CUMHURİYETE KARŞI İÇ MUHALEFET , PAŞALAR MÜCADELESİ
VE TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI OLAYI
BAŞARISIZLIĞA UĞRATILAN BÜYÜK BİR KOMPLO
Şimdi, saygıdeğer Efendiler, isterseniz, size, büyük
bir "komplo" konusunda bilgi vereyim.
1924 yılı Ekiminin 26' ncı günü, geç vakit, Birinci Ordu Müfettişi'nin
Müfettişlikten istifa ettiği bildirildi. Müfettiş Paşa'nın, Genelkurmay
Başkanlığı'na verdiği istifa yazısı şudur :
Genelkurmay Başkanlığına
Bir yıllık ordu müfettişliğim boyunca, gerek teftişlerim sonunda
verdiğim raporların ve gerekse ordumuzun yükseltilmesi ve güçlendirilmesi
için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle hüzünü ve
endişem çok büyüktür. Üzerime düşen görevi, milletvekili olarak
daha büyük bir vicdan rahatlığı içinde yapacağıma tam inancım olduğundan,
Ordu Müfettişliği'nden istifa ettiğimi arz ederim, efendim.
Milli Savunma Bakanlığı'na da arz olunmuştur.
Kâzım Karabekir
26.10.1924
Bu istifa yazısının altında, renkli kalemle şunlar yazılıdır : "İstifayı
kabul etmediğimi bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın yasama görevine
döneceğini bildirdi." Bu satırların altında imza yoktur. Fakat
Genelkurmay Başkanı tarafından yazıldığı anlaşılıyor. Bu satırların
altında da, kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır : Verilen
rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri için
neler yapılmış; hangi maddeleri yapılmamış, onları da dosyalarıyla
birlikte göreyim. Bu notların altındaki tarih 28 Ekim'dir.
Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa'nın raporları ve tasarıları Genelkurmay'ın
ilgili şubelerince incelenmiş, bunların kabul edilip uygulanabilecek
olanları, dikkate alınmış ve uygulanmıştı. Ancak, uygulanması devletin
gücünü aşan veya ilmî bir değeri bulunmayan hayalî ve keyfî nitelikteki
teklifleri, elbette dikkate alınmamıştı. Kâzım Karabekir Paşa'ya
raporlar ve tasarılar verdiği için bir takdirnâme verilmesi de gerekli
görülmemişti.
30 Ekim günü de, 2' nci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa'nın, Konya'dan
geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine Çankaya'ya davet ettim.
Geç vakte kadar beklediğim halde gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim
ki, Fuat Paşa Ankara'ya gelince, İstasyonda Rauf Bey tarafından
karşılanmış; Millî Savunma Bakanlığı'na uğradıktan ve bazı arkadaşlarla
kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığı'na gitmiş.
Bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş; çıkarken Fevzi Paşa'nın yaverine
şu kâğıdı bırakmış :
30.l0.1924
Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Kurulu'na
Milletvekilliği yasama görevine başlayacağımdan, 2' nci Ordu Müfettişliği'nden
affımı arz ve istirham ederim, efendim.
Ankara Milletvekili
Ali Fuat
Efendiler, milletvekilliğinden istifa etmiş olduğunu Meclis Başkanlığı'na
bildiren Refet Paşa'nın da istifasının Rauf Bey tarafından geri
aLdırıldığını öğrenmiştim.
Dumlupınar'da yapılan törenden sonra, Bursa ve Karadeniz kıyıları
ile Erzurum dolaylarında devam eden bir buçuk aylık bir geziden
sonra, 18 Ekim'de Ankara'ya dönmüştüm. Birçok milletvekili arkadaş
ve başkaları tarafından karşılanmıştım. Karşılayıcılar arasında,
Ankara'da bulunan Rauf ve Adnan Bey'leri görmemiştim. Oysa, dargınlık
belirtisi sayılabilecek böyle bir hareketi beklemiyordum.
Efendiler, bir komplo karşısında bulunduğumuzu anlamakta bir saniye
bile şüpheye düşmedim.
Bu durum ve görünüş şöyle bir tahlil ve değerlendirmeden geçirilebilirdi
: Bir yıl öncesinden, yani Rauf Bey'in Hükûmet Başkanlığı'ndan çekildiğinden
beri, Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa
ve diğerleri arasında bir tertip düşünülmüştür. Bunda başarı sağlayabilmek
için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu maksatla, Kâzım Karabekir
Paşa, 1'inci Ordu Müfettişliği'ne atandıktan sonra, eski komutanlık
bölgesi olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan
hoşlanmadığını ve bundan sonra kendisini askerlik mesleğine vermek
istediğini ileri sürdü. Rütbesi yükseltilerek 2' nci Ordu Müfettişliği'ne
gitti. 3' üncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa'nın ve bu müfettişliğe
bağlı kolordunun komutanı olan Cafer Tayyar Paşa'nın da bu tertibe
katılabileceğini düşündüler. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine
göre çalıştılar ve orduları kendi görüşlerine çekip kazandıklarını
sandılar. İstifalarından önce, bazı komutanların kendileriyle birlikte
hareket etmelerini sağlamaya çalıştılar. Bu bir yıl içinde, Cumhuriyet'in
ilânı, hilâfet'in kaldırılması gibi işlerimiz, ortak tertip sahiplerini
biribirine daha da yaklaştırarak birlikte hareket etmelerine yolaçtı.
İşe politikadan başlayacaklardı. Bunun için uygun an ve fırsatı
bekliyorlardı. Siyasî alandaki ve ordudaki hazırlıklarını yeterli
görüyorlardı. Gerçekten de Rauf Bey ve benzerleri, Parti içinde
korunmayı başardıkları durumlarıyla, Meclis'in tatil dönemine rastlayan
aylarda, üyeler üzerinde ve yeni seçimde başarı kazanamayan İkınci
Grup mensupları aracılığı ile bütün memlekette milleti aleyhimıze
kışkırtmak üzere çalışma fırsatı buldular. Memleket içinde gizli
gizli teşkilâtlanmaya başladılar ve teşebbüslere de giriştiler.
İstanbul'da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf Adana'da Abdülkadir
Kemali Bey tarafından çıkarılan Tok Söz gibi gazetelerle birleştiler.
Bu gazetelerle, bize karşı imzasız yazılarla saldırıya geçtiler.
Memleket kamuoyunda genel bir karışıklık yarattılar. Hakkâri bölgesinde,
ordumuzla Nasturî ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada,
İngiltere de Hükûmet'e bir ültimaton verdi. Meclis'i olağanüstü
toplantıya çağırdım.
İngiliz ültimatomuna bilindiği şekilde cevap verdik. Harp ihtimalini
göze aldık. İşte sözünü ettiğimiz kimseler, bu sıkıntılı günlerde
ve bir yabancı devletin bize hücum edebileceği zamanda, kendilerinin
de bize saldırarak hedeflerine kolaylıkla varabilecekleri hayaline
kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda bulundurmaya mecbur oldukları
ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri
politika alanına koştular.
Toplanmış olan Meclis'te ortaya atılan bir konu da onların bu koşuşlarını
çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili Hoca Esat
Efendi, 20 Ekim 1924 tarihli önergesiyle, göçmenlerin değiştirilip
yerleştirilmesi, yatılı okullara ne kadar parasız öğrenci alındığı
ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında ilgili bakanlardan
birtakım sorular soruyordu. Bu soruların kapsadığı işler gerçekten
milleti ilgilendiren işlerdi. Bu konular bakanları eleştirmek için
pek elverişliydi. Özellikle göçmenlerin değiştirilmesi ve yerleştirilmesi
işlerinde herkesi düşündüren noktalar açıkça bilinmekteydi.
Doğrudan doğruya ben bile, yaptığım gezi sırasında gördüklerime
dayanarak, değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden şikâyet
etmiş; Ankara'ya dönüşümde, bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını
ve Hükûmet'in bütün imkânlarıyla harekete geçirilmesini sağlayacak
bir yol tutulmasını teklif etmiştim. Bunda anlaşmıştık. Bu durum
bile, saldırıya geçeceklerin bu konuda çok taraftar kazanmaları
ihtimalini artırıyordu.
Efendiler, komployu sezdıkten sonra tedbirini bulmakta güçlük çekilmedi.
Bıraktığımız noktadan başlayarak durumu safha safha bilginize sunayım.
KOMPLOYA KARŞI ALDIĞIMIZ TEDBİRLER
Hoca Esat Efendi'nin soru önergesi 27 Ekim'de yani
Karabekir Paşa'nın istifasının ertesi günü gensoruya çevrilmişti.
Fuat Paşa 'nın istifa yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Meclis'te
gensoru görüşmeleri başlamıştı.
O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Fakat Başbakan
İsmet Paşa ve Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşalar geldiler. Çok kısa
bir görüşmeden sonra, komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.
Derhal telefonla, aynı zamanda milletvekili olan Genelkurmay Başkanı
Fevzi Paşa Hazretleri 'nden, Meclis Başkanlığı'na milletvekilliğinden
istifa ettiğini bildirmesini rica ettim. Bu düşüncesini Millî Savunma
Bakanı'na daha önce bildirdiğini zaten öğrendiğim Paşa, ricamı hemen
yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu şifreli telgrafı
çektim :
3' üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri' ne
1'inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretleri'ne
2' nci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretleri'ne
3'üncü Kolordu Komutanı Şükrü Taili Paşa Hazretleri'ne
5' inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretleri'ne,
7'nci Kolordu Komutanı CaferTayyarPaşa Hazretleri'ne
şifre makine başındadır :
1 - Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm ciddî lüzum
üzerine, milletvekilliğinden istifa ettiğinizi bildiren bir yazıyı
telgrafla hemen Meclis Başkanlığı'na bildirmenizi teklif ediyorum.
Birinci derecede önemli olan askerlik görevinize bütün varlığınızla
kayıtsız şartsız bağlanmak istediğinizi gerekçe olarak belirtmeniz
yerinde olur.
2 - Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa Hazretleri de
görülen aynı gerekçe ile teklifim üzerine istifa dilekçesini vermiştir.
3 - 3' üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa, 1' inci Kolordu Komutanı
İzzettin Paşa, 2' nci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa, 3' üncü Kolordu
Komutanı Şükrü Nail Paşa, 5' inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa,
7'nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri'ne yazılmıştır.
4 - Telgraf başında durum hakkında bilgi vermenizi bekliyorum.
Cumhurbaşkanı
Gazi M. Kemal
Efendiler, 30/31 Ekim sabahına kadar, 1' inci Kolordu Komutanı İzzettin
Paşa'dan İzmir'den, 2' inci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa'dan Balıkesir'den,
3' üncü Kolordu Komutanı Şükrü Nailî Paşa'dan Pangaltı'ndan ve 5'
inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa'dan Adana'dan, makine başında
aldığım cevaplarda, teklifimin harfi harfine ve derhal yerine getirildiği
bildirildi.
Efendiler, bu seçkin komutanların bu vesile ile de bana karşı gösterdikleri
büyük güven ve itimada burada teşekkür etmeyi bir görev sayarım.
3' üncü Ordu Müfettişi ile, 7' nci Kolordu Komutanı'nın Diyarbakır'
dan verdikleri cevaplar aynen şunlardı :
Müfettiş Paşa'nın cevabı :
Diyarbakır, 30.10.1924
Ankara'da Cumburbaşkam Gazi Paşa Hazretleri'ne
Yüce şahsiyetlerine karşı duyduğum güven ve sevgiden emin bulunmalarını
arz eder; ancak, böyle bir vatan görevinden acele çekilerek millete
ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu duruma düşmemekliğim
için emir buyurulan istifayı gerektiren sebeplerin açıklanmasına
zâtıdevletlerinin müsaadelerini saygılarımla istirham ederim.
3' üncü Ordu Müfettişi
Cevat
Kolordu Komutanının cevabı :
Diyarbakır, 30.10.1924
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
1 - Siz Cumhurbaşkanı'nın yüce şahsiyetlerine karşı beslediğim saygı
ve sevgiye itimat buyurulmasını rica ederim.
2 - Seçim bölgem halkı ile hiç bir görüşme yapmadan, şu dakikada
zâtı devletlerinin tekliflerini kabul etmekliğim beni milletin gözünde
sorumlu duruma düşürebilir.
3 - Vatanın ve milletin yararlan millet vekilliğinden hemen ayrılmamı
gerektiriyorsa, kesin kararımı verebilmekliğim için, durumun aydınlatılmasını
arz ve istirham ederim, efendim.
Cafer Tayyar
1' nci Kolordu Komutanı
Her iki telgrafta da benim için beslenen güven ve sevgi kesinlikle
belirtildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından
söz edilmekte ve teklifimin gerekçesi sorulmaktadır.
Verdiğim cevabı olduğu gibi bilginize sunayım :
31.10.1924
3' üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri'ne,
1' nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretler i ' ne
Komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmalarının, orduda,
emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığı görüşüne
varılmıştır. 1'inci ve 2' nci Ordu Müfettişleri'nin görevlerinden
istifa ederek Meclis'e dönmekle, orduları uygunsuz bir zamanda başsız
bırakmış olmaları, bu görüşü doğrulamıştır. Seçim bölgenizdeki halk,
ordu disiplininin selâmeti için vereceğiniz karardan elbette memnun
olur. Daha önce yazdıklarım dikkate alınarak kararınızın bildirilmesini
rica ederim.
Cumhurbaşkanı
Gazi M. Kemal
Bu telgrafıma Cevat Paşa'nın cevabı şudur :
Makine başında Diyarbakır, 31.10.1924
Cumhurbaşkam Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığından komutanların
aynı zamanda milletvekili olarak bulunmamaları yolunda affımı yüce
şahyetiniz bütün kalbimle katılır ve seçim sırasında bu görevden
istirhamımın da bu inanca dayandığını arz ederim. Ancak, bu gün
yüce makamlarından verilen bir emirle milletvekilliğinden çekilmenin,
zâtıdevletlerincede tahmin buyurulacağı üzere, milletçe ve seçim
bölgem halkınca iyi karşılanmayacağı inancındayım. Bu inançla ve
hiç de uygun görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda
kalacagımı düşünerek üzüntü duyduğumu arz ederim.
3' üncü Ordu Müfettişi
Cevat
Cevat Paşa Ankara'ya geldikten sonra durumu anlamış ve teklifimin
uygulanması gerektiği görüşüne vararak, derhal milletvekilliğinden
çekilmiştir. Kendisinin yaratılmak istenen durumlarla hiçbir ilgisi
bulunmadığı bizce de anlaşılmıştır. Gerçi, Kâzım Karabekir Paşa,
istifa ettiğini şu gün ve şu saatte gibi açıklamalarla birçok komutanlara
ve bu arada Cevat Paşaya bildirmiş ise de bu bildirme Diyarbakır'da
iken teklifimin gerçek sebebini anlamakta Paşa yı kararsızlıga düşürmekten
öteye bir tesir yapmamıştır.
Cafer Tayyar Paşa da şu cevabı verdi :
Makine başında Diyarbakır, 31.10.1924
Ankara'da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Milletvekilliği ve komutanlık görevlerinden birini bırakmamız gereği
uygun görüldüğü takdirde, millî görevlerin en saygıdeğeri olarak
kabul ettiğim yasama görevini yapmayı tercih etmekte olduğumu saygılarımla
arz ederim, efendim.
7' nci Kolordu Komutanı
Tümgeneral Cafer Tayyar
KOMPLO DÜZENLEYENLERİN MECLİS'E VE KAMUOYUNA KARŞI
ORDU İLE YAPMAK İSTEDİKLERİ BLÖF ORTAYA ÇIKARILDI
Efendiler, aynı zamanda milletvekili olarak bulunan
Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasetle ilgili unsurların
bulunmasındaki sakıncayı anlayarak, bu yoldaki teklifimi iyi karşıladıktan
ve bana fiilî olarak güvenlerini gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer
Tayyar Paşa'ların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi.
Bu bakımdan, derhal askerî görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler
tayin edildi ve durum Millî Savunma Bakanlığı'nca bütün orduya bir
genelge ile bildirildi.
Kâzım KarabekirveAli.Fuat Paşa'lara,Millî Savunma Bakanlığınca
bir emir gönderilerek, askerî görevlerini yerlerine atanan şahıslara
usulüne göre devir ve teslim ettikten ve sonucu da bildirdikten
sonra Meclis'teki yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi.
Bu durum Başbakan tarafından resmen Meclis Başkanlığı'na da yazıldı.
Meclis'e girmiş olan Kâzım Karabekir ve Fuat Paşa'lar Meclis'ten
çıkarıldı. Fuat Paşa, askerî görevinin devir ve teslim işleri için
yeniden Konya'ya gitti. Kâzım Karabekir Paşa, Sarıkamış' tan kendi
yerine gelecek olan komutan göreve başlayıncaya kadar Meclis dışında
kalmaya mecbur edildi. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın
ordu ile ilgisi kesildi. Böylece, komplo düzenleyenlerin Meclis'e
ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf meydana çıkarıldı.
Efendiler, 1 Kasım 1924 günü Meclis'in ikinci toplantı yıiının
açılış günü idi. Bu münasebetle oturumu ben açtım. Açış nutkunu
söyledim. Ben Başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin,
Ali Hikmet ve Şükrü, Nailî Paşa' ların istifa yazıları ile Başbakan
İsmet Paşa'nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili, 31/10/1924
tarihli yazısı sırayla okundu. Meclis'in 5 Kasım günü toplanacağı
bildirilerek oturuma son verildi.
Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 tarihli bir yazı
ile Meclis Başkanlığı'na başvurarak, Millî Savunma Bakanlığı'nın,
kendisinin Meclis'e katılmasını yasakladığından şikâyet etti. 5
Kasım günü Meclis'te okunan bu yazıda, Kâzım Karabekir Paşa diyordu
ki : "Ordu Komutanlığından çekilmemden beş gün sonra (30.10.1924
Cuma günü geceleyin) Millî Savunma Bakanı'nın Sarıkamış' tan yerime
gelecek olan komutanın göreve başlayışına kadar benim Meclis'e katılmaktan
alıkoymak isteyen bir yazısını aldım." Yazı; şu cümlelerle
son buluyordu : Bununla birlikte, bu konuda yetkili olan yüce Meclis'in
kararını beklediğimi arz ederim. "
Kâzım Karabekir Paşa, aynı tarihte Millî Savunma Bakanlığı'na da
bir yazı yazarak : "Devir ve teslim işlemleri öne sürülerek
belirsiz bir süre için yasama görevine başlamamaklığım bildiriliyor."
"İstifa ettiğim gün yerine gelecek komutanı bekleme şartı ileri
sürülmemişti. " "Beş gün sonra, bilmem neden böyle bir
bahane ortaya atıldı." "Meclis'e katıldıktan sonra, geçici
bir süre için de olsa, yeniden bir görevi kabul hem benim kendi
isteğime hem de Meclis'in kararına bağlı olduğundan, durumu Meclis
Başkanlığı'na yazdığımı arz ederim."
Efendiler, "ordumuzun yükseltilip güçlendirilmesi için"
rapor ve tasarılar sunduğumdan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı
için "üzüntü ve endişem çok büyüktür" diyen eski müfettiş
Paşa, memleketin üçte birine yayılmış koskoca bir orduyu, keyfinin
istediği anda beş satırlık bir kâğıtla başsız bırakmanın ne kadar
hafif, ordunun yükseltilip güçlendirilmesi açısından gerekli olan
disiplini de ne denli bozucu bir hareket olduğunun farkında görünmüyor.
Dikkate alınmadığını iddia ettiği raporları ve tasarılarıyla yapamadığı
bir işi, devletin bir ültimatom aldığı ve ondan dolayı olağanüstü
toplanmak üzere çağırdığı Meclis'te yapmaya kalkıştığını ileri süren
müfettiş paşa, kendisi gibi hareket eden arkadaşlarıyla birlikte
ve pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir anarşi örneği
olduğunu anlamak istemiyor...
Ordumuzun yükseltilmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerine
gereken değerin verilmemiş olmasına gücenmiş olan zat, askerî görevlerin
devir ve tesliminin kanunî bir vazife olduğunu, ordudaki yönetim
ve disiplinin selâmeti için onu yapmaya mecbur bulunduğunu bilmez
gibi görünüyor. . .
Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclis'e resmen bildirecek
makamın, ona bu askerî görevi vermiş bulunan makam olmak gerektiğini
dikkate almıyor...
Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa' nın Meclis Başkanlığı'na sunduğu
yazının arkasından Başbakan'ın bir yazısı ile iki eki de okundu.
Başbakan, Karabekir Paşa'nın Millî Savunma Bakanlığı'na yazdığı
yazı ile Bakanlığın ona verdiği cevabı olduğu gibi Meclis'e arz
ediyordu.
Millî Savunma Bakanı, Kâzım Karabekir Paşa'nın bütün iddia ve düşüncelerinin
doğru olmadığını açıkladıktan sonra, ona Ordu Müfettişliği ile ilgili
görevlerin ve gizli belgelerin yerine gelecek olan komutana kendisi
tarafındann devir ve teslim edilerek sonucun bildirilmesini bir
daha belirtiyor ve emrediyordu.
Acaba bu son uyarıdan sonra, eski müfettiş paşa anlamış mıdır ki,
vatanın savunulması için ordusu ile ilgili önemli görevi ve gizli
belgeleri devlet onun şahsına güvenmiş ve teslim etmiştir. Onları,
yerine gelecek ve devlete karşı sorumlu olacak bir komutan gösterilmeden,
kendiliğinden istediğine terk ve teslim etmesi büyük bir suçtur.
Hakkında ağır kanunî işlem yapılmasını gerektirir. Bunları anlamış
mıdır?
KAZIMKARABEKİR PAŞA'YI BİRAN ÖNCE MECLİS'E SOKMAKTA
ACELE EDENLER YAPTIĞIMIZ İŞLEMİ BOZMAYA ÇALIŞIYORLARDI Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa'yı bir an önce Meclis'e
sokmakta acele edenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmakta kusur
etmediler . Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya
atıldı. Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili) : "Meclis'e katılan
bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet
alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu?" şeklinde konuşmaya ve suçlamaya
başladı.
Sayın milletvekili, fikir arkadaşını Meclis'te bir an önce faaliyete
girebilmek için kanun kuvvetini, onun kahredici kudretini o kuvvet
ve kudreti kullanabilmek için yüce Meclisin ve milletin güven ve
itimadını kazanmış olan kimselerin azim ve kararlarınıda ne derece
kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.
İsmet Paşa'nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konudaki
görüşmeler kapandı. Paşalara verilen emirler oldıığıı gibi uygulatıldı.
HÜKÜMET AÇIKTAN AÇIĞA VE KARŞI KARŞIYA ÇARPIŞMAYI
KABUL ETTİ
Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek konular
"Mübadele,İmar ve İskân Bakanlığı ile ilgili gensoruydu."
Başbakan İsmet Paşa, kürsüye çıkarak şu teklifte bulundu : Birçok
konuşmacının imar ve iskân işleri üzerinde değil, çeşitli vesilelerle
diğer bakanlıklarla ilgili işler üzerinde durduklarını gördüm. Hattâ,
bazı konuşmacılar, Başbakan'ın devletin iç ve dış siyaseti üzerinde
uzun uzadıya geniş bilgi vermesini istemişlerdir. Bu isteklerin
hepsini de memnuniyetle benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüce Meclis'in
uygun görüp oy vermesiyle Başkan Vekilliği'ne seçilmiştir. Ancak,
bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir şekilde hafife
alınmamasını teklif derim. Ben, yerinde ve uygun "taktiği"
severim.
Böylece Hükûmet, sahnenin perdesini kaLdırdı ve oyun hazırlığı
yapanların oyunlarını sahneye koymalarını çabuklaştırdı. Hükûmet,
açıktan açığa ve karşı karşıya çarpışmayı kabul etmiş bulunuyordu.
Efendiler, lehte ve aleyhte olmak üzere otuz kadar konuşmacı söz
aldı. Adalet ve Millî Eğitim Bakanları da konuştular, Tartışma,
beş saat hiçbir sonuç alınmadan devam etti. Gensoru görüşmeleri
ertesi güne bırakıldı.
Ertesi gün 14.30'da görüşmelere başlandı. İlk söz alan İçişleri
Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskân Bakanı Vekili Recep Bey oldu.
Uzun açıklamalar yaparak konuştu. Muhalifler, oturdukları yerlerden
Recep Bey'e kısa sataşmalar yapıyorlardı.
Recep Bey, bir noktada dedi ki : "Bazı gazeteler ve bazı kimseler
diyorlar ki, Ankara'da bir Hükûmet varmış. Meclis'in bütün tatil
zamanlarında, memleketi ne kadar usulsüzlükler varsa hep bunlarla
idare etmiş... Söylentilere göre, bazı arkadaşların birtakım gizli
defterleri de varmış; orada Bakanların yaptıkları kanunsuz işler
yazılıymış. . . Bir gün gelecekmiş Meclis toplanacak ve orada Hükûmet'i
hesaba çekeceklermiş... O zaman o gizli defterlerin içindekiler,
milletin huzurunda Hükûmet'ten sorulacakmış. İşte, o gün gelmiştir!
O defterlere yazılmış olanları milletin gözü önüne döksünler!"
Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul şekli kullanarak cevap
verdi : "Sırasında dökeceğiz" dedi.
Recep Bey, karşılık verdi : "Dökünüz efendim, bekliyoruz.
Hükûmet, milletin huzurunda bağrını sorumluluğa açmış olarak daima
karşınızdadır" dedi ve şu sözleri ekledi : "Memleketin
gizliliğe kapalılığa, belirsizliğe ve kararsızlığa tahammülü yoktur.
Açıktan açığa tenkit yapılmadan, her gün ufukta birtakım tehlike
bulutlarının dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin,
bu körpe varlığın yapısında zararlı karışıklıklar varmış gibi göstermek
bu memlekete karşı hainliktir. "Herkesin köşede bucakta, koridorlarda,
şurada burada, gerçek dışı asılsız birtakım kuruntularla kamuoyunu
bulandırmaktansa, bu herkese eşitlikle açık olan millet kürsüsüne
çıkıp gerçeği oradan söylemesi lâzımdır. Gerçekler söylenmez ve
yine bu asılsız, kuruntuya dayanan telkinlerde bulunulmaya devam
edilirse, bunu yapanların, bu memleketin kaderi ile içten ve sağlam
bir bağlantıları bulunmadığına hükmedeceğim. Ben kendim bunu böyle
kabul edeceğim. Sanırım ki, millet de böyle kabul edecektir. Bu
kürsüye davet ediyorum. . . Ta ki millet bilsin : Gerçek ne taraftadır,
zan, kuruntu, lekeleme, suçlama ne taraftadır?"
Recep Bey'den sonra, aleyhte konuşan birtakım milletvekilleri dinlendi.
Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Millî
Savunma Bakanı Kâzım Paşa cevap verdiler.
Aleyhte söz alanlar arasında Rauf Bey de vardır. Ona da söz sırası
geldi.
Rauf Bey, İmar ve İskân Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun,
bütün Hükûmet'e yöneltilmesini uygun bulmamakla birlikte, Başbakan
Paşa'nın bu davranışını mertçe buldu ve sözlerinin başında : "Meclis,
bir kasıt karşısında bulunan Hükûmet'e hücum durumuna geçmiştir"
dedi.
Yunus Nadi Bey : "Anlamadık" dedi. Rauf Bey açıkladı.
Dedi ki : "Tenkit edenler, Hükûmet'e karşı konuşurken, kasıtlı
bir iş yapmışlar ve ona hücum ediyorlarmış gibi bir durum görüyorum."
Rauf Bey, konuşmacıların ağır kelimeler kullanmamaları, konuşmalarında
Hükûmet'i küçük düşürücü ifadelere yer vermemeleri gibi, öğüt verircesine
yumuşak bir tavır takınarak Feridun Fikri Bey'in teklifine dokundu
ve o teklifi savundu. Tunceli Milletvekili'nin teklifi bir "parlamenter
anket" idi. "Meclis soruşturması" yapacak bir komisyon
kurulması için acele karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey'in
bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin isim okunarak oya konması
için de Feridun Fikri Bey'le birlikte daha on altı arkadaşının başka
bir önergesi vardı.
Rauf Bey dedi ki : "Soruşturma komisyonu" diye tercüme
ettiğim bir komisyondan söz edildi. Bundan söz eden Feridun Fikri
Bey 'dir. Rauf Bey, sözüne şöyle devam etti :
"... Bakanlar böyle bir komisyonun kabulünü, bu ana kadar
saygıya değer olan vatan ve millet duygularına karşı bir leke bir
horlama saydılar."
Yunus Nadi Bey, Rauf Bey'in sözünü kesti. "Biraz öyle"
dedi. Rauf Bey tekrar devam etti : "Hepimizin yanılmaz olmadığımızı
kabul ederek arz ediyorum ve bunun gerekli bulunduğunu ben de ilgili
olduğum için, herkesten önce ben istiyorum" dedi.
CUMHURİYET SÖZÜNÜ SÖYLEMEYE RAUF BEY'İN DİLİ VARMIYORDU
Rauf Bey, söz söylerken, Meclis'e karşı çok saygılı
olduğunu göstermek için de fırsat düşürmeye dikkat ediyordu. Bir puntuna
getirerek dedi ki : "Bu yüce Meclis'in çıkardığı kanunlara bazı
sıfatlar yakıştırılmıştır. (Koridor Kanunları) denilmiştir."
Rauf Bey, yüce Meclis'e saygı gösterilmesini istiyordu.
Rauf Bey, yüce Meclis'in Cumhuriyet'i ilân eden kanunu kabul etmesi
üzerine, takındığı saygısız tavrın unutulduğunu zannetmiş olacak!
Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili) : "Onu ilk önce, sayın
arkadaşınız Muhtar Beyefendi söylemiştir" dedi. Bu söz, Rauf
Bey'e konuşma yönünü değiştirtti. Fakat Muhtar Bey alındı.
Saip Bey (Kozan) söze karıştı. Nihayet Başbakanlık makamının araya
girip uyarıda bulunması üzerine Rauf Bey sözüne devam ettirildi.
Rauf Bey, döndü dolaştı ve sonunda ilke meselesine dayandı. "Tutumumuz,
siyasetimiz kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkesidir" dedi.
Yunus Nadi Bey'in sesi işitildi : "Cumhuriyet!"
Rauf Bey, cevap vermedi. Başladığı cümleyi şu şekilde bitirdi :
"Millî hâkimiyetin varlığını gösterdiği tek yer Büyük Millet
Meclisi dir."
"Cumhuriyet" sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu.
Ali Saip Bey (Kozan) : "Cumhuriyet!" dedi.
Rauf Bey, Ali Saip Bey ile konuşmaya başladı. İhsan Bey söze karıştı.
"Yüksek ifadenizde açıklık yoktur Rauf Beyefendi" dedi.
Rauf Bey : "Açıktır. Çok rica ederim İhsan Beyefendi.
İhsan Bey : "O kadar açık değildir. Uzun süreden beri sizinle
anlaşamadık!" dedi. Rauf Bey, İhsan Beyin yüksek adalet duygusuna
sahip bulunduğundan, hâkimlik etmiş olduğundan söz ederek ona dedi
ki : "Suçsuzluk esastır. Aksini ispat edemedikçe bir tarafı
töhmet altında tutmak ve bunu böyle ifade etmek doğru değildir."
İhsan Bey cevap verdi : "Gerçeği söylemeyen sanıktan şüphe
etmekte hâkim haklıdır" dedi.
Rauf Bey ile İhsan Bey arasındaki bu karşılıklı konuşma biraz uzadı.
Başkan söze karıştı. Rauf Bey devam etti ve "Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'nda Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir kanunu yapılması
söz konusu idi. Bu yapıldı mı? Bunu sorarım" dedi.
Efendiler, kanunların Meclis tarafından yapılması tabiî olduğu
halde, Rauf Bey, bu soruyu Hükûmet'ten değil de kendisinin de içinde
üye olarak bulunduğu Meclis'ten soruyordu.
Rauf Bey, Danıştay teşkilâtına temas ettikten sonra, "Men'i
Şekavet Kanunu uygulanmış mıdır?" şeklinde, İçişleri Bakanından
başlayarak Bayındırlık, Ticaret, Ziraat, Milli Savunma, Adalet ve
Milli Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular yöneltti. Bütün bu sorularla
Rauf Bey'in millet ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu.
Söz gelişi, basında Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğu
gözüne ilişmiş; "O iş nasıl olmuş?" Fedakâr ve kahraman
ordumuzun İstiklâl Savaşı'ndan sonra, barışa geçerken büyük bir
intizam ve olgunluk gösterdiğini işittik ve göğsümüz kabardı. Ancak,
ondan sonra, beslenme ve barındırma işleri bakımından durumun yine
aynı şekilde kuvvetli olduğunu kabul edip düşünebilir miyiz? Bu
noktada bizi aydınlatmalarını rica ederiz" dedi.
Rauf Bey'in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi ifadesinden
anlaşılıyor. "rica ederiz" diyor. Gerçekten de bu sorunun,
o güne kadar orduların başında bulunan iki ordu müfettişiyle birlikte
hazırlanmış olduğuna hükmetmemek elde değildir.
Rauf Bey, adalet teşkilatındaki değişiklik dolayısıyla ortaya çıkan
uygulamanın, adaleti sağlayabilecek en uygun usul ve şekil olup
olmadığını öğrenmek istiyordu.
Millî Eğitim Bakanı'ndan da, ilk öğretim süresinin kanuna aykırı
olarak niçin azaltıldığının açıklanmasını istedi.
Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul'un "Emanet"
ile idaresinin halkın haklarına tecavüz olduğundan da sözettikten
sonra; Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey'le basın arasında çıkan bir
olaydan ve bu münasebetle öğretmenlerden de söz ederek dedi ki :
"Öğretmen ordusunun, bu aydın ordunun şu veya bu tarafı tutar
ve destekler şekilde yayın yapmaları doğru mudur?"
Rauf Bey, bunun olmadığını söyleyerek konuşmasını şu cümle ile
bitirdi. "Allah vatanımı, milletimi ve hepimizi korusun."
Bu cümlenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı
kürsüye çıktı. Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey daha önce kendisinin
görüşmesi gerektiğini ileri sürdü. Vehbi Bey "Efendim bu mesele,
Bakanların Meclis'i sorguya çekmesi şekline girdi. dedi. Başkanlık,
Bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzük maddesini hatırlattı. Recep
Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan Bakanların, tüzük
ile sağlanmış olan söz söyleme haklarını kullanmalarına müsaade
edilmediği takdirde, gerçeklerin açığa çıkmasına yardım edilmemiş
olacağını söyledikten sonra, yöneltilen sorulardan kendisi ile ilgili
bulunanlara birer birer cevap verdi. Konuşması sırasında, Rauf Bey'in
kürsüye öğüt verircesine bir tavırla çıktığına işaret ederek, "bu
Meclis ne tam bir sessizlik içinde hareket etmeye mecbur olan bir
okuldur ne de bir bilim akademisidir" dedi. Rauf Bey'in kürsüde
bu gün bile açık konuşmadığına; "soruşturma" sözünü kullanmadan,
Feridun Fikri Bey'in, üç Bakanlığın bir yıllık çalışmaları ile ilgili
anlamsız, haksız, mantıksız, kanunsuz ve hükûmet dengesini bozucu
nitelikteki "Meclis soruşturması" teklifini desteklemiş
olduğuna Meclis Genel Kurulu'nun dikkatini çekti. Feridun Fikri
Bey, yerinden, Recep Bey'in "mantıksızdır" sözüne itiraz
etti. Bu sözü geriye almasını istedi. Recep Bey : Geriye almıyorum,
efendim; mantıksızdır. Gerçek olduğu gibi ifade edilir" dedi.
Feridun Fikri Bey'in "mantıksız sözünü "kabul etmiyorum"
sözüne, Recep Bey cevap verdi : "Feridun Fikri Bey" dedi,
"Siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışmalısınız. . . "
Daha ağır şeyler, Adalet Bakanı Necati Bey tarafından söylenmiş.
. . Feridun Fikri Bey : "Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar"
dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak "Sözlerimi geri almadım"
dedi. Biraz gürültü oldu. Nihayet Başkan : "Rica ederim, gürültüyü
keselim!" dedi. Recep Bey, açıklamalarına devam ederek : "....
Birçok kimsede defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey'in sözlerine
göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını
bulacağız. İşte, Efendiler, dedi. Defterlerin yavaş yavaş ilk sayfaları
görünmeye başlıyor. "
Recep Bey, Rauf Bey 'in konuşmasında kullandığı taktiğe dikkati
çekerek dedi ki : "Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar
hem de asla bir sorumluluk töhmeti altında tutmak veya Hükûmeti
düşürmek gibi maksat gütmüyorum, diyorlar. Bir gensorunun görüşüldüğü
günde, millet kürsüsüne çıkan kimse, ya lehtedir ya aleyhtedir.
Lehte ise, Hükûmet'in desteklenmesini ister. Aleyhte ise, düşürülmesini
ister. Bunu da açık seçik söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendi
'nin sözleri boş ve anlamsız sözlerden ibaret kalır."
Recep Bey 'in bu cümlesi, Rauf Bey'le aralarında kısa bir tartışmaya
yol açtı : Fakat saldırıyorsunuz, "siz de sözlerimi kesiyorsunuz.
. . " gibi karşılıklı sözler söylendi. Sonunda Recep Bey, konuşmasına
devam ederek dedi ki : Saygıdeğer Efendiler! Birtakım sorular soruyorlar.
. . Ahmet gelmiş midir? Kanun uygulanmış mıdır? Böyle bir gensoru
görüşülürken, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü hedefsiz olarak
sorulacak ve söylenecek sözlerin yeri değildir." "Buraya
çıkıyorlar, söylüyorlar söylüyorlar. Sonunda da söylüyorum, söylüyorum
ama bir şey yoktur, diyorlar. Böyle olunca, söylenenler anlamsız
boş sözlerdir ve gayesizdir. Durumun tarifi budur." Recep Bey,
sözlerine şu yolda devam etti : Çok dikkat ettim. Rauf Bey buraya
çıktılar; sırası geldi, icap etti, başka bir tarif yaptılar; fakat
Cumhuriyet kelimesini söyleyemediler. . ."Sayın arkadaşlar!"
dedi. Oyun oynamıyoruz. Büyük bir inkılâptan çıktık, aydınlık bir
geleceğe doğru gidiyoruz. Bütün gerekleri bütün şartları ve bütün
açıklığı ile bir hedefe yürüyoruz. dedi: bu Rauf Bey'deki küskünlük
ki, sırası gelmiş ve arkadaşlar, dolayısıyla fırsat vermişken, bu
kutsal ismi söylememekte inat edip direnmişlerdir." "Fakat
dikkate değer bir noktadır ki, bu zat, İstanbul'da kıyametleri koparmıştır."
"Elinden gelen her şeyi yaptı. Karşınıza çıktığı zamanda bütün
bu yaptıklarından döndü ve yemin ederek dedi ki, ben Cumhuriyetçiyim."
"Bugün kendisinden şüphe ediyorum."
Beni bu şüphenin yanlış olduğuna inandırmayı kendileri için gerekiz
buluyorlarsa, çıksınlar; kürsüden veya başka bir yerden söylesinler
ki, böyle bir şüpheye yer yoktur. Aksi takirde, Rauf Bey'in Cumhuriyet'e
olan bağlılığından şüphem vardır ve bu şüphem devam edecektir. Gerçek
budur.
Recep Bey açıklamalarını bitirirken : Sayın arkadaşlar, bugüne
kadar, boğazımıza kadar kan içinde yugrularak bu davayı, bu kutsal
vatanın kesin olarak yükselişini sağlayacak olan bu dâvâyı, bu günkü
durumuna kadar getirdik. Bugünden sonra yapılacak olan en büyük
yanılgı, kararsızlıklar, şüpheler ve belirsizliklerdir. Bunların,
sonunda bizi nereye götüreceğini kimse bilemez."
Recep Bey kürsüden inerken, Başkanlık makamı, isteği üzerine, kendisini
savunmak üzere Rauf Bey'e söz verdi.
Rauf Bey : "Sizin her kararsızlık ve şüpheye düştüğünüz zamanlarda
ben yeni baştan yemin etmeye, ant içmeye mecbur muyum?" dedi,
"Mecbursun" sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere"Hayır
Efendiler, kimsenin kimseden şüphe etmeye hakkı yoktur! cümlesiyle
cevap verdi.
Buna Afyonkarahisar milletvekili Ali Bey, yerinden karşılık verdi
: Sen de o vakit bu toprakta oturamazsın. Atalarının, babanın ve
dedenin geldiği yere gidersin. Bu toprak bunu istiyor" dedi.
Bunun üzerine, Rauf Bey, kendileri ile görüş ayrılığında bulunduğu
noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki : "Millet
bizi, kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkesine dayanan bir rejimin,
demokrasi denilen halk rejiminin esaslarını kurmak üzere, kendi
temsilcileri olarak seçmiştir. Birtakım arkadaşlarımız, milletin
bu hakkını Meclis'ten alıp şu veya bu makama, Meclisi dağıtma, kanunları
geri çevirme gibi yetkiler verme düşünce ve eğilimini benimsediler.
İşte ben buna karşıyım. "
Recep Bey, bu sözlere cevap verdi ve açıkladı ki, Rauf Bey itiraz
ettiği zaman, daha Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ve böyle birtakım hakların
kimseye verilmesi veya verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu meseleler
ancak aylarca sonra ele alındı. Recep Bey, "Efendiler bu demagojidir"
dedi.
Rauf Bey, muhalif oluşunun sebebini iyice anlatabilmek için şöyle
bir açıklama yapmayı gerekli gördü : "Efendiler, degil halifeci
ve sultancı, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi
bir makamın da karşısındayım" dedi.
Rauf Bey, halifeci ve sultancı olmadığını söylerken, Cumhurbaşkanlığı
makamına ve Cumhurbaşkanına karşı olduğunu da açıklamış ve ilân
etmiş oluyordu. Daha önce, yeri gelince de belirttiğim üzere, Rauf
Bey, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti" şeklinde
ısrar ediyordu. İsmin değişmesine, yani Cumhuriyet adını almasına
rağmen, teşkilâtın o niteliğinin korunmasını istiyordu. Ne için?
Çünkü, Cumhurbaşkanlığı makamı, hilâfet ve saltanat makamlarının
haklarını alabilirmiş...
Efendiler, şahsî görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey'
in dediği gibi "boş ve anlamsız sözler" değil de nedir?
Bu gibi sözler üzerine kurulan "mantık demogoji" değil
de nedir?
Bu görüşün ve bu mantığın taşıdığı anlam ve özü Rauf Bey 'in bu
günkü gayret ve çalışmaları pek güzel göstermektedir. Fakat, biz
bunu anlamak için bugünlere kadar beklemek gafletinde kalamazdık.
Bundan dolayı bizi mazur görsünler.
MECLİS'TE YAPILAN GÖRÜŞMELERİN MUHALİF BASINDAKİ
YANKILARI
Efendiler, o gün de gensoru görüşmeleri bir sonuca
bağlanamadı; ertesi güne bırakıldı. 8 Kasım günü yapılacak görüşmeleri
beklemek üzere, biraz da o günlerdeki bazı yayınları gözden geçirelim.
Vatan gazetesinin 5 Kasım l924 tarihli sayısındaki başyazıda, Hükûmet'i
tenkit edenler ve muhalefette yer alanlar öğülmekte, Hükûmet taraftarları
suçlanmaktadır. Başyazar : "Daha ağzını açmayan tenkitçi adaylarına
karşı, her gün kulaktan kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor.
Hükûmetçi gruptan olan her kimse rastlarsanız, o günün gizli günlük
emrindeki sözleri olduğu gibi işitirsiniz" dedikten sonra,
sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve "körükörüne
emre uymayan, gerçeği görüp söylemek isteyen kimseleri daha başlangıçtan
susturmak için her vasıtaya başvuruyorlar" ve "keyfî irade,
tabiî ve istikrarlı durumun üstünde, hâkim olma niteliğini korumaya
devam edecektir" diyor.
Efendiler, yazar "gizli günlük emir" ve "keyfî irade"
deyimleriyle, millete neyi haber vermek istiyordu. Gizli günlük
emirler veren, keyfî iradesini hâkim kılan kimdi? Bu gizli kapaklı
sözleri kullanan makale yazarı, sonunda biz. "Taraf tutmaksızın,
bir hakem durumunda, her iki tarafı da çağırıp dinlemek, Cumhurbaşkanlığı'nın
en nazik ve önemli görevidir" öğüdünü veriyor. Bu görevin hemen
yapılmasını istiyor ve "çünkü yarın pek geç olabilir!"
diye tehdit ediyor.
Bir gün sonra, benim Meclis'in yeni dönemini açış nutkumdan söz
eden aynı yazar, "tenkit eğilimi gösteren en hür düşünceli
vatandaşları, zaman zaman susturmaya çalışan tekelci bir siyasî
sistem, gelişme ve ilerleme için kahredici bir cehennem demektir"
cümlesiyle, uyguladığımız sistem için pek haksız ve insafsız bir
iftirada bulunuyor ve : Uğursuz gidişin belli bir noktada durdurulması,
yeni bir çığır açılması lâzımdır." diyerek, bize yeniden görevimizi
hatırlatıyordu.
Vatan yazarı, bir gün sonra yazdığı "sokaktaki adam"
başlıklı baş makalesini : İnşallah iyi olur, demekten başka yapacak
şey kalmamış gibi görünüyor" cümlesiyle bitiriyordu.
8 Kasım 1924 tarihli Vatan gazetesinde yayınlanan bir Ankara telgrafında
: "Meclis, yüksek mevkide bulunanlar uygun görmedikçe kabineyi
düşüremeyecektir" tarzında büyük harflerle yazılmış ve "Rauf
Bey'in dünkü konuşmasında, gensoru dışında önemsiz şeylerden söz
etmekle, gensoru isteyenlerin durumunu sarstığı ve gensoru dâvâsının
etkisini azalttığı söylenmektedir" gibi haberler vardır.
Vatan gazetesinin, gensoru dâvâsını takip için özel olarak gönderdiği
muhabiri, izlenimlerinde pek isabet göstermiyorsa da, gensoru meselesinin
etkisini azaltma sebebi ile ilgili haberinde aldanmış görünmüyordu.
Efendiler, Tevhid-i Efkâr başyazarı da, bir sürü başmakalelerle
muhalefeti destekleyip cesaretlendiriyor; kendini savunan Hükûmet'in
ve Hükûmet'i tutan milletvekillerinin kendilerini savunmalarını
ve söz söylemelerini bile istemiyordu. Bu başyazar diyordu ki :
"Meclis'te Hükûmet'i tutan milletvekilleri, böyle her önemli
işi, gürültüye boğmak eğlencesinde devam ederek, bunları tenkit
edenleri susturdukça, hiç şüphe yokki, İsmet Paşa Hükûmeti güvenoyu
alacaktır. Ancak, bu güven oyunun gerçek değeri, nihayet, küçük
bir sandığın içine çok sayıda beyaz kâğıt atılmış olmasından ibaret
kalacaktır."
Bu safsatalar üzerinde durmaya gerek yoktur. Biraz da Tanin gazetesine
bakalım : Tanin'in "Siyasî Mayalanmalar" adlı bir başmakalesinde
"Kutsal Milli Mücadele'de büyük hizmetleriyle tanınmış, saygıdeğer
ve güvenilir bazı kimseler arasında bir işbirliği yapılmakta olduğu"
haberinin alındığından; "Halk Partisi'ni ve Hükûmet'i samimî
olarak tutan basının" bu haberleri büyük bir hoşnutsuzlukla
karşılayıp yorumlamalarından" ve "kurulmakta olan yeni
partiyi, daha şimdiden gözden düşürecek şekilde düşünceler ileri
sürülmesine kalkışıldığından" söz edilmektedir. Makalede, program
konusu üzerinde de durularak, Halk Partisi'nin bir programının bulunmadığına
işaret edildikten sonra, "Biz Halk Partisi'nden hiç memnun
değiliz, fakat Halk Partisi'nin ilkeleri adına söylenen ve görülen
şeyleri tamamiyle benimsiyoruz" deniliyor ve Halk Partisi'nin
ilkelerinden ne anlaşıldığı açıklanarak : "Fakat acaba gerçektede
öyle midir?" sorusu ortaya atılıyor. Yazar, bu soruya olumsuz
cevap veriyor ve "gönlümüz, karşısında böyle yenilikçi ve reformcu
bir partiyi görmek istediği için, Halk Partisi'ni bu dediğimiz şekilde
hayal ediyoruz" diyor. Ondan sonra yazar, şunları söylüyor
: "Halk Partisi'nin programı ve sözleri başkadır, tuttuğu yol
başkadır. Halk Partisi nin demokratlığı dudaklarındadır."
Bu görüşün sahibi, birinci cümlesiyle, "Halk Partisi, Cumhuriyet
ilân edeceğini, hilâfeti kaldıracağını programına yazıp ilân etmedi
ve söylemedi; fakat fiilî olarak yaptı" demek istiyorsa, doğrudur!
Ancak, ikinci cümle ile Halk Partisi'ne yönelttiği suçlama doğru
değildir.
Makale sahibi, muhalif kimselerin iktidar mevkiine geçmek istemelerinin
kanunî hakları olduğunu ispatlamak için kullandığı birçok söze şunu
da ekliyor : "Vatan düşüncesiyle hareket etmek, yalnızca Tanrı'nın
iktidar mevkiindeki kimselere hak olarak bahşettiği bir fazilet
midir?"
Tanin başyazarı, 4 Kasım 1924 tarihinde yazdığı "Ordu ve Siyaset,"
adlı bir başmakalede de şu düşünceleri ileri sürüyor : "Hükûmet
şekli Cumhuriyettir. Fakat, hükûmetin yalnız adını "değiştirmek
hiçbir yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta, işin ruhudur,
prensipleridir. Bugün Amerika'da, Birleşik Amerika Devletleri dışında
daha yirmi kadar memleket vardır ki, hepsinin adı da Cumhuriyettir.
Hattâ, hep senelerden meydana gelen Haiti bile bir Cumhuriyet idi.
Fakat, buralarda, Cumhuriyetin istibdat rejiminden farkı pek azdır.
Soydan gelen bir hükümdar yerine, zorla Cumhurbaşkanlığına gelmiş
bir zorba görürüz. İşte bu kadar! Reisicumhur adını taşıyan bu zorba
devleti keyfince yönetir. Mutlak bir hükümdar gibi, keyif ve hevesinden
başka bir kanun tanımaz."
Tanin başyazarı, söz konusu ettiği Amerika Cumhuriyetlerinden Şili'yi
bir yana bırakarak, diğerleri için diyor ki : "Hiçbirisi, bugün,
gerçek Cumhuriyet adını taşımaya lâyık değildir. Çünkü demokrasiye...
dayanmıyorlar; "Cumhuriyet adı altında mutlak hükûmetlerin
hâkim olması, liderlerin asker olması yüzündendir."
Burada bir an durmak isterim. Efendiler, bu makale, milletvekili
olan komutanların, milletvekilliğinden istifaları üzerine ve o münasebetle
yazılıyor. Fakat öyle bir zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müteftişleri,
orduları bırakıp Hükûmet'i düşürmek için Meclis'e gelmişlerdir.
Bu yazar da, onların iktidar mevkiine geçmek istemelerinin kanunî
hakları olduğunu ispat için, daha bir gün önce sütunlarca yazı yazmıştır.
Cumhuriyet'in, mutlak hükûmet rejiminden farksız olabileceğine örnekler
sıralayan ve bunun sebebinin de demokrasiye dayanmamak olduğunu
söyleyen yazar, "Hükûmet partisinin demokratlığı dudaklarındadır"
diyen zattır. Bunun böyle olması "askerî liderler yüzündendir"
diyen kimse, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın da askerî liderlerden biri
olduğunu bilen kimsedir. Bu kimsedir ki, askerî liderlerden olan
filân ve filânları, yine askerî liderlerden olan Türkiye Cumhurbaşkanı
ve Türkiye Başbakanı ile karşı karşıya getirip biribirlerine cephe
aldırmak için, bütün gücüyle çalışıyor ve sonra sevmediği tarafın
yıkılmasını millete gerekliymiş gibi gösterebilmek için, sözde dikkate
değer ve ibret alınacak örnekler veriyor ve hangi general, başına
daha çok âsi toplayabilirse, Cumhurbaşkanlığına o geçer; "ordu
komutanları ve eşkiya reisleri birbirleriyle çarpışarak Cumhurbaşkanlığı
makamını zorla ele geçiriyorlar" diyor.
Efendiler, bu ve buna benzer sözlerin ne maksatla ve nasıl bir
duygu içinde yazıldığını fark etmemek ve bu gibi yayınların Meclis
üyeleri üzerinde ve kamuoyunda bırakacağı olumsuz ve zararlı etkileri
anlamamak mümkün değildi. Ne yazık ki, bu bozguncu etkiler gerçekten
de fiilî tepkilerini göstermiştir.
Refet, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşa'ların, Millî Savunma Komisyonu'na
seçilmemiş olmalarından üzüntü duyan aynı cumhuriyetçi yazar, bu
defa da, ordu komutanlarının, ordulara etki yapabilecek bir komisyona
seçilmemiş olmalarını doğru bulmuyor. Bu noktada, pek sevdiğini
anlatmak istediği demokrasiye uygun davranıştan bile vazgeçiyor.
Bu düşünceleri içine alan cümleleri hep birlikte gözden geçirelim
:
"Siyaset" başlığı altında yazılmış yazılar arasında "Millî
Savunma Komisyonu, Millet Meclisi'nin hemen hemen en az siyasî olan,
hattâ siyasetle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma koludur"
cümlesi okunur. Yazar, bu cümle ile, Meclis'e giren ordu müfettişlerinin
siyasetle ilgisi bulunmayan bir alanda çalışmalarına neden ve ne
için meydan verilmedi? demek istiyor. Buna şu yolda cevap vermek
mümkündür : Millî Savunma Komisyonu siyasî işlerle ilgisi bulunmayan
bir komisyon olduğuna göre oraya sırf siyasî işlerle uğraşmak üzere
Meclis'e gelmiş olanları sokmakta sakınca vardı da onun için !
Yazar, bu cümleden sonra devam ederek diyor ki : "Burada,
vatanın namus ve istiklâlini savunacak orduyu yönetmeye daha düzenli
ve mükemmel bir duruma getirmeye ve gelişmiş bir şekle sokmaya yarayan
kanunlar yapılacaktır. Kendilerini politikacılık hırsına kaptırmayıp
da yalnız vatanı düşünenlerin, bu görevi, ordu ileri gelenleri arasında
en muktedir kimselere vermeleri bir vatan borcudur."
Bu cümleler üzerinde de biraz duracağım :
Ordunun yönetimi, daha düzenli ve mükemmel bir duruma getirilmesi
ve daha da gelişmiş bir şekle sokulması hususu çok önemlidir. Bu
hususla görevli bulunan ve uğraşan makam "Genelkurmay"
dır. Yazarında dediği gibi, bu makamda en seçkin komutanlarımız
bulunmaktadır. Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve daha mükemmel bir
duruma getirilmesi işlerini üzerine almış bulunan Genelkurmay, gerektikçe,
bu konularda Hükûmet'e tekliflerde bulunur.
Genelkurmay'ın ve Hükûmet içinde yer alan Millî Savunma Bakanlığı'nın
enine boyuna düşünüp tespit ettikleri meseleler, her yıl toplanan
"Yüksek Askerî Şûrâ" tarafından incelenir ve görüşülür.
Yüksek Askerî Şûrâ; Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı, Bahriye
ve Ordu Müfettişlerinden oluşur. Yüksek Askerî Şûrâ'nın incelemesinden
geçen ve uygulanması kabul gören hususlardan, gerekli bulunanlar
hükumete teklif edilir. Bu teklifler içinde uygulanmak üzere kanunlaşması
gerekenler varsa, işte onlar Meclis'e sunulur. Meclis'te usulüne
uyularak Millî Savunma Komisyonu'ndan ve ilgisi varsa başka komisyonlardanda
geçtikten sonra, Meclis Genel Kurulu'nda görüşülür ve kanunlaştırılır.
Millî Savunma Komisyonu'ndaki üyelerin askerlikten anlaması gerekir.
Fakat yalnız askerlikten anlaması yeterli değildir. Devletin maliyesinden,
siyasetinden ve daha birçok şeyden de anlaması gerekmektedir. Yalnız
askerlikten anlamak, ordu ile ilgili kanun tasarıları hazırlamak
için yeterli sayılsaydı, Genelkurmay'ın tespitinden ve Yüksek Askerî
Şûrâ'nın da onayından sonra, tasarıların ayrıca başka bir komisyonda
veya komisyonlarda incelenmelerine gerek kalmazdı. Zira, politika
ile uğraşan kimseler, askerlikten gelmiş olsalar bile, bütün hayatlarını
ilim ve teknikle ve askerî gelişmeleri günü gününe takip ve uygulamakla
geçiren kimselerden daha uzman ve daha yetkili olamazlar.
Ordunun yönetimi, düzenlenip daha mükemmel bir duruma getirilmesi
için pek yerinde görüşleri ve büyük tecrübeleri olduğunu zanneden
ve Yüksek Askerî Şûrâ'da kanun gereğince üye bulunan ordu müfettişleri
için en uygun çalışma alanı, orduların başındaki ve Yüksek Askerî
Şurâ içindeki yerleriydi. Ciddiyet isteyen ve mevkiin değer ve önemini
anlayıp; Hükûmet'i, Millî Savunma Bakanlığı'nı, Genelkurmay'ı beğenmeyip;
onları, kendilerinin askerlikle ilgili düşünce ve tasarılarını değerlendirmekten
uzak görerek, siyasî alanda çalışmayı tercih eden komutanların Millî
Savunma Komisyonu'na girmelerini sağlamaya çalışmak; Onların, Hükûmet'ten
Meclis'e gelen ordu ile ilgili her türlü teklifin sonuçlandırılmasını
engellemek ve bunları elde bir koz olarak kullanmak suretiyle Hükûmet'i
düşürmek ve Genelkurmay Başkanı'nı değiştirmek gibi kötü heveslerini
gerçekleştirme maksadına dayanabilir. Tanin baş yazarının da, bu
noktadaki gayesinin başka bir şey olduğunu zannetmek abestir.
Gayesinin gerçekleşmemesi yüzünden "kaygılı ve üzüntülü"
olan yazar : "Eski Atina Cumhuriyeti'nde demokrasinin koyduğu
ilkelere o denli sıkı sıkıya bağlı idiler ki, yönetimle ilgili kolların
hiçbirinde, bilgi ve uzmanlık bakımından bile bir üstünlük kuralı
kabul edememişlerdi." Demokrasideki bu aşırılığa rağmen, Atina
demokrasisinde, generaller bu kuralların dışında tutulmuşlardır"
diyor.
Halk Partisi'nin demokratlığının dudaklarında olduğunu ve Cumhuriyet'in
mutlak hükûmet rejiminden farksız bulunduğunu millete anlatmaya
çalışan bir kimsenin, bu safsatasını daha gazetesinde okunmakta
olduğu günlerde, iktidar mevkiine geçirmek gayretine koyulduğu generallerin
demokrasi kurallarının bile dışında tutulabilecekleri görüşünü ileri
sürmesi, sanırım ki, dürüst insanların yapabilecekleri hareketlerden
değildir.
Efendiler, kin ve ihtiras, bir insanın düşüncesini ve vicdanını
kararttığı zaman o insan nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz?
İşte buyurunuz, aynı yazarın şu sözlerini dinleyiniz : "Halk
Partisi'ne İsmet Paşa Hükûmeti'nin memlekete gösterdiği çirkin çehre!
Şahsi ihtiraslarının peŞinde bu kadar esîr olan önderler, milli
bir parti kurmak ve milleti temsil etmek iddiasına kalkışamazlar."
Geleceğin ümidiyle kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını
feda ettiler : Memleketi kurtarmak için! Memleketi, kendilerinden
ve ihtiraslarından başka birşey düşünmeyen politikacılar elinde
oyuncak etmek için değil!
Gerçeğin tam tersini dile getiren bu demagoji ve safsata sahibi
yazar, bizim kurduğumuz partiyi, bizim hükûmet kurmakla görevlendirdiğimiz
İsmet Paşa'nın ve Hükûmeti'nin çehresini çirkin görüyor ve gösteriyor.
Efendiler, bizim çehremiz her zaman temiz ve aktı; her zaman da
temiz ve ak kalacaktır. Çehresi çirkin, vicdanı çirkinliklerle dolu
olanlar, bizim vatanseverce vicdan temizliği ile ve namusluca davranışlarımızı,
kendi bayağı ve çirkin ihtirasları yüzünden çirkin göstermeye kalkışanlardır.
MECLİS'TEKİ GENSORU GÖRÜŞMELERİNİN SON GÜNÜ
Efendiler, 8 Kasım günü, Meclis'te gensoru görüşmelerine
devam edildi. Feridun Fikri Bey'in "Meclis soruşturması"
nın kabulü ile ilgili konuşması, birçok konuşmacının sözleriyle karışarak
hayli uzadı. Ondan sonra Yunus Nadi Bey kürsüye çıkarak : "Efendiler,
dedi, memleketin rejimi söz konusudur. Cumhuriyet rejimi söz konusudur.
Herşeyden önce bu meseleyi görüşmek lâzımdır! " Yunus Nadi Bey,
Rauf Bey'in bir gün önceki sözleri üzerinde durarak, millî hâkimiyet
mi Cumhuriyet'in gelişmesinden doğmuştur? Yoksa Cumhuriyet mi millî
hâkimiyetin gelişmesinin sonucudur?" şeklinde bir nazariyenin
tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.
Rauf Bey'in "Değil halifenin, saltanatın, bu makamın haklarını
elinden alabilecek olan herhangi bir makamın aleyhindeyim"
şeklindeki sözlerini, Yunus Nadi Bey, şöyle yorumladı : Rauf Bey'e
göre bu makamın hakları vardır. İfade açıktır. Saklı hakları vardır.
Sakın kimse almasın, günün birinde belki lâzım olacaktır."
"Halbuki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu çıkmıştır. Bütün makamlar
tespit edilmiştir. Bütün durumlar kanunda yerini almış, belirtilmiştir.
Ama hâlâ efsaneden safsatadan söz ediyor."
Bundan sonra Yunus Nadi Bey şunları söyledi : "... Cumhuriyet'i
beğenmeyen kimseler vardır. Açıkça söyleyemediklerini düşüncelerinde
besleyen yaratıklar vardır ve bunlar içimizdedirler. "... Öyle
adamların kafası ezilir, efendiler!"
Yunus Nadi Bey, Rauf Bey ve arkadaşlarının gösteri yaparcasına
davranışlarından, müfettiş paşaların istifalarından ve Meclis'in
içinde oyun oynanılmayacağından söz ettikten sonra, dedi ki : Özel
ve gizli tertiplerle bazı maksatları gerçekleştirebiliriz kuruntusuna
kapılarak ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin köşesinde oturarak
bu türlü şeyleri yapmak saygısızlıktır. Kabul edemeyiz, efendim.
Yunus Nadi Bey, Refet Paşa'ya ilişerek şunları söyledi :
"Yüksek malûmunuz olduğu üzere, Refet Paşa Hazretleri, altı
yedi ay önce, basında yer alan gösterişli ve yersiz... bazı açıklama
ve demeçlerle milletvekilliğinden istifa etmişlerdir. Garip bir
olaydır. Gerekçe olarak eklemişlerdi ki, milletvekilliğinden çekilmelerinin
sebebi, karanlık odada, yalnız arkadaşları arasında bir millî and
mı ne, bir şey varmış. Orada toplanan arkadaşları iş başına getirecekmiş.
Efendim, çok merak ettim bu işi."
Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, yerinden söze karıştı ve :
"Yani generaller hükûmeti" dedi. Yunus Nadi Bey : "Çok
merak ettim bu işi :" diyerek sözüne devam etti ve dedi ki
: "Teşkilât-ı Esasiye Kanunu vardır. Cumhuriyet kurulmuştur.
Hükûmetin nasıl teşkil edileceği orada yazılıdır. Bütün bunları
idare eden bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Hayır, bunlar
yeterli değildir. İstenir ki, Refet Paşa milletvekilliğinden istifa
etsin ve gitsin hükûmet kursun; yakın arkadaşlar toplansın... Ne
kanaattir bu?"
"Efendim, dağ başında mıyız? Demirci Efe'yi alıp gelip de
hükûmet mi kuracaktı? Meclis yok mudur? Teşkilât-ı Esasiye Kanunu
yokmudur? Bu ne mantıksızca harekettir."
Refet Paşa, Yunus Nadi Bey'e cevap vermek üzere kürsüye çıktı.
Kendisini savunmaya çalışırken, Rauf Bey iIe aralarında bir fikir
birliği olduğundan, Rauf Bey'in söylediği her şeyin onun hesabına
da kaydedilmesi gerekeceğinden söz ettikten sonra : "İki asker
milletvekilinin Meclis'e dönmelerini istemişsem, acaba Çin'de olduğu
gibi bir cumhuriyeti mi yapmak istemiş olurum?" dedi. Refet
Paşa'nın sözlerine, birçok milletvekili oturdukları yerden kısa
cevaplar vermeye başladılar. Hemen hemen karşılıklı tartışmaların
yapıldığı bir konuşma oldu. Nihayet, kürsü başka bir muhalif konuşmacıya
bırakıldı. Bundan sonra kürsüye çıkan Mahmut Esat Bey ( İzmir),
"...Günlerden beri sürmekte olan ve sonu bir türlü gelmeyen
görüşmelere ne inkılâbın ve ne de milletin tahammülü vardır"
dedikten sonra durumun inkılâp adına, inkılâbı ileri götürmek adına
hükûmeti düşürmek" ten ibaret olmadığını belirtti.
Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolların belirtilmesi
gerektiğini, o takdirde daha samimî ve daha kesin olarak yürünebileceğini
söyledi ve Rauf Bey'in görüşüne tenıas ederek şöyle bir değerlendirme
yaptı : "Millî hâkimiyet başka bir konudur. Cumhuriyet, meşrutiyet,
mutlakiyet rejimleri ve istibdat daha başka konulardır. Bunlardan
bir kısmı devlet şekilleridir. Diğerleri millet iradesinin kullanılması
ve uygulanmasıdır. Bu dört şekil içinde, millî hâkimiyetin çeşitli
yollarla uygulandığını görüyoruz. Hattâ bir parça istibdat şeklinde
bile vardır. Meşrutiyette biraz daha fazla, Cumhuriyet'te daha fazla.
Bundan dolayı, burada iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir,
Millî hâkimiyet Cumhuriyet'in gelişmesinin eseridir, denemez. Çünkü
millî hâkimiyet, şekil değildir. Ruh ve öz meselesidir. "
Mahmut Esat Bey, Rauf Bey'in şahsî görüş diye ortaya attığı sözler
üzerinde, gerektiği kadar durduktan sonra : "Türk inkılâbı
yükseliyor. "Ancak, bu inkılâbı sür'atle hedefine, milletçe
beklenen hedefine ulaştırabilmek için, bir an önce gerçek durumun
açıklık kazanması lâzımdır. Türk milleti, ortada, demokrasi adına
çekilmiş bir kılıç gibi, bunu beklemektedir sözleriyle konuşmasına
son verdi.
Bundan sonra, Adalet Bakanı Necati ve Millî Eğitim Bakanı Vasıf
Bey'ler, muhalif konuşmacıların sorularına uzun konuşmalar yaparak
cevap verdiler.
RIZA NUR BEY'İN ARNAVUTLARI TÜRKLÜĞE KARŞI AYAKLANDIRMAYA
ÇALIŞANLARDAN BİRİ OLDUĞU ANLAŞILDI
Maliye Bakanı, Mustafa Abdülhâlik Bey, konuşmasına
başlamadan önce, Rıza Nur Bey'den, zabıttaki sözlerinden bazılarının
açıklanmasını istedi. Rıza Nur Bey, Yanyalı'ların Türklüğünü şüpheli
gösterecek şekilde sözler söylemişti. Abdülhâlik Bey, Rıza Nur Bey'in
düşüncesindeki yanlışlığı şöyle düzeltti : Doktor Bey altı yüz yıl
önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya'ya giden atalarımın orada
bıraktıkları torunlarını başka bir soydanmış gibi göstererek onları
itham ediyor. Hem de kim? Maalesef öyle savgıdeğer bir arkadaşım ki,
altı yıldan beri mutaassıp bir milliyetçi olmuştur. Daha önce öyle
değildi. Kendisi daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam,
Türklük için silâhla savaşırken kendileri tam tersine, Arnavutları
"Türklüğe karşı" ayaklansınlar diye kışkırtmıştır.
Gerçekten de Rıza Nur Bey'in siyasî hayatında birçok mücadelelere
katıldığı biliniyordu. Bu durumu, milliyetçi olarak Millet Meclisi
devrinde, ona hizmet ve çalışma alanları gösterilmesine engel sayılmamıştı.
Fakat, Türklerin Rumeli'den çıkarılması gibi, her Türk'ün kalbinde
sonsuz ve unutulmaz bir acı yaratan büyük felâket olayında aşırı
milliyetçi Rıza Nur Bey'in, Arnavut âsıleriyle birlikte Türklere
karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu durum anlaşılınca Büyük Millet
Meclisi'ni hayret ve dehşet kapladı.
Bundan sonra Maliye Bakanı öteki konular üzerindeki açıklamalarına
geçti. Onun arkasından Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey söz aldı. Şükrü
Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığı'nı tenkit eden bir konuşmacıya
cevap verdi ve ziraat işlerinin güzel cümleler, güzel sözler ve
güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra
: Bu toprağa yazılan bir eserdir. Onun sayfaları açık ve herkes
tarafından okunmaktadır" dedi ve ilâve etti : "Kalkıp
da yüce Meclis'in huzurunda, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi demagoji
yapılabilir mi? Bu ne cür'ettir?"
Ticaret Bakanı Hasan Bey ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman
Sırrı Bey'den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığı'na ve Başbakanlık'a
geldi.
Efendiler, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını teklif
ettiği günden sonra, görüşmelere katılamayacak kadar, hastalanmış,
yatıyordu. Millî Savunma Bakanı Kâzım Faşa, İsmet Paşa adına kürsüye
çıkarak gereken açıklamaları yaptı.
Artık gensoru görüşmelerine son verme zamanı gelmişti. Görüşme
yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey'in Meclis soruşturması
önergesi reddedildi.
BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN İSMET PAŞA KABİNESİ'NE
GÜVENOYU VERMESİ MUHALİF KALEM SAHİPLERİNE DAHA NELER YAZDIRDI
19 oya karşı 148 oyla İsmet Paşa Hükümeti güven oyu
aldı. Bir kişi de çekimser kalmıştı. Efendiler, Meclis'te yenilmiş
olanların gazeteci arkadaşları, bu sonucu elbette hiç beğenmediler.
Daha küskün ve inatçı bir şekilde hücumlara geçtiler.
9 Kasım tarihli Vatan gazetesinin başmakalesi : "Bugünkü idare
şekli, adına göre milli hakimiyetin en yüksek şekli olmuştur. Fakat
hükûmetçilerin zihniyeti biraz kazılsa, hemen hiç değişmemiş olduğu
görülür" ve : "Bugün gerici kelimesi yeniden sık sık kullanılır
olmuştur" şeklinde tenkitlerle doludur.
10 Kasım tarihli Vatan'ın "Meydan Muharebesi'nin Neticesi"
başlıklı başmakalesinde Timurlenk'in fil hikâyesi tekrarlandıktan
sonra, Hükûmet'i düşürmeye çalışanların iyi hareket edemediklerinden
yakınan şu düşünceler yer alıyordu : "Ankara'da ilk gensoru
görüşmeleri başladığı zaman, ortada tenkitçi, azimli bir çoğunluk
vardı." "Tenkitçiler bu durumu idare edemediler. 'Teşkilâtsız
kimseler olarak teker teker tenkitlerde bulundular." "Teker
teker yapılan tenkitler bile, sağlam ölçülerle yürütülemedi. Gensoru
genelleşince, tatil zamanındaki not defterlerini açan olmadı. En
keskin tenkitçiler bile, dillerinin altındakini söylemekten çekindiler.
Makale sahibi, duruma , politikacılık açısından bakarak, diyor
ki : "Hükûmetçilerin mükemmel bir ayarlama ile ve başından
sonuna kadar iyi düşünülmüş bir plânla hareket ettikleri görülür."
Burada, insanın makale sahibine şöyle bir soru soracağı geliyor
:
Milletin kaderinin sorumluluğunu ellerine aldırmak istediğiniz
kimseler, aylarca ve aylarca hazırlandıktan ve İstanbul'daki arkadaşlarıylada
uzun boylu görüştükten sonra, sizin de belirttiğiniz gibi, dillerinin
altındakini söylemekten çekinecek kadar kendilerine güvenemezlerse,
topu topu on dokuz buçuk kişinin Meclis'teki hareketini birleştiremeyecek
kadar güçsüz olurlarsa, bu kimselerin devletin başına geçmeye lâyık
oldukları düşünülebilir mi?
Efendiler, Tanrı'nin "Mirsad-ı İbret" sütunundan da birkaç
cümle okuyacağım. Bu sütunu dolduran yazar, bütün memleket Meclis'in
genel görüşünü seyrettiriyor ve ona : "Eyvah! Bu da ötekiler
gibi çıktı dedirtiyor."
Pusuya yatan bu yazar, kulağına şu sözlerin fısıldandığını da işitiyor
: ".. Eski yıkıntılarla yapılan bir binadan ne umarsın ki!..."
acaba, bu yazıları yazmış olan kimse, o gün gerçekten böyle mi duygulanmıştı?
Yoksa, bu anlamsız sözleri, milleti bize karşı kışkırtmak için bile
bile mi yazıyordu? İster öyle, ister böyle olsun, her ikiside doğru
değildi. Bu türlü yazarlar Cumhuriyet'e kötülük etmişlerdir.
Efendiler, Tevhid-i Efkâr'ın da "Faydasız ve kıymetsiz bir
Zafer" diye yazdığı yararsız ve değersiz yazıları devam ediyordu.
TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI VE EN HAİN KAFALARIN
ESERİ OLAN PROGRAMI
Saygıdeğer Efendiler, komployu konusunu açıklarken
ve komplonun Meclis içindeki safhasını anlatırken, önemsiz gibi sayılabilecek
bazı ayrıntılar üzerinde durdum. Bunda beni haklı bulacağınızı umarım.
Hatıra gelir ki, her hükûmet, her zaman bu gensoru önergesi ile
sorguya çekilebilir. Bir gensoruya bu kadar önem vermek doğru mudur?
Arz etmeliyim ki, söz konusu olan gensoru normal bir gensoru denildi.
Hazırlanan komplonun özel bir safhasıydı. Bu gensoru sahnesinden
sonradır ki, muhalifler, maskelerini atmaya mecbur edildiler. Bilindiği
üzere "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" diye bir parti
kurdular. Bu partinin gizli eller târafından çizilen programını
da ortaya attılar.
"Cumhuriyet" kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinenlerin,
Gumhuriyet'i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye
"Cumhuriyet" ve hem de "Terakkiperver Cumhuriyet"
adını vermiş olmaları, nasıl ciddîye alınabilir ve ne dereceye kadar
samimî sayılabilir.
Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları bu parti "Muhafazakâr"
adı altında ortaya çıkmış olsaydı, belki bir anlamı olurdu. Fakat
bizden daha çok oumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını
iddiaya kalkışmaları elbette doğru değildi.
"Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır" ilkesini
bayrak olarak eline alan kîmselerden iyi niyet beklenebilir miydi?
Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere
inananları kazdırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların
taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüz yıllardan beri,
sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların
gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş
miydi :
Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirrnek isteyenlerin,
yine bu bayrakla ortaya atılmaları, dinî bağnazlığı coşturarak,
milleti, Cumhuriyet'e" ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak
değil miydi? Yeni parti, dinî düşünce ve inançlara saygı perdesi
altında : "Biz Hilâfet'i yeniden isteriz; biz yeni kanunlar
istemeyiz; bize Mecelle yeterlidir; medreseler, tekkeler, cahil
softalar, şeyhler, müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte
olunuz ! Çünkü, Mustafa Kemal'in partisi Hilâfet'i kaldırdı. İslâmiyet'e
zarar veriyor; sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir"
diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı slogan bu gerici
haykırışlarla dolu değil miydi ?
Efendiler, bu slogana bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce
( 10 Mart 1923 tarihinde) idam edilmiş olan Cebranlı Kürt Halit
Bey' e yazdığı mektuptaki şu cümlelere bakınız : " İslâm dünyasının
ebedîliğini sağlayan ilkelere saldırıyorlar." "Bu konudaki
açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin gayretlerini artırdım
"Batıyı örnek almak, tarihimizi, medeniyetimizi, kaybetmeyi"
zarurî kılar. "... Hilâfet'i yıkmak, lâik bir idare kurmayı
düşünmek, hep İslâmlığın geleceğini tehlikeye sokacak sebepleri
yaratmaktan başka bir sonuç veremez.
Efendiler, olaylar ve olup bitenler ortaya koydu ve ispat etti
ki, "Terakkiperver ve Cumhuriyet Fırkası'nın programı en hain
kafaların eseridir. Bu parti, memlekette suikastçıların, gericilerin
sığınağı ve ümitlerinin dayanağı oldu. Dış düşmanların, yeni Türk
Devleti'ni körpe Türk Cumhuriyeti'ni yıkmayı hedef alan plânlarının
kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih, (gizli maksatlarla
hdzırlanmış, genel ve gerici nitelikteki) Doğu isyanının sebeplerini
inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli sebepleri arasında
"Terakkıperver Cumhuriyet Fırkası'nın dinî konularda verdiği
sözleri, doğu ya gönderdiği sorumlu sekreterinin kurduğu örgütü
ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.
Hatıra defterini "fazladan ve gece kılınan namazlar' ın sevabını
anlatan hadislerle dolduran bu sorumlu sekreter, doğu illerimizde
dinî kışkırtmalarda bulunurken, partisinin programını uygulamıyormuydu?
Mâsum halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de fazla namaz kılmayı
vaaz ve nasihat eden, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir
politikacı olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu ?
Efendiler, yaptığımız inkılâbın genişliği ve büyüklüğü karşısında
eski hurafelerin ve müesseselerin birer birer yıkılışını gören bağnaz
ve gerici unsurlar, "dinî düşünce ve inançlara saygılı"
oıduğunu ilân eden bir partiye ve özellikle bu partinin içinde isimleri
ün yapmış kimselere dört elle sarılmazlar mı? Yeni parti kuran kimseler
bu gerçeği kavramış değiller midir? O halde, ellerine aldıkları
din bayrağı ile, millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı?
Böyle bir soruya verilmesi gereken cevapta iyiniyet, gailet, kayıtsızlık
gibi sözler, memleketi ileriye götüreceğim diye ortaya atılan bir
partinin ileri gelenleri için mazeret sayılamaz!
Efendiler, yeni parti kendine ad olarak seçtiği "Terakkî"
ve "Cumhuriyet" kelimelerinin tam tersi olan anlamlarla
gelişmiştir. Bu partinin liderleri, gericilere gerçekten ümit ve
kuvvet vermiştir. Buna örnek olarak arz edeyim : Erganı'de, âsîlerin
valiliğini kabul eden ve sonra asılmış olan Kadri, Şeyh Said'e yazdığı
bir mektupta : "Millet Meclisi'nde, Kâzım Karabekir Paşa'nın
partisi, şeriat hükümlerine saygılı ve dindardır. Bize yardımcı
olacaklarına şüphe etmem. Hattâ, Şeyh Eyüp'ün yanında bulunan sorumlu
sekreterleri, partinin tüzüğünü getirmiştir..." diyor. Şeyh
Eyüp de yargılanması sırasında : "Dini kurtaracak tek partinin,
Kâzım Karabekir Paşa'nın kurduğu parti olup, şeriat hükümlerine
uyulacağının, parti tüzüğünde ilân edildiğini" söylemiştir.
Efendiler, "Terakkiperver" ve "Cumhuriyet"
kelimelerini kullanarak, bize ve milletin aydınlarına karşı din
bayrağını gizlemeye çalışanların, memlekette genel bir gericilik
ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarıda türlü düzen ve
kışkırtmalarla uğraşanların varlığından habersiz oldukları düşünülebilir
mi? Yeni partiye girenlerin bütün üyelerî söz konusu olmasa bile,
dinî vaatleri başarıya ulaşmanın en etkili unsurları sayan ve bununla
ilgili sloganı tüzüklerine de koymuş olan kimselerin, şahıslarımıza
ve memlekete karşı yöneltilmiş olan suikastlerden habersiz oldukları
kabul edilemez!
Diyelim ki, bunların isyanın patlak vermesinden aylarca önce, memleketin
şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan, "Cemiyet-i
Hafiye-i İslâmiye" teşkilâtından, İstanbul'da Nakşıbendi şeyhlerinin
yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için söz verildiğinden
ve nihayet millî sınırlarımızın dışında bulunup da Doğu isyanını
kışkırtanların bildirilerinde, Kâzım Karabekir Paşa'nın partisinden
ümitle söz edildiğinden haberleri olmadığını düşünelim. Ancak, Bunların,
Fethi Bey Hükûmeti zamanında, doğrudan doğruya Fethi Bey vasıtasıyla
kendilerine, partilerinin zararlı, isyan ve gericiliği kışkırtıcı
bir durum ve nitelikte olduğu bildirildiği zaman olsun, gerçeği
görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükûmetin ve benim tertemiz düşüncelerle
yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği kavrayıp ona uymaları
beklenirdi. Onlar tam tersine, bu defada "dinî düşünce ve inançlara
saygılıyız" sloganını büsbütün zıt bir anlamda yorumlamaya
kalkıştılar. Sözde, bu sloganla, her dinin ve her dinden olanların
düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını belirtmek... geniş ölçüde
hürriyetçi olduklarını anlatmak istiyorlarmış... Efendiler, böyle
bir tutuma dürüst ve samimîdir denemez!
Politika dünyasında birçok oyunlar görülür. Fakat, kutsal bir ülkünün
kendini ortaya koyduğu Cumhuriyet rejimine, çağdaş yenileşmeye karşı,
cahillik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman,
özellikle yenilikçi ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçekten yenilikçi
ve cumhuriyetçi olanların yanıdır. Yoksa gericilerin ümit ve faaliyet
kaynağı olan saf değil...
Ne oldu Efendiler? Hükûmet ve Meclis olağanüstü tedbirler almayı
gerekli gördü. Takrîr-i Sükûn Kanunu'nu çıkardı. İstiklâl Mahkemeleri'ni
kurdu. Ordunun savaşa hazır sekiz dokuz tümenini, uzun zaman isyanı
bastırmak üzere görevlendirdi. "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası"
denilen zararlı siyasî kuruluşu kapattı.
CUMHURİYET DÜŞMANLARININ SON ALÇAKCA TEŞEBBÜSLERİ Bütün bu yapılanlar, elbette Cumhuriyet'in başarısı
ile sonuçlandı. Âsîler yok edildi. Fakat Cumhuriyet düşmanları, büyük
komplonun bütün safhaları ile son bulduğunu kabul etmediler . Alçakcasına
son bir teşebbüse giriştiler. Bu teşebbüsler İzmir suikastı olarak
kendini gösterdi. Cumhuriyet mahkemelerinin ezici pençesi, bu defa
da Cumhuriyet'i suikastçıların elinden kurtarmayı başardı.
MEMLEKETTE HUZUR VE GÜVENLİĞİ SAĞLAMAK İÇİN UYGULANAN
OLAĞANÜSTÜ TEDBİRLERİN İYİ SONUÇLARI
Saygıdeğer Efendiler, durumun ciddîleşmesi üzerine,
hükûmetçe olağanüstü tedbirler alınması gerektigi yolundaki görüşümüzü
ilk defa ortaya koyduğumuz zaman, bunu iyi karşılamayanlar vardı.
Takrîr-i Sükûn Kanunu'nu ve İstiklâl Mahkemeler'ini bir baskı vasıtası
olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu tiüşünceyi
benimsetmeye çalışanlar oldu.
Şüphe yok ki, zaman ve olaylar, bu nefret verici düşünceyi aşılamaya
çalışanları, elbette utanılacak bir duruma düşürmüştür.
Biz, alınan fakat kanunî olan bu olağanüstü tedbirleri, hiçbir
zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkmak için bir vasıta olarak
kullanmadık. Aksine, memlekette huzur ve güvenliği sağlamak için
uyguladık. Biz o tedbirleri, milletin medenî ve sosyal alandaki
gelişmesinde yararlı kıldık.
Efendiler, aldığımız olağanüstü tedbirlerin uygulanmasına gerek
kalmadığı görüldükçe, onların uygulamadan kaldırılmasında tereddüt
edilmemiştir. Nitekim, İstiklâl Mahkemeleri, zamanında kaldırıldığı
gibi, Takrîr-i Sükûn Kanunu da yürürlük süresinin sonunda, yeniden
Büyük Millet Meclisi'nin incelemesine sunuldu. Meclis, Kanunun bir
süre daha yürürlükte kalmasını gerekli bulmuşsa, elbette, bu milletin
ve Cumhuriyet'in yüksek yararları içindir. Yüce Meclis'in elimize
istibdat vasıtası verme gayesi güderek böyle bir karar aldığı düşünülebilir
mi?
Efendiler, Takrîr-i Sükûn Kanunu'nun yürürlükte ve İstiklâl Mahkemeleri'nin
faaliyette bulunduğu süre içinde yapılan işleri gözönüne getirecek
olursanız, Meclis'in ve milletin güven ve itimadının tamamen yerinde
kullanılmış olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Memlekette çıkarılan büyük isyan ve hazırlanan suikast tertipleri
bastırılarak sağlanan güvenlik ve huzur, elbette bütün milletçe
memnunlukla karşılanmıştır.
Efendiler, milletimizin başına giymekte olduğu, cahillik, gaflet,
taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi
görünen fesi atarak, onun yerine bütün medenî dünyaca başlık olarak
kullanılan şapkayı giymek ve böylece, Türk milletinin medenî toplumlardan
zihniyet bakımından da hiçbir ayrılığı bulunmadığını göstermek kaçınılmaz
oluyordu. Bunu, Takrîr-i Sükûn Kanunu yürürlükte iken yaptık. Bu
kanun yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Fakat, bu uygulamada,
kanunun yürürlükte oluşu da kolaylık sağlamış oldu denirse, bu,
çok doğrudur. Gerçekten de Takrîr-i Sükûn Kanunu'nun yürürlükte
olması, bazı gericilerin, milleti geniş ölçüde zehirlemesine meydan
vermemiştir. Gerçi, bir Bursa Milletvekili, yasama görevi boyunca,
hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman Meclis'te milletin
ve Cumhuriyet'in çıkarlarını savunmak için ağzına bir tek kelime
bile almamış olan Bursa Milletvekili Nurettin Paşa, yalnız şapka
giyilmesinin aleyhine uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için
kürsüye çıkmıştır. Şapka giydirilmesinin "temel haklara, millî
hakimiyete ve kişi dokunulmazlığına aykırı bir işlem " olduğunu
iddia etmiş ve bunun "halka uygulanmamasını sağlamaya"
çalışmıştır. Ancak, Nurettin Paşa'nın, millet kürsüsünden alevlendirmeyi
başarabildiği taassup ve gericilik duyguları sonunda birkaç yer
de, o da yalnız birkaç gericinin, İstiklâl Mahkemeleri'nde hesap
vermeleriyle söndü.
Efendiler, tekke ve zaviyelerle, türbelerin kapatılması ve bütün
tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık,
büyücülük ve türbedarlık v.b. birtakım ünvanların kaldırılması ve
yasaklanması da Takrîr-i Sükûn Kanunu yürürlükte iken yapılmıştır.
Bu konularla ilgili yüriiıtme ve uygulamaların, toplumumuzun, hurafelere
inanan, ilkel bir kavim olmadığını göstermek bakımından ne kadar
gerekli olduğu takdir olunur.
Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların,
emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını falcılara,
büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan
meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?
Milletimizin kendine has niteliğini yanlış şekilde gösterebilen
ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve kuruluşlar, yeni
Türkiye Devleti'nde Türkiye Cumhuriyeti'nde devam ettirilmeli miydi
? Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına pek büyük ve düzeltilmesi
imkânsız bir yanılma olmaz mıydı? İşte biz, Takrîr-i Sükûn Kanunu'nun
yürürlükte olmasından yararlandık ise, bu tarihî hatâyı bir daha
işlememek için, milletimizin alnını olduğu gibi açık ve ak göstermek
için, milletimizin mutaassıp ve ortaçağ zihniyetinde olmadığını
ispat etmek için yararlandık.
Efendiler, milletimizin sosyal, ekonomik, kısacası bütün medenî
iş ve ilişkilerinde feyizli sonuçlar veren yeni kanunlarımız da,
kadın hak ve hürriyetlerini sağlayan ve aile hayatını sağlamlaştıran
Medenî Kanunda bu sözünü ettiğimiz devrede çıkarılmıştır.
Görülüyorki, biz her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe
dayanarak yararlanırız. O görüş şudur : Türk milletini medenî dünyada,
lâyık olduğu mevkie yükseltmek, Türkiye Cumhuriyeti'ni sarsılmaz
temeller üzerinde her gün daha çok güçlendirmek... ve bunun için
de istibdat fikrini öldürmek...
|
|