın kaldırılması üzerine, İstanbul'da hükûmet adını taşıyan
Tevfik ve İzzet Paşa' larla arkadaşlarının Saray'a istifalarını
nasıl verdiklerinden; İstanbul'un yönetimini düzene sokmak için
verdiğimiz talimat ve emirlerden de söz ederek yüksek hey'etinizi
yormayı yararlı bulmuyorum.
LOZAN BARIŞ KONFERANSI
Lozan Konferansı genel toplantısı 21 Kasım 1922 günü
yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devleti'ni İsmet Paşa Hazret1eri
temsil etti. Trabzon Milletvekili Hasan Bey ve Sinop Milletvekili
Rıza Nur Bey, İsmet Paşa' nın başkanlığındaki delegeler hey'etini
oluşturuyordu.
Hey'etimiz, Kasım 1922 başlarında Lozan'a gitmek üzere Ankara'
dan ayrıldı.
Efendiler, iki dönemden ibaret olup sekiz ay devam eden Lozan Konferansı
ve sonucu dünyaca bilinen bir husustur.
Bir süre Ankara'da Lozan Konferansı görüşmelerini takip ettim.
Görüşmeler hararetli ve tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan
olumlu bir sonuç görülmüyordu. Ben bunu pek tabiî buluyordıım. Çünkü,
Lozan barış masasında ele alınan meseleler yalnız üç dört yıllık
yeni devreye ait ve onunla sınırlı kalmıyordu. Yüzyılların hesabı
görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların
içinden çıkmak, elbette, o kadar basit ve kolay olmayacaktı.
Efendiler, bilindiği üzre, yeni Türk Devleti'nin yerini aldığı
Osmanlı Devleti, Uhud-ı Atîka adı altında birtakım kapitülasyonların
esiri idi. Hristiyan halkın birçok hakları ve ayrıcalıkları vardı.
Osmanlı Devleti, Osmanlı ülkesinde oturan yabancılara karşı yargı
hakkını uygulayamazdı; Osmanlı vatandaşlarından aldığı vergiyi,
yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını
kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili tedbirler
alması mümkün değildi.
Osmanlı Devleti, kendisini kuran temel unsurun, Türk milletinin,
insanca yaşamasını sağlayacak tedbirleri alma bakımından da engellenmişti;
memleketi imar edemez, demiryolu yaptıramazdı. Hattâ okul yaptırmakta
bile serbest değildi. Bu gibi durumlarda yabancı devletler hemen
işe karışırlardı.
Osmanlı hükümdarları ve çevresindeki yakınları debdebe ve gösteriş
içinde yaşayabilmek için memleket ve milletin bütün servet kaynaklarını
kuruttuktan başka, milletin her türlü çıkarlarını feda etmek, devletin
haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak suretiyle birçok dış borçlar
yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek
duruma gelmiş, dünya gözünde "müflis" sayılmıştı.
OSMANLI DEVLETİ'NİN DÜNYA GÖZÜNDE HİÇBİR DEĞERİ
KALMAMIŞTI
Efendiler, mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti'nin
dünya gözünde hiçbir değeri, fazileti ve haysiyeti kalmamıştı. Devletlerarası
hukukun dışında tutulmuş, sanki, himaye ve korunmaya muhtaç bir duruma
gelmiş gibi kabul ediliyordu.
Geçmişteki hoşgörürlüğün ve yapılan yanlışların sorumlusu biz olmadığımıza
göre, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmamak gerekirken,
bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Milleti
ve memleketi gerçek istiklâl ve hâkimiyetine sahip kılmak için,
bu güçlüğe ve fedakârlığa da katlanmak bizim üzerimize yüklenmişti.
Ben, mutlaka olumlu bir sonuç alınacağından emindim. Türk milletinin
varlığı için, istiklâli için, hâkimiyeti için ne pahasına olursa
olsun elde etmeye ve sağlamaya mecbur olduğu hakların dünyaca tanınacağından
asla şüphem yoktu. Çünkü, gerçekte bu haklar, kuvvetle, liyakatle
fiilî ve maddî olarak elde edilmişti. Konferans masasında istediğimiz,
zaten elde edilmiş olan bu hakların usulünce ifade ve onaylanmasından
başka bir şey değildi. İsteklerimiz, açık ve tabiî haklarımızdı.
Bundan başka, haklarımızı kazanmak ve korumak için kudretimiz de
vardı; kuvvetimiz de yeterliydi. En büyük kuvvetimiz, en güvenilir
dayanağımız millî hâkimiyetimizi kavramış, onu fiilî olarak halkın
eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi fiilen ispatlamış
olmamızdı.
İşte bu düşüncelerle, konferansın gidişini soğukkanlılıkla takip
ediyor ve ortaya çıkan tersliklere gereğinden fazla önem vermiyordum.
HALKIN İÇİNDE BULUNDUĞU PSİKOLOJİYİ, DÜŞÜNCE EĞİLİMLERİNİ
BİR DAHA İNCELEMEK İÇİN HALKLA YAKINDAN TEMASA GEÇMEK
Efendiler, saltanatın kaldırılması ve hilâfet makamının
yetkisiz kalışı üzerine, halk ile yakından temasa geçmek, halkın içinde
bulunduğu psikolojiyi, düşünce ve eğilimlerini bir daha incelemek
önem kazanıyordu. Bunun dışında, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu.
Yeni seçim dolayısıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni
siyasî bir parti durumuna getirmeye karar vermiştim. Barış gerçekleşince,
cemiyet teşkilâtımızın, siyasî bir partiye dönüşmesini gerekli buluyordum.
Bu konuda da doğrudan doğruya halk i1e görüşüp konuşmayı yararlı sayıyordum.
Zaferden sonra eğitimle uğraşmaya başlamış olan ordumuzu da yakından
görmek istiyordum. İşte bu maksatlarla Batı Anadolu'da bir gezi yapmak
üzere, 14 Aralık 1923 tarihinde Ankara'dan hareket ettim,
Eskişehir'den başlayarak, İzmit, Bursa, İzmir ve Balıkesir'de,
halkı uygun yerlerde toplayarak uzun sohbetlerde bulundum. Halkın,
bana, diledikleri gibi serbestçe sorular sormasını istedim. Sorulan
sorulara cevap olmak üzere, altı saat, yedi saat süren konferanslar
verdim.
Saygıdeğer Efendiler, hemen her yerde halkın anlamak istediği hususlardan
dikkati çeken noktalar şunlardı :
Lozan Konferansı ve sonucu, millî hâkimiyet ve hilâfet makamı,
bunların durumları ve ilişkileri; bir de kurmak niyetinde olduğum
anlaşılan siyasî parti...
Lozan Konferansı görüşmelerini, her yerde, özetleyerek olduğu gibi
anlatıyordum. Olumlu sonuç alınacağı hakkındaki inancımı da belirterek
milletin endişesini gidermeye çalışıyordum.
MİLLİ HAKİMİYET İLE HİLAFET MAKAMININ DURUMLARI VE İLİŞKİLERİ
Halkın, millî hâkimiyet ve hilâfet makamının durumları ile bunların ilişkileri konusunda merak ve endişeye kapılmakta hakkı vardı. Çünkü, Meclis 1 Kasım 1922 tarihli kararıyla, şahıs hâkimiyetine dayanan devlet şeklinin 16 Mart 1920 tarihinden başlayarak ve ebedî olarak tarihe karıştığını ilân ettikten sonra, birtakım Şükrü HocaIar Müslüman kamuoyu şüphe ve üzüntülere düşmüştür diyerek hareket ve faaliyete geçtiler. Bunlar : Hilâfet demek hükûmet ('93) demektir. Hilâfetin hak ve görevlerini yok etmek hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde değildir dâvâsını ortaya atmışlardı. Meclis'in, milletin ortadan kaldırdığı şahıs saltanatını, hilâfet makamında devam ettirmek ve Padişah'ın yerine Halife'yi geçirmek sevdasına düşmüşlerdi.Gerçekten de gerici bir grup, Afyonkarahisar Milletvekili Hoca Şükrü imzasıyla İslâm Hilâfeti ve Büyük Millet Meclisi adıyla bir broşür yayınladı. Bu broşürün, Ankara'da 15 Ocak 1923 tarihinde yayınlandığı ve bütün milletvekillerine dağntıldığı bana İzmit'te bildirildi. Broşürün üzerine sadece 1339 ( 1923 ) yılı yazılmıştı. Fakat, broşürün daha ben Ankara'da iken hazırlanıp bastırıldığı ve benim Ankara'dan ayrılış tarihim olan 14 Ocak 1923 gününün ertesixLde ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştı.Şükrü Efendi Hoca ve arkadaşları, Halife Meclis'in, Meclis Halifenindir safsatasıyla, Millet Meclisi'ni Halife'nin danışma kurulu ve Halife'yi Meclis'in, dolayısıyla devletin başkanı gibi göstermek ve kabul ettirmek istemişlerdir.
HALİFE OLAN ZATI ÜMİTLENDİRECEK BAĞLILIK GÖSTERİLERİ Efendiler, Halife bulunan zatı ümitlendirecek bazı bağlılık ğösterileri de dikkati çekiyordu. Gizli olarak yapılan bağlılık gösterileri ise, bizim dışardan tahmin ettiklerimizden daha fazla imiş. Bu konuda bir fikir vermiş olmak için, o sıralarda İstanbul ve Trakya'da görevli memurumuz ve temsilcimiz olan Refet Paşa'nın, o günlerde, Halife'ye Konya adındaki bir atı sunması dolayısıyla, kendi kardeşi ve aynı zamanda yaveri Rifat Beye yazdığı bir şifreli telgrafla, bu telgrafa Halife'nin başyaveri vasıtasıyla verdiği cevabı olduğu gibi bilginize sunacağım : Şifre Rifat Bey'e 5.1.1923 Konva'yı Halife Hazretleri'ne sunmak için getirmiştim. Yalnız şimdi ne durumda olduğunu görmedim. Cesaret edemiyonım. İstanbul'da iyi bir hayvan bulunmayacağını anladığım için, Halife Hazretleri'nin başyaverlerinden de hayvan satın alınması hususunda acele etmemelerini rica etmiştim. Hayvanm Halife Hazretleri tarafından beğenilmesini Tanrı'nın bir lütfü sayıyoruın. Büyük bir cür'etkârlık olacağını bilmekle birlikte, İstiklâl Savaşı'nın tarihî bir hâtırası olduğu için,eski sadık bir askerin gazâ yadigân olarak sunduğu Konya'nın Halife Hazretleri tarafından lûtfen kabulünü ve Halife Hazretleri'nin en içten gelen bağlılık duygulanrıyla ellerini öptüğümün Halife Hazretleri'ne duyurulmasına aracı olmalarını Başyaver Şekip Bey'den rica ederim.Konya'yı ve bu şifreyi Şekip Bey'e hemen teslim ediniz. Refet T.1.1923 Trakya Fevkalâde Temsilcisi Refet Paşa Hazretleri'ne Saygıyla arz ederim : Pek sayın kardeşiniz Rıfat Bey'in teslim ettiği yüce şahsınızdan gelen telgrafı Halife Hazretleri Efendimiz'e arz ettim. Peygamber vekili olan Halife Hazretleri, gerek bir defa daha ifade buyurulan içten bağlılık duygularından gerek kendilerine sunulan Konya adındaki hayvandan dolayı pek hoşnut ve müteşekkir kaldılar. Aziz vatanımızın istiklâlini korumak gibi pek kutsal ve yüce bir gayenin elde edlimesine çalışan büyük siınalar arasında seçkin bir yeri olan yüksek şahsiyetlerinin de yiğitlik ve fedakârlık gösterdikleri er meydanlarından bİrinin adıyla anılan bu sevimli ve güzel ata sahip olmakla iftihar ettiler, Yüce Cebrail, kâinatın şerefi Peygamberimiz Hazretleri'ne (S.A.S.)'in peygamberliği bildirdiği gibi, zâtıdevletiniz de Halife Hazretleri'ne Peygamberin vekili olduğunu bildirdiğinizden dolayı, yüksek şahsiyetiniz, kendilerine bütün ömürlerinin en mutlu ve kutsal bir olayını her zaman hatırlatacaktır. Yüksek şahsiyetlerinin bu aziz hâtıraya kanşmış olmalan dolayısıyla, sık sık ve içten gelen bir sevgi ile hatırlanacaklan zaten belli iken, bir de her gün, alışıldığı üzere tatlı Sabâ Rüzgârı (95) gidişli bu ata binildikçe, yüksek şahsiyetlerinin değerli hâtırası yeniden anılacak ve canlanacaktır. Şu satırlarla, Halife Efendimiz'in gerçekten tertemiz ve değerbilir duygulanna ne dereceye kadar tercüman olabildiğimi kestiremem. Bunu başaramadıysam. eksiğimi, Batı,devletlerine, Halife Hazretleri'nin bizzat göstermiş ve ifade buyurmuş olduklan babaca sevgi ve okşayışlar daha önceden telâfi etmiştir, kanaatıyla avunmaktayım. Bu vesileyle ve sonuÇ olarak size, Tanrı'nın gölgesi ve Peygamber'in vekili Halife Hazretleri'nin özel selâmlannı ve hayır dualarını bildirmek ve müjdelemekle şeref duyar, üstün saygılanmın kabulünü ricaederim, Efendim fiazretleri. Şekip Hakkı Başyaver (Bu yazışmaları ve karşılıklı sevgi gösterilerini, biz ancak hilâfetin kaldırılmasından ve Halife'nin soyuıvdan gelen kimselerin memleketten çıkarılmasından sonra tesadüf eseri olarak öğrenebildik.)
DİN OYUNU AKTÖRLERİ HALİFE'Yİ BÜTÜN İSLAM DÜNYASINA HÜKÜMDAR YAPMAK İSTİYORLARDI Şunu arz etmeliyim ki, Şükrü Efendi Hoca ile,onu ve imzasını ileri süren politikacılar, sultan veya padişah ünvanını taşıyan bir hükümdar yerine, ünvanı halife olan bir hükümdar koyarak konuşmuşlar ve iddialarda bulunmuşlardı. Yalnız şu farkla ki, herhangi bir memleket ve milletin hükümdarı yerine, dünyanın dört bucağında kitleler halinde yaşayan, türlü türlü ırktan üç yüz milyonluk bir topluluğa hüküm yürüten bir hükümdardan, onun görev ve yetkilerinden söz etmişlerdi. Bu, bütün İslâm dünyasına hâkim olacak büyük hükümdarın eline, kuvvet olarak, üç yüz milyon Muhammet ümmetinden yalnız on on beş milyon Türk halkını lûtfetmişlerdi. Halife adındaki hükümdar, yeryüzündeki bütün Müslümanların işlerini yönetecek,dünya işleriyle ilgili hükümlerden, onların çıkarlarına en uygun olanları hakkında karar verecekti. Bütün Müslümanların haklarını savunacak, onların işlerine ve problemlerine etkili bir azim ve irade ile salıip çıkacaktı.Halife adındaki hükümdar, yeryüzündeki üç yüz milyon müslüman arasında, adaleti sürekli olarak ayakta tutacak vatandaş haklarını gözetecek, güvenlik vıe huzur bozucu olaylara engel olacak, Müslümanlara başka dinlere bağlı olanlardan gelmesi muhtemel saldırıları önleyecekti. İslâm topluluğunun güven içinde yaşamasını, gelişip kalkınmasını sağlayıcı çareleri hazırlamakla yükümlü bulunacaktı.Saygıdeğer Efendiler, bu kadar kara cahil, dünya şartlarından ve gerçeklerden bu denli habersiz Şükrü Hoca ve benzerlerinin milletimizi kandırmak için, İslâmî hükümler diye yayınladıkları safsataların,gerçekte tekrarlanacak bir değeri yoktur. Ancak, bunca yüzyıllar boyunca olduğu gibi, bugün de, milletlerin cahilliğinden ve bağnazlığından yararlanarak binbir türlü siyasi ve şahsî maksatla çıkar sağlamak için, din âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların memleket içinde de dışında da var oluşu, ne yazık ki, daha bizi bu konuda söz söylemekten alıkoyamıyor. İnsanlık dünyasında, din konusundaki uzmanlık ve derin bilgi, her türlü hurafelerden armarak gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla tertemi ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine,her yerde rastlanacaktır. Şükrü Hoca'ların ne kadar anlamsız, mantıksız ve uygulama kabiliyetinden yoksun düşünce ve hükümler savurduklarını anlamamak için cidden Hoca Efendi gibi allahlık denilen yaratıklardan olmak lâzımdır. Onların dediği gibi, halifenin ve hilâfetin otoritesi, bütün dünya Müslümanları üzerinde geçerli olmak gerekince, bütün varlığını ve kuvvet kaynaklarını yalnız halifenin emir ve yasaklarına bırakmakla, Türk halkının omuzlarına bindirilecek yükün ne kadar ağır olacağını insaf edip düşünmek lâzım gelmez miydi? Onların ileri sürdükleri gerekçe ve hükümlere göre, halife adını taşıyan hükümdar; Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Asir, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın dört köşesindeki İslâmların ve İslâm memleketlerinin işlerinde yetki sahibi olacaktı.Bu hayalin hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğu bilinmektedir. İsIâm topluluklarının başka başka maksatlarla biribirinden ayrıldıkları; Emevîlerin Endülüs'te, Alevilerin Kuzey Afrika'da, Fatımîlerin Mısır'da,Abbasî'lerin Bağdat'ta birer hilâfet yani saltanat kurdukları; hattâ Endülüs'te her bin kişilik bir topluluğun bir halifesi ile bir minberi olduğu, Hoca Şükrü imzalı broşürde de yer almıştır. Bu tarihî gerçeği bilmezlikten gelerek, hemen hepsi yabancı devletlerin idaresi altında bulunan veya bağımsız olan Müslüman milletlere ve devletlere Halife adı altında bir hükümdar tayin etmek akıl ve gerçek ile bağdaştırılabilir miydi? Hele, böyle bir hükümdarın mevküni korumak için, bir avuç Türkiye halkını o hükümdarın emrine vermek, onu yok etmek için uygulanagelen tedbirlerin en etkilisi olmaz mıydı?Halifenin görevi ruhani değildir, hilâfetin temeli maddî iktidar ve hükûmet kuvvetidir diyenlerin, hilâfetin devlet, halifenin devlet başkanı olduğunu ifade ve ispat ettikleri ve maksatlarının halife ünvanını taşıyan bir zatı Türkiye Devleti'nin başkanlığına geçirmek olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyordu. Saygıdeğer Efendiler, Şükrü Hoca Efendi 'nin ve politikacı arkadaşlarızın, siyasî maksatlarını açıktan açığa ortaya koymayıp, bunu bütün islâm dünyasına maletmek istedikleri dinî bir konu olarak ele almaları, hilâfet oyuncağının ortadan kaldırılmasını çabuklaştırmaktan başka bir sonuç vermemiştir.
HİLAFET KONUSUNDA HALKIN ŞÜPHE VE ENDİŞESİNİ GİDERMEK İÇİN YAPTIĞIM AÇIKLAMALAR Hilâfet konusurında halkın şüphe ve endişesini gidermek için, her yerde gerektiği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak belirttim ki, milletimizin kurduğu yeni devletin mukadderatına,işlerine, bağımsızlığına, ünvanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştıramayız! Milletin kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuz olarak da koruyacaktır! Millete anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak görevi ile yükümlü imiş gibi hayal edilen bir halifenin, görevini yerine getirebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tâbi tutulamaz. Millet buna razı olamaz! Türk halkı bu kadar büyük bir sorumluluğu bu kadar mantıksız bir görevi üzerine alamaz. Milletimiz, yüzyıllarca bu anlamsız ve boş görüŞten hareket ettirildi.Fakat ne oldu? Her gittiği yerde miılyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu evlâtlarının sayısını biliyor musunuz? dedim. Suriye'yi, Irak'ı elden çıkarmamak için, Mısır'da barınabilmek için, Afrika'da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz? Ve sonuç ne oldu görüyor musunuz? dedim. Halife'ye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslâm Dünyasının işlerinde söz ve yetki sahibi kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on katı nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerinden beklemelidirler! Yeni Türkive'nin ve Yeni Türkiye halkının, artık, kendi varhk ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur... Başkalarına verilecek bir zerresi kalrrıamıştır! dedim. Bir başka noktayı da halka iyice açıklayabilmek için şunları söyledim : Bir an için farz edelim ki, dedim; Türkiye söz konusu görevi kabul etsin... Bütün fslâm dünyasını bir noktada birleştirerek yönetmek gayesinde yürüsün ve başarmış da nlsun! Pekâlâ ama, uyruğumuz ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler, derlerse ki bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat, biz bağımsız kalmak istiyoruz. İstiklâl ve hâkimiyetimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi yönetmeye muktediriz. O zaman Türk halkının bütün bu gayret ve fedakârlığı yalnızca bir teşekkür ve dııa almak için mi göze alınacaktır?Görülüyordu ki, boş bir istek ve heves için, bir vehim ve hayal için,Türk halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilâfet ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin temelinde yatan esas bundan ibaretti. Efendiler, halka sordum : Bir İslâm devleti olan İran ve Afganistan , halifenin herhangi bir yetkisini tanır mı? tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü, böyle bir yetki devletinin istiklâlini milletinin hâkimiyetini ortadan kaldırır.Millete şunu da hatırlattıın ki, kendimizi dünyaıun hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimi -i tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden We11s, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları Dünya tarihinin gelecekteki safhası başlığı altında bazı düşünee ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef Un gouvernement federal mondial yani birleşik bir dünya devletidir.We11s, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl durulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor. WeI1s, bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse,milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır diyor ve gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka birşey olamaz;hiç şüpheyoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır görüşünü ileri sürüyor.İnsanlığın dayanışması iIe ilgili büyük hayallerin sonunda ger çekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerektiğinin doğru olarak bilinmediği ve saIdırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği de bildiriliyor. W e 11 s' in Avrupa ve Asya'nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasııldaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir, olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birIeşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim.Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncde yükselip olgunlaşması, Hİristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren birleşik bir dünya devleti kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz. Türkiye'ye musallat olmamak şartıyla, hilâfetçileri ve Panislâmizm taraftarlarını memnun etmek için, bu tasavvur ve tahayyül bir dereceye kadar bizde de tasvir edilmişti. Ortaya atılan görüş şuydu : Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve diğer kıt'alarda yaşayan Müslüman toplumları, gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve arzularını kullanacak bir güç ve özgürlüğe kavuşurlar ve o zaman lüzumlu ve yararlı görürlerse, çağın gereklerine uygun birtakım uyuşma ve birleşme noktaları bulabilirler. Şüphesiz, her devletin, her toplumun biribirinden karşılayabileceği ihtiyaçları vardır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu bağımsız İslâm devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve falan ve filân İslâm devletleri arasında şu veya bu ilişkiler kurulmuştur. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği şartlar içinde birlikte hareket sağlamak için, bütün İslâm devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturulacaktır. Birleşmiş olan İslâm devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir derlerse ve isterlerse, işte o zaman, o birleşik İslâm devletine hilâfet ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek zata da halife ünvanı verirler. Yoksa, herhangi bir İslâm devletinin, bir kişiye bütün İslâm dünyasınnı işlerini yönetme ve yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir durumdur.
TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU'NDA DÜĞÜM NOKTALARI
Efendiler, hilâfet ve din konularıyla uğraşıldığı sıra
larda, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'ndaki bir noktanın halkı ve özellikle
aydınların kafasında düğümlenip kaldığını öğrendik. Bu düğüm kanunda
Cumhuriyet'in ilânından sonra da bırakıldığı gibi, kanuna, düğüm teşkil
edecek ikinci bir noktanın birdaha sokulmuş olduğunu görenler, şaşkınlıklarını
gizleyememişlerdi ve bugün de gizlememektedirler.Bu noktaları açıklayayım
: 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun 7' nci ve 21
Nisan 1924 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun 26' ıncı maddesi
Büyük Millet Meclisi'nin görevlerinden söz eder. Maddenin başında,
Meclis'in ilk görevi olmak üzere, şeriat hükümlerinin yürütülmesi
yer alır. İşte bunun nasıl bir görev ve şeriat hükümlerinden maksadın
ne olduğunu anlamakta sıkıntı çekenler vardır. Çünkü, sözü geçen maddede
Büyük Millet Meclisi'nin,kanunları yapmak,değiştirmek, yorumlamak,
yürürlükten kaldırmak v.b gibi belirtilen ve sayılan görevleri o kadar
geniş kapsamlı ve açıktır ki, şeriat hükümlerinin yürütülmesi diye
ayrıca ve başlıbaşına bir klişenin yer alması gereksiz sayılmaktadır.
Çünkü, şeriat demek kanun demektir.Şeriat hükümleri demek kanun hükümleri
demekten başka bir şey değildir ve olamaz. Başka türlüsü çağdaş hukuk
anlayışı ile bağdaştırılamaz. Bu böyle olunca, şeriat hükümleri deyimiyle
kastedilen anlam ve kavramın büsbütün başka bir şey olması gerekir.
Efendiler, ilk Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu hazırlayanlara bizzat
başkanlık ediyordum. Yapmakta olduğumuz kanunla, şer'î hükümler deyiminin
bir ilişkisi olmadığını anlatmak için çok çalıştık. Fakat bu deyime,
kendi zanlarınca bambaşka anlam verenleri inandırmak mümkün olmadı.İkinci
nokta Efendiler, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun ikinci maddesinin
başında yer alan Türkiye Devleti'nin dini, İslâm dinidir cümlesidir.Bu
cümle daha Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'na geçmeden çok önce,İzmit'te,
İstanbul ve İzmit basın mensuplarıyla yaptığımız uzun bir görüşme
ve sohbet sırasında, karşımdakilerden birinin şu sorusuyla karşılaştım
Yeni hükûmetin dini olacak mı? İtiraf edeyim ki, böyle bir soru ile
karşılaşmayı hiç de istemiyordum. Sebebi, pek kısa olması gereken
cevabın, ogünkü şartlara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemeyişimdir,
Çünkü, vatandaşları arasında çeşitli dinlere bağlı unsurlar bulunan
ve her dinden olanlar hakkında,adaletli ve tarafsız davranmak, mahkemelerinde
vatandaşları ve yabancıları için adaleti eşit ölçülerle uygulamakla
yükümlü bulunan bir hükûmet, düşünce ve vicdan hürriyetine saygılı
olmak zorundadır. Hükûmetin bu tabiî sıfatının, şüpheli yoruma yol
açabilecek vasıflarla sınırlandırılması elbette doğru değildir.Türkiye
Devleti'nin resmî dili Türkçe'dir dediğimiz zaman bunu herkes anlar.
Hükûmetle olan resmî işlemlerde Türk dilinin geçerli olması gereğini
herkes tabiî bulur. Eakat, KTürkiye Devleti'nin dini İslâm dinidir
cümlesi aynı şekilde mi anlaşılacak ve kabul edilecektir? Bu elbette,
açıklanmaya ve yorumlanmaya muhtaçtır.Efendiler, karşımdaki gazetecinin
sorusuna hükûmetin dini olamaz! diyemedim. Aksini söyledim.Vardır
Efendim, İslam dinidir, dedim. Fakat, hemen arkasından İslâm dininde
düşünce özgürlüğü vardır cümlesiyle cevabımı açıklamak ve yorumlamak
gereğini duydum. Demek istedim ki, devlet, düşünce ve vicdana saygı
gös termekle kayıtlı ve yükümlü olur. Karşımdaki gazeteci, verdiğim
cevabı akla yatkın bulmadı ki, soru sunu şu tarzda tekrarladı :Yani
devlet bir dine bağlı kalacak mı? Kalacak mı, kalmayacak mı bilmem!
dedim. Konuyu kapatmak istedim. Fakat, mümkün olmadı. O halde, denildi;
herhangi bir konuda inançlarım ve düşüncelerim doğrultusunda bir fikir
ortaya atmaktan, hükûmet beni engelleyecek veva cezalandıracaktır.
Oysa, herkes kendi vicdanını susturmaya imkân görecek mi? O zaman
iki şey düşündüm.Bir:, yeni Türkiye Devleti'nde her ergin şahıs dinini
seçmekte serbest olmayacak mıdır? sorusu. Diğeri, Hoca Şükrü Efendi'nin
: Bazı yüksek din arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi şeriat
kitaplarında yer almış belirli ve değişmez İslâmî hükümleri yayınlayarak
maalesef yanıltıldığı görülen İslâm kamuoyunu aydınlatmayı boynumuza
borç bilip görev saydık girişinden sonra yeralan islâm halifesinin
görevi, dinin emirlerini korumak ve kollamakta peygamberin yerini
tutmaktır. Dinî hükümler koymakta da yüce Peygamber Efendimiz'in vekilliğini
yapmaktır sözleri. Oysa, Hoca'nın sözlerini uygulamaya kalkışmak,
millî hâkimiyeti,vicdan hürriyetini kaldırmaya çalışmaktı. Bundan
başka, Hoca'nın bilgi dağarcığında, Yezitler (ı9') zamanında yazdırılmış
istibdat rejiminc has formüller bulunmuyor muydu?O halde, ne anlama
geldiği ve ne kastedildiği artık herkesçe iyiden iyiye anlaşılmış
bulunan devlet ve hükûmet kavramlarını ve millet meclislerinin görevlerini
din ve şeriat kılıklarına bürüyerek kim ve ne için aldatılacaktır?
Gerçek bundan ibaret olmakla birlikte, o gün İzmit'te basın mensuplarıyla,
bu konuda daha fazla görüşmekte yarar yoktu. Cumhuriyetin ilânından
sonra da, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, lâik devlet deyiminden
dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak
isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinei maddesini anlamsız
kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur. Kanunun gerek 2' nci
ve gerek 26' ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti'nin
ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler,
inkılâp ve Cumhuriyet'in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir.
millet, bu fazlalıkları, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'muzdau ilk fırsatta
kaldırmalıdır!
|
|